Yeniçağ

Tarikattan Devlet’e: Devlet-i Kızılbaş

Bu makaleyi 18 dakikada okuyabilirsiniz

Hazırlayan: Emre Kaplan

Şüphesiz ki İran coğrafyası bulunduğu konum itibariyle birçok millete ve etnik unsura sahne olmuştur. Her ırk ve her inançtan insanlar bu bölgede izlerini bırakmış, köklü bir geçmişin izlerini taşıyarak günümüze ulaşmasını sağlamıştır. Ancak herkes tarafından bilinen, ülkemizde ise çeşitli sebeplerden dolayı halen tartışma konusu olan ve İran’da kurulan en önemli devletlerden birisi Safevi İmparatorluğu’dur.

1501 yılında Şah İsmail tarafından kurulan bu mistik devletin gelişimi, büyümesi ve tarikat hâlinden koca bir imparatorluğa geçiş evresini incelemek, olayları yorumlamak ve değerlendirmek açısından önem arz etmektedir. Bu süreçte yaşanan mezhepsel değişim, devlet olma yolunda atılan adımlar, siyasi evlilikler ve müritlerinin şahlarına olan bağlılıklarını Zahidiyye Tarikatı’nın başına geçen ve Safevilerin atası kabul edilen Şeyh Safiyüddin’den ele almakta fayda vardır.

Safiyüddin hakkındaki bilgilerimiz net olmamakla beraber birtakım mistik hikâyeler içerisinde günümüze ulaşmaktadır. Sonradan kurgulanan rüya motiflerine göre Safiyüddin, genç yaşlarından itibaren ışık ve kılıç sembollerinin olduğu, taç taktığı ve yüksek bir tepede oturduğu rüyalar görmektedir.

Çocuk yaşlarda babası vefat eden Safiyüddin’in beş kardeşi vardı. Zeki, atılgan ve liderlik özelliklerine sahip olmasıyla akranlarından hızla ayrıldığı görülmektedir. Gençlik yaşlarında kendisine mürşit bulmak adına bazı yolculuklara çıkmış, bunlardan en önemlisi ve kaderini değiştirecek olan ise Şiraz seyahati olmuştur. Orada aradığı kitleyi bulamasa da kendisine Gilan’a gitmesi ve Şeyh Zahid-i Gilanî’yi bulması tavsiye edilir. Bu tavsiyeye uyarak Şeyh Zahid-i Gilanî’yi bulur ve dini bilimler ve birçok ilim üzerine dersler alarak kendisini geliştirmeye başlamıştır. Kısa süre içerisinde Şeyhin de gözüne girmesiyle beraber kızı Bibi Fatıma evlenerek Zahidiyye Tarikatı’nın varisi konumuna gelen Safiyüddin, Şeyh Zahid-i Gilanî’nin de ölümü sonucunda tarikatın başına geçmiştir. Esnaf ve zanaatkârlar ile sohbetini daim kılmış, devrin hükümdarları tarafından elde ettiği bağışlar sayesinde yüksek refaha kavuşmuştur. Kısa süre içerisinde çevre diyarlardan müritler elde eden bu Sünni tarikat lideri, Tekeoğulları, Hamidoğulları ve Karamanoğulları gibi beyliklerde de geniş kitlelere sahip olmuştur. Faaliyetlerini daha da geniş coğrafyalara taşıyan Safiyüddin, yoksulların karnını doyuran ve muhtaçlardan yardımını esirgemeyen bir kimseydi. Keza kısa sürede Zahidiyye Tarikatı bu ismiyle anılmayacak, yerine Safeviyye Tarikatı olarak diyarlarda dolaşarak bu adı alacaktır. 1334 yılındaki vefatının ardından, vasiyeti üzerine yerine oğlu Sadreddin Musa geçmiştir. Kendisi, Azerbaycan hâkimi Emir Çoban ile ihtilafa düşerek bir süre sonra tutuklanarak gözetim altında tutulmuştur. Gerçekliği bilinmemekle birlikte bu hadise, Safevilerin ilk defa siyasi bir otorite ile ters düştüğü, tehdit olarak algılandığı ve bu nedenle de bastırılarak itaate alındıkları kayıtlarımıza geçmiştir. Emir Çoban tarafından bırakıldıktan sonra babasının faaliyetlerine devam etmiş, tarikatı emin adımlarla büyütmüştür. Vefatından sonra ise yerine Hoca Ali geçmiş, kendisi Emir Timur tarafından büyük övgüye mazhar olarak ilgi görmüştür. Buna binaen Timur’un, Anadolu seferi sonrasında Hoca Ali’ye 30.000’e yakın Türk esiri de (rakamların mübalağalı olması muhtemeldir) ihsan eylediği görülmektedir. Ciddi bir kitleye sahip olduktan sonra Hoca Ali, hac ibadetini yerine getirmek adına kutsal topraklara gitmiş, dönüş yolunda vefatı üzerine yerine oğlu İbrahim (Şeyh Şah) geçmiştir. Böylece Safevi Tarikatı, artık babadan oğula geçen bir saltanat sistemine de bağlanmıştı. Şeyh Şah İbrahim de ataları gibi tarikatını genişletme yolunda bir politika takibini sürdürmüş, ancak bu dönemde tarikata Sünni ulemanın yanı sıra Suriye ve Anadolu’da bulunan Batınî zümrelerde Şeyhin etrafında toplanmıştır.

İbrahim’in 1447 tarihinde vefatı üzerine yerine kardeşi Cafer tarikatın başına geçmiştir. Yukarıda bahsettiğimiz, Safevi Tarikatı’nın babadan oğula geçen saltanat niteliğinin bu aşamada bozulmasının sebebi ise İbrahim’in oğullarından en büyüğü olan Şeyh Cüneyt’tir. Kendisi, Sünni İslâm’dan uzaklaşarak bazı farklı fikirleri benimsemiş ve amcası Cafer tarafından gali fikirlere kapılmakla suçlanmıştır. Şeyh Cafer ise Şiî inancını benimseyen yeğenini Karakoyunlu Cihan Şah’a şikâyet ederek onu ata yurdu olan Erdebil’den kovdurmayı başarmıştır.

Babasından kalan bazı müritler de onu izlerken kendisi Anadolu, Suriye ve Irak gibi birçok bölgeye seyahat etmiş ve buralarda ikamet eden Türkmen gruplarından müritler toplamaya devam etmiştir. Arayışları esnasında Osmanlı Sultanı II. Murad’a da bir elçilik heyeti göndererek, kendisine Kurt Beli civarının verilmesini istemiştir. Sultan Murad bu heyetin ve dolaylı yoldan Şah Cüneyt’in niyetini anlayarak “bir tahta iki sultan sığmaz” diyerek kendisini geri çevirmiştir. Halep civarına tekrar inen Cüneyt, bu sefer de giriştiği faaliyetler nedeniyle Memlukler tarafından kovularak ülke dışına çıkması mecbur bırakılmıştır.

Mamafih Safevi Tarikatı’na bu aşamada bir milat çekmek mümkün ve en sağlıklısı olacaktır. Şeyh Safiyüddin Erdebilî ile başlayan tarikatın gidişatında en büyük değişikliklerin ve ikiliklerin yaşandığı bu dönemde; Şeyh Cüneyt’in Şiî inancını benimsemesi, dini niteliklerinin yanında siyasi güce ve devletleşme emellerine kapılması ile birlikte kendinden sonra gelecek evlatlarına bir yol teşkil etmiştir.

Sayıları 15 ila 20 bin arasında olan müritleri ile birlikte ilerleyişine devam eden Şeyh Cüneyt kendini ve davasını meşru kılma gayesindeydi. Bu sebeple stratejik birtakım değişiklikler yaparak “gaza” politikası seyrettiği görülmektedir.

Osmanlıların Gayrimüslim devletlere set çeken ve sağlam temellere dayanan bir devlet oluşundan dolayı gaza edilecek toplumlar bir hayli kısıtlıydı. Sürekli hareket hâlinde olan Şeyh Cüneyt’in ise tek seçeneği, Karadeniz’e sınırı olan Trabzon Rum İmparatorluğu’ydu. Genele bakılacak olursa, şeyhin amacı kaleyi almak değildi. Burada, müritlerinin inancı ve gücünün sınırını test ettikten sonra mecburen kuşatmayı kaldırmak zorunda kaldı. Çünkü kısa süre içerisinde kayda değer bir kitle ile birçok bölgede görülmüş ve fazlasıyla dikkat uyandırmıştır. Gideceği son yer ise Akkoyunlu ülkesi olmuş, kendisini ata yurdundan kovan Karakoyunluların en büyük düşmanlarına sığınmayı çare bulmuştur. Akkoyun Hükümdarı Uzun Hasan Beg, 20 bin silahlı askeri elinden kaçırmak istememiş, kapasite sahibi bu kitleyi Cihan Şah’a karşı kullanma yolunda bir politika izlemeyi düşünmüştür. Şeyh Cüneyt cephesinden ise bu sığınma ve ardından gelecek olan siyasi evlilik (Uzun Hasan’ın kardeşi Hatice Begüm ile evlenmiştir) kendi temellerini sağlama alması açısından oldukça önemliydi. Belli bir süre birlikte hareket edip seferlere ortak hareket ettikten sonra Diyarbakır bölgesine geçen ve burada da henüz Müslüman olmayan Kafkas milletlerine saldırgan faaliyetler sergileyen Şeyh Cüneyt, bölge hâkimi Şirvanşah Halil’i rahatsız etmeye başlamıştı. İlk Kafkas seferinde muvaffak olan Şeyh Cüneyt bu bölgeye tekrar hareket etmiş, fakat onu burada karşılayan kuvvetler Şirvanşah Halil ve ordusu olmuştur. İki ordu arasında, Şamahı yakınlarında meydana gelen savaşı Şirvanşah Halil kazanarak Şeyh Cüneyt’i öldürmüştür.

1460 yılında Şeyh Cüneyt’in ölümü üzerine, yaklaşık yirmi seneye yakın bir Safevi sessizliği söz konusu olacaktır. Müritleri tarafından öldüğü kabul edilemeyen, “öldü” ifadesi kullanıldığında hakaretler ve kavgalara sebep olan Şeyh Cüneyt, çevresindekiler tarafından tapılan bir konumdaydı. Bahsini geçirdiğimiz bu süreçte, bölgesel anlamda en kayda değer gelişme ise Uzun Hasan’ın 1468’de Cihan Şah’ı ortadan kaldırması olacaktır.

Filhakika bahsini geçirdiğimiz yirmi senelik süreçte Safevi müritlerinin hiçbiri dağılmamış, şeyhlerine olan bağlılıklarını, daha çocuk yaşlarda olan oğlu Şeyh Haydar’a da göstermeye devam etmişlerdir. Şeyh Haydar, babasının ölümü ardından dayısı Uzun Hasan tarafından yetiştirilmiş ve iyi eğitim almış bir kimseydi. Sünni bir hükümdar olan Uzun Hasan’ın yanında yetiştiği halde Şiî inancını nasıl benimsediği ya da kimlerle iletişim kurduğu ise büyük bir meçhuldür. Erişkinliğini tamamlayan Şeyh Haydar, Uzun Hasan’ın kızı Alemşah Begüm ile evlenmiş, dayısı Uzun Hasan’ın da iznini alarak ata yurdu Erdebil’e dönmüştür. İlk işi, babası Şeyh Cüneyt’in Erdebil’den gitmesine sebep olan büyük amcası Cafer’i bu topraklardan sürerek tarikatı tek çatı altında birleştirmek olmuştur. İlk yıllarında Anadolu’dan mürit toplama faaliyetlerini sürdüren Şeyh Haydar, Erdebil’e gelen müritlerini hızla silahlandırarak onları savaş durumuna getirmiştir. O da babası gibi Kafkaslar üzerine hareket etme gayesindeydi. 1484 yılında çıktığı Kafkas seferinde çevreye büyük bir korku salarak büyük ganimetlerle tekrar Erdebil’e gelmiştir. Sürecin devamında ise akınlarını sürdürerek bölge hükümdarlarının dikkatini ve korkusunu uyandırmıştır. Dikkatini çektiği kimselerden birisi ise onu yetiştiren dayısı Uzun Hasan olmuş ve kendisini görüşmek adına Tebriz’e çağırarak amacını öğrenmeye çalışmıştır. Şeyh Haydar, görüşmeye giderken gösterişsiz kıyafetler giyinmiş ve yanında olan müritlerinin de on iki dilimli, kırmızı bir başlık giydikleri görülmektedir. Kendilerini, kendilerinden olmayanlardan ayrı tutmak adına giydikleri bu kırmızı başlık, müritlere Kızılbaş denmesinin ve Şah İsmail döneminde kurulacak olan devletlerinin adını teşkil edecek en büyük unsurdur (Devlet-i Kızılbaş). Görüşmeler sırasında Uzun Hasan, yeğenine karşı sert ve tehdit edici bir şekilde konuşarak etrafa ordu sevk etmemesini, eğer bunu yapmaya devam ederse itibarını bitirerek kendisini ülkeden yollayacağını söylemiştir. Görüşmeden bir müddet sonra, 1478 yılında Uzun Hasan’ın vefatı ve devamında gelen taht karışıklıkları nedeniyle Şeyh Haydar faaliyetlerine kaldığı yerden devam edecektir. Azerbaycan taraflarına ilerleyerek burada Şamahı’yı ele geçirmiş, ardından birkaç bölgeyi daha muhasara ettikten sonra Şirvanşah Ferruh Yesar, durumun ciddiyetini anlayarak damadı Akkoyunlu Sultan Yakup’tan yardım istemiştir. Safevi tehdidinin iyice arttığı ve Erdebil’deki faaliyetleri ortada olan Şeyh Haydar’ın durumu tartışıldıktan sonra Ferruh Yesar’a gereken yardımın yapılması kabul edildi. Taberasan mevkiinde, iki ordu arasında kalan Şeyh Haydar da babasının kaderini paylaşarak bu topraklarda yaşamını yitirmiştir. 1488 yılında yaşamını yitiren Şeyh Haydar’ın cesedi günlerce şehirlerde dolaştırılmış ve sonunda hayvanların önüne atılarak müritleri şiddetli hakarete maruz kalmıştır.

Şeyh Haydar’ın Alemşah Begüm ile olan evliliğinden üç tane erkek çocuğu dünyaya gelmişti. Bunlar Sultan Ali, İbrahim ve İsmail’di. Keza babasının ölümü ardından da tarikatın başına en büyük oğlu olan Sultan Ali geçmiştir. Sultan Ali’nin başa geçtiği haberleri Akkoyunlu ülkesinde yayılır yayılmaz Sultan Yakup bu üç kardeşi de tutuklatarak gözetimi altına almıştır. Meydana gelen bu tutuklama hadisesinden üç sene sonra, tarihler 1491 yılını gösterdiğinde ise Sultan Yakup’un ölümüyle birlikte Akkoyunlu topraklarında büyük karışıklıklar silsilesi yaşanmaya başlamıştır. Yaşanan taht karışıklıklarına girmeden (başka bir yazımızda değineceğiz), tahtın adaylarından bir taraf Şirvanşahların desteğini aldığı için diğer iddia sahibi taraf da Kızılbaşlar kozunu kullanmak adına üç kardeşi de serbest bırakmıştır. Sultan Ali de bu fırsattan istifade ederek Akkoyunlular adına Şirvanşahlar üzerine seferlere katıldı.

Rüstem Mirza, Kızılbaşlar kozunu da kullanarak Akkoyunlu tahtına Süleyman Bey’i tahta oturtma konusunda muvaffak olmuş, Sultan Ali ise Akkoyun hükümdarının iltifatlarına mazhar olarak Erdebil’e dönmüştür. Ancak Rüstem Bey, Sultan Ali’nin bu denli yükselmesini Akkoyunlular için tehlikeli görerek tekrardan üç kardeşi Tebriz’de göz hapsine tabi tutmaya karar verdi. Filhakika Rüstem Bey’in bu önlemi de yeterli olmamış, müritler akın akın Sultan Ali’yi görmeye gelmeye devam etmiştir. Rüstem Bey de bu sebeple Sultan Ali’yi ortadan kaldırmak için Aybe Sultan ile Hüseyin Bey-i Ali Hani’yi görevlendirdi. Haberin Sultan Ali’ye sızdırılması ardından soğukkanlılık içerisinde kaderine razı gelen Ali, şeyhlik tacını en küçük kardeşi İsmail’e devretmiştir. Kendisine bağlı müritleriyle birlikte de İbrahim ve İsmail’i Erdebil’e kaçıran Sultan Ali, Hoy’da katledildi. Naşı da Erdebil’e getirilerek ata topraklarına defnedilmiştir. Böylelikle Erdebil, Safevi Hanedanı için önemli bir merkez olmaktan çıkarak “kutsal” bir bölge hâlini almıştır.

Yerine geçen İsmail ise oldukça küçük yaştaydı. Buna rağmen müritleri, dağılmak ya da başka bir lider seçmek yerine İsmail’e daha da sıkı bağlanarak bir kez daha aralarındaki bağın kuvvetini bizlere göstermişlerdir.

Şeyh Cüneyt ile başlayan ve üç defa devlet olma girişimleri bulunan bu tarikat, Şeyh İsmail döneminde bir devlet hâlini alacaklar ve Şeyh İsmail 1501 yılında, dayısının da mirasçısı olarak ele geçireceği Tebriz’de tacını giyerek “Devlet-i Kızılbaş”ı kurmakta muvaffak olacaktı.

Safevi Devleti’nde bazı terimler:

Devlet: Devlet-i Kızılbaş

Hükümdar: Padişah-ı Kızılbaş

Komutanlar: Ümera-i Kızılbaş

Ordu: Leşker-i Kızılbaş

Kızılbaş obaları: Tavâif-i Kızılbaş

 

Kaynakça

Aydoğmuşoğlu, C. (2012). Şah Abbas ve Zamanı. Ankara : Berikan Yayınları .

Aydoğmuşoğlu, C. (2017). Safevi Devleti Tarihi. Ankara : Gece Kitaplığı.

Gündüz, T. (2008). Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi . Safevîler – TDV İslâm Ansiklopedisi: https://islamansiklopedisi.org.tr/safeviler adresinden alındı

Gündüz, T. (2018). Şah İsmail. İstanbul: Yeditepe.

Musalı, N. (2016). Şeyh İbrahim Safevi Döneminde Erdebil Tekkesi. Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Veli Araştırma Dergisi, 18-21.

 

Comment here