İktisatYeniçağ

Klâsik Dönem Osmanlı Malî Düzeni – I

Bu makaleyi 7 dakikada okuyabilirsiniz

Hazırlayan: Kazanlı Yusuf Bey

Osmanlı İmparatorluğu başarılı, büyük ve güçlü olduğu zamanlarda onu başarılı yapan şeyler nelerdi? Keskin zekalı padişahlar veya vezirler mi? Elbette yüksek zekalı devlet yöneticileri de önemli birer etken olmuşlardır ama şahsi yetenekler çeşitli kurum ve kavramlarla desteklenmediği sürece tek başlarına bir şey ifade etmeyebilirler. Unutmayalım ki Osmanlı İmparatorluğu yalnızca saraydan ibaret değildi.

Osmanlı topraklarında ikamet eden sosyal öbekleri kabaca üçe ayırarak işe başlayabiliriz; padişah, reaya ve asker sınıfı. Ulema sınıfı da Osmanlı’da askeri sınıfın bir parçası olarak sayılmıştır. Padişah ve onun kulları olan yöneticileri imparatorluğu idare eder; askeri sınıf savaşır, yargılar veya denetler; reaya ise üretir ve vergi verirdi. Tabii bunca insanın beslenmesi, onca savaşın getirdiği maliyetinin karşılanması lazım gelmekteydi. Daha büyük bir imparatorluk olmak için daha kalabalık bir orduya, daha çok teçhizat ve donanıma, daha yeni ve ileri teknolojiye gereksinim olur. Kuşkusuz tüm bunlar için de para gerekir. Eğer malî sistemi temelden düzgün inşa edebilirseniz, imparatorluğun başındaki yöneticiler olağanüstü yetilere sahip kimseler olmasa dahi kazanmak için önünüzde duracak engel olmayacaktır.

Klasik Dönem tabiri, Osmanlı İmparatorluğu’nun kuruluş ve yükseliş devirlerini adlandırmak için kullanılmaktadır. Bu dönemde kullanılan mali sistemin hem Bizans hem de Selçuklu’dan miras kaldığını anlıyoruz. Osmanlı’nın yalnızca adı geçen devletlerden aldığı sistemleri kopyalamakla kalmayıp, bunları geliştirip çağa uyarladıklarını söyleyebiliriz. Uyarlama kısmının altını çizmek istiyorum, çünkü Osmanlı’nın gerileme devriyle ilgili ileride yayınlayacağımız makalelerde geleneksel malî sistemin çağın gerektirdiği koşullara uyarlanamadığını göreceğiz. Hatta klasik dönem ile gerileme devri arasındaki temel farklardan birisinin bu olduğunu söylemek mümkündür.

Osmanlı Klasik devrinde Devlet hazinesi üç ayrı parçadan oluşmaktaydı. Bunlardan ilki Hazine-i Amire idi ki bu hazine, saray masrafları ve kimi devlet görevlilerinin giderlerini karşılamak maksadıyla kullanılmaktaydı. Bir diğer hazine ise Ceb-i Hümayun (İç Hazine) olarak adlandırılmakla beraber, tamamen padişahın şahsi hazinesi olarak kullanılmaktaydı. Sonuncusu ve sistemin devamlılığı açısından en önemlisini ise Tımar sistemi oluşturmaktaydı.

Şüphesiz Tımar sistemi, zorunlu eğitimin çemberinden geçen her Türk vatandaşının kulağına kazınmış olan, hemen herkesin az çok bilgiye sahip olduğu bir konudur. Ancak bu sistemin Osmanlı İmparatorluğunun başarılarıyla ne kadar alakalı bir konu olduğunun yeterince anlaşılamadığına inanmaktayım. Dolayısıyla bu makalede okuyucuları Tımar sisteminin gereksiz ayrıntılarına boğmak yerine sistemin mantığı ve tarihteki önemi hakkında bir fikir vermek niyetindeyim.

Tımar sistemi, savaşta yararlılık gösteren kimi kapıkullarına belirli bir bölgenin vergi toplama hakkının yine belirli bir miktar tımarlı sipahi yetiştirmesi kaydıyla verilmesidir. Tımar hakkını kazanan kişi o bölgeye yerleşir, çoğunluğu hayvansal veya tarımsal ürün olarak aynen alınan vergileri toplar; en yakın pazara götürüp satarak bunları nakde çevirir. Kendisinin ve sipahilerin masraflarını karşıladıktan sonra kalan nakdi imparatorluğun başkentine gönderir. İşte tımar sistemi en kaba biçimiyle bu şekilde çalışır.

Aslında bu sistem kendi içerisinde has, zeamet ve tımar olarak bölgenin büyüklüğü ve işlevi bakımından üçe ayrılmaktadır. Has, yüksek rütbeli devlet görevlisi ve bürokratlara verilen bölgedir ve yüzölçümü bakımından diğerlerine göre en büyüğüdür. Böylece devlet, yüksek maaş alması beklenen devlet görevlilerine doğrudan nakit ödeme yükümlülüğünden kurtulmuş olur. Ayrıca kendi içerisinde bir teşvik de barındırmaktadır. Eğer söz konusu devlet görevlisi kendi şahsi servetini arttırmak istiyorsa kendisine ait olan has bölgesindeki vergi gelirlerini arttırması gerekmektedir. Bunun için de o bölgeye yatırım yaparak vergi gelirlerini teşvik etmesi lazımdı. Zeamet ise genellikle padişah akrabalarının, saraylıların maddi ihtiyaçlarının karşılanması için ayrılan orta ölçekli Tımar bölgeleridir.

Bu sistem kendi içerisinde devlet açısından pek çok yarar içerir. Genel itibariyle Osmanlı ekonomisi tarım ve hayvancılığa dayalı olduğu için aynî vergilerin toplanması ve bunların nakde dönüştürülerek hazineye aktarılması ve tekrar maaş olarak ödenmesi oldukça külfetli bir iştir. İşte Tımar sayesinde devlet büyük oranda bu külfetten kurtulmuş olur. Ayrıca asker yetiştirmek, düzenli talim yaptırmak ve savaş dışı zamanlarda bunların masraflarını karşılamak da devletlerin omuzlarına büyük yük bindirmektedir. Yine tımar sistemi sayesinde Osmanlı Devleti omzundaki bir başka yükten kurtularak ordunun belkemiğini oluşturan sipahileri de bu sistemin içerisine dahil etmeyi başarmıştır. Üstelik tımar bölgesinde ikamet eden sipahiler jandarma görevi görerek, bölgenin asayişini de sağlamaktadırlar.

Tımar sisteminin en güzel yanlarından bir diğeri ise savaş meydanlarındaki başarılarla beraber çift taraflı çalışmasıdır. Bu ne demek oluyor? Yani Osmanlı Devleti yeni bir savaşa girip, yeni bir bölgeyi fethettiğinde burada Tımar sistemini uygulayarak hem kendi otoritesini çok kısa sürede tesis etmiş hem de daha fazla sayıda asker yetiştirebilme imkanı bulmuş oluyordu.

Konunun genel hatlarıyla anlaşıldığını umuyor, Tımar sistemi ve Osmanlı hazinesinin mantık ve işleyişi hakkında bilgi vermek amacıyla hazırladığım makaleyi burada sonlandırıyorum. Gelecek makalelerde buluşmak üzere. Esen kalın.

Comment here