İncelemeOsmanlıTarihTürk DünyasıYakınçağ

Yusuf Akçura Özelinde Osmanlı Kurtuluş Reçetelerine Bir Bakış

Bu makaleyi 56 dakikada okuyabilirsiniz

Hazırlayan: Batuhan Taşkın

SÖZÜN BAŞI

Kaleme almış olduğumuz bu yazıda Yusuf Akçura’nın Üç Tarz-ı Siyaset adlı eserinde Osmanlı Devleti’nin kurtuluşu için sunulmuş fikir akımları için yapmış olduğu değerlendirme baz alınmış ve Akçura’nın bu değerlendirmesi diğer eserleri ile karşılaştırılarak yazının muhtevasında yer almıştır.

 Yazının muhtevasında Osmanlıcılık, İslamcılık ve Türkçülük fikirleri anlatılırken ilk olarak Akçura’nın bizzat yapmış olduğu değerlendirmelerin verilmesini ve sonrasında da bu değerlendirmeler ve yukarıda belirtilmiş olan fikir akımları ekseninde kaleme alınmış olan farklı eserlerin değerlendirmelerinin verilmesini uygun gördük.

Son olarak ise hem Akçura’nın hem de farklı araştırma eserlerinin ortaya koymuş olduğu değerlendirmelerin şahsımızın bir değerlendirmesi verilerek yazının muhtevası tamamlanmaktadır.

Osmanlıcılık, İslamcılık ve Türkçülük fikirleri ayrı başlıklarda teker teker incelenerek yorumlanmıştır. Yazıda kullanılan eserler, maddeler ve makaleler hem dipnotlarda hem de bibliyografya adlı ayrı bir başlıkta belirtilmiş ve tam künyelerinin verilmesi de ihmal edilmemiştir.

OSMANLICILIK FİKRİ

Osmanlıcılık fikrini tanımlamadan önce ilk olarak nasıl oluştuğuna ve ortaya çıktığına değinerek, bu konunun daha iyi anlaşılacağına ve özümseneceğine tarafımızdan kanaat getirilmiştir. XIX. yüzyılın ikinci çeyreğinde ortaya çıkan Şark Sorunu, Sırp İsyanı ve Yunanistan’ın bağımsızlığı[1] gibi olayların yaşanması sonucu Osmanlı Devleti oldukça müşkül bir durumda kalmış ve toprak kaybetmenin önüne geçilmekle beraber sınırları içindeki güvenliği sağlamak adına belli başlı önemler almaya ve ıslahatlar yapmaya başlamıştır. Yapılan bu ıslahatlara geçmeden önce ilk olarak 1789 Fransız İhtilali neticesinde ortaya çıkmış olan milliyetçilik akımı ve tüm Avrupa’ya etkisini göstermesiyle birlikte özellikle çok uluslu yapılara sahip olan devletler oldukça zor bir durumda kalmıştır. Bu devletlerden biri olan Osmanlı Devleti ise Avrupa’ya sınırı olan ve birden fazla farklı etkin kökenli halkının yaşadığı bölge olan Balkan topraklarında çıkan isyanlar neticesinde oldukça zor bir durumda kalmış ve toprak kayıplarını önlemek adına belli başlı ıslahat girişimlerinde bulunmak zorunda kalmıştır.

Şark Meselesine değinecek olursak eğer bu konuda Yusuf Akçura’nın tanımı tarafımızca oldukça doğru bulunduğu gibi aynı zamanda tarihsel kıyaslaması da oldukça mantıklı gelmiştir. Osmanlı’nın kuruluşuna değinerek Şark Meselesini tanımlamaya başlayan Akçura, nasıl ki Osmanlı kurulup ilk kez Balkanlara çıktığı ve bu coğrafyaya yerleştiği zaman karşısına Haçlı ordusu çıkarak Osmanlı’yı bu topraklardan kovmak istemişse; Şark Meselesi de aynı bu duruma benzemekte ve bu sefer Osmanlı karşısına Rusya, İngiltere gibi devletler ve destekledikleri politikalar neticesinde isyanların çıkmasına sebep olmuştur[2]. Hakeza Akçura başka bir eserinde ise Şark Meselesini başlıklar halinde ele almış ve bu meselenin en önemli başlıklarını ise Eflak, Boğdan, Yunan ve Mısır yöneticisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa isyanları olarak belirtmiştir[3].

Yukarıda Osmanlıcılık fikrinin oluşumu etkileyen olaylara değinilmiş ve şimdi ise Osmanlı Devleti’nin bu olaylara ve kötü giden gidişata karşı almış olduğu önlemlere ve yapmış olduğu ıslahat çalışmalarına değinecek olursak eğer en önemlileri Tanzimat ve Islahat Fermanları olarak gözümüze çarpmaktadır. Nitekim özellikle Ruslar ile yapılan savaşlar neticesinde mağlubiyetler alınması ve bunun neticesinde de Avrupalı güçlerin araya girerek Rusya karşısında Osmanlı’yı savunmaları ile elde ettikleri imtiyazlar neticesinde Osmanlı Devleti, hem iç işlerinde hem de dış işlerinde sürekli olarak bir zorlamaya ve baskıya maruz kalmıştır. Bu maruz kalmalar neticesinde özellikle 1839 senesinde Tanzimat Fermanı ilan edilmiş ve bütün Osmanlı tebaasının kanun önünde eşit olduğu, can, mal ve namus güvenliklerinin devlet tarafından tesis edildiği bildirilmiştir[4].

Akçura ise Tanzimat Fermanı için: ‘Gülhane-i Hatt-ı Hümayun, Devlet-i Osmaniyye’nin bir kanun-ı esasisidir.’ demiştir[5]. Akçura’nın bu yorumunu değerlendirecek olursak eğer bu yorum aslında Tanzimat Fermanın içeriği bakımından doğru bir yorum olması yanında aynı zamanda eksik bir yorumdur. Zira Tanzimat Fermanın ilan ediliş safhasına baktığımız vakit doğrudan devlet tarafından halka bildirilmiş ve bu bildirilme sonucunda da uygulanmaya başlanmıştır. Yani eskiden olduğu gibi padişahların emirlerinin yazılı olduğu fermanların halka duyurulması şeklinde olmasından ötürü kanaatimizce tam bir kanun içeriği olduğu söylenemez.

Tanzimat Fermanı ilan edilmeden kısa bir süre önce ortaya çıkan ve ilan edildikten sonra uygulamaya koyulan Osmanlıcılık fikri aslında II. Mahmud döneminde ortaya çıkmış[6] ve yukarıda da belirttiğimiz olaylardan ötürü de uygulamaya XIX. yüzyılın başında ve ortasında başlanmıştır[7]. Enver Ziya Karal’a göre ise Osmanlıcılık fikri en belirgin olarak istibdat döneminde ortaya çıkmış ve meşrutiyetin ilan edilmesi ile beraber herkesin kanun önünde eşit olduğunu belirterek[8] aslında Osmanlıcılık fikrinin sadece siyasi anlamda kullanıldığını eklemiştir[9].

Tanzimat döneminin önemli üç devlet adamından biri olan Mustafa Reşit Paşa, Osmanlıcılık hakkında ‘Din ve mezhep farkı tebaanın ancak şahıslarına müteaflik bir iştir’[10] derken, bu dönemin diğer bir önemli devlet adamı olan Fuad Paşa’da ‘Devletin ve ülkenin herkesin eşitliğine dayandırılan birliği’[11] demiş ve bu dönemin diğer bir önemli adamı olan Ali Paşa ise ‘Tebaanın din ve mezhepten başka hususlarda birbirleriyle kaynaştırılması’[12] demiştir. Çağdaş araştırmacılarından olan Niyazi Berkes ise Tanzimat Fermanına, çağdaş bir devlet yaşayışından ziyade yerleşik halk üzerine kurulmuş bir rejimdir yorumu yapmaktadır[13]. Kanaatimizce ise Berkes’in burada yapmış olduğu yorum veyahut değerlendirme bir nevi doğrudur. Lakin meseleye birazda yanlış bir taraftan bakılmasından ötürü Tanzimat Fermanını bir rejim olarak görmesine neden olduğunu ve tıpkı Akçura’nın Tanzimat Fermanını bir kanun olarak görmesi gibi bir durum oluştuğunu söyleyebiliriz.

‘Din ve mezhep farkı tebaanın ancak şahıslarına müteaflik bir iştir’
‘Din ve mezhep farkı tebaanın ancak şahıslarına müteaflik bir iştir’

Tanzimat Fermanın ilanı ve uygulamaya konulması Osmanlı Devleti’ni içinde bulunduğu durumdan kurtarmaya yetmemesi ve dış devletlerin gayr-ı müslimlere karşı daha fazla ıslahat yapılması için baskı yapılması neticesinde Islahat Fermanı 1856 senesinde ilan edilmiş[14] ve böylelikle ilk kez şeriat ile yönetilen bir devlette müslim ve gayr-ı müslim tebaanın eşitliği kabul edilmiştir[15].  Islahat Fermanının bu neticesi sonrası çıkan tepkilere ve Yeni Osmanlıların meşrutiyeti çözüm yolu görmelerine değinilmeden önce Akçura’nın Osmanlıcılık fikri hakkında yapmış olduğu yorumlara değinilecek ve bu yorumlar sonrası tarafımızca bazı değerlendirmeler yapılıp, Osmanlıcılık fikri ile meşrutiyet arasındaki bağa ve sonrasında Osmanlıcılık fikrinin son buluşuna değinerek bu başlığı kapatmış olacağız.

Osmanlıcılık fikrini Amerika Birleşik Hükümetlerinin oluşturduğu Amerika milletine benzeten Akçura, hem müslim hem de gayr-ı müslim tebaanın her anlamda eşit olacaklarını ve bu eşitlik ile tıpkı Amerikan milleti gibi yeni bir Osmanlı milletinin ortaya çıkacağını dile getirmektedir[16]. Kanaatimizce Akçura’nın bu yorumu doğru değildir. Zira Amerika Birleşik Hükümeti ve oluşturduğu Amerikan milletine baktığımız vakit ortak bir dilleri, ortak bir tarihleri ve ortak bir kültürlerinin olduğunu[17] ve bir koloniyken İngilizlerle savaşarak bağımsızlıklarını kazanmaları hasebiyle ırki veyahut dini bir farklılıkları olsa bile ortak bir payda da buluştuklarını görmekteyiz. Lakin Osmanlı toplumuna baktığımız vakit birden fazla milletin olması ve bu milletlerin yönetici kesim olan Türkler tarafından yönetilmesi, ortak bir dil, ortak bir kültür veya ortak bir tarihlerinin olmamasından ötürü Amerikan milleti gibi bir yapılanmanın söz konusu olmayacağı gibi aynı zamanda Amerika’da bulunan kolonilerin İngilizlere karşı vermiş oldukları mücadele neticesinde bağımsız olmaları da Osmanlı içerisinde bulunan diğer milletleri de kötü etkileyebilme olasılığı yüksektir.

Gerçi Amerika’nın bağımsızlığı Fransız İhtilalini etkilediğinden ötürü dolaylı olarak Osmanlı içindeki diğer milletleri de etkilediğini söylemiş olursak eğer yanlış bir şey söylemiş olmayız. Akçura’nın belirttiğine göre müslim ve gayr-ı müslimlerin tek bir millet çatısı altında birleştirilmelerine hem Türkler hem Müslümanlar hem gayr-ı müslimler hem Rusya ve Rusya’nın desteğini alan küçük Balkan hükümetleri hem de Avrupa kamuoyunun bir kısmının karşı olduğunu ve bu durumun gerçekleşmesinde çıkarlarına ters düşmesinden ötürü sürekli bir zorluk çıkmıştır[18].

Islahat Fermanı ilan edildikten sonra bu fermanı eşitlik anlaşması yerine imtiyaz anlaşması olarak gören Yeni Osmanlılar[19] ise şiddetle Islahat Fermanına muhalif olmuşlardır. Hakeza Islahat Fermanı ilan edildikten ve Osmanlıcılık fikrine tam anlamıyla uyulmaya başlanıldığından kısa bir süre sonra Balkanlar başta olmak üzere Girit, Lübnan ve Cidde’de isyanlar çıkmaya başlamış özellikle Lübnan ve Cidde’de çıkan isyanların bastırılması İngiliz ve Fransız askeri müdahalesi ile olmasından ötürü hem toprak bütünlüğü hem de iç işlerine karışılmasını engellemek adına Osmanlı Devleti’nin yapmış olduğu bu ıslahat girişimleri de bir nevi geçersiz ve etkisiz olduğunu göstermektedir.

Yukarıda bahsettiğimiz bilgiler ekseninde Osmanlı’nın içinde bulunmuş olduğu kötü durum göz önüne alındığı vakit Yeni Osmanlılar bir muhalif grup olarak ortaya çıkarak bu kötü gidişe bir son vermek adına Tanzimat fikrini devam ettirmek[20] ve Osmanlıcılık fikrini meşrutiyet esaslı olarak yürüterek daha kalıcı bir hale dönüştürülmüş bir şekilde sorunlara kalıcı bir çözüm bulacaklarını düşünmektedirler. Kanaatimizce Yeni Osmanlılar arsında belirttiğimiz bu fikri en iyi ve en şiddetli savunan kişi ise Namık Kemal’dir. Namık Kemal, meşruti idare ile Osmanlı kimliğinin pekiştirileceğini ve dağılmayı önleyeceğini dile getirmektedir[21]. Namık Kemal aynı zamanda da İslami ve milli değerleri de ön planda tutarak; İslamiyet’in ilerlemeye engel olmadığını dile getirmiştir[22]. Namık Kemal kaleme almış olduğu eserlerinde devletin içinde bulunduğu durumu ve bu durumdan halkın bilinçlenmesini sağlamaya çalışmıştır. Özellikle Osmanlıcılık fikrine vurgu yaptığı Vatan Yahut Silistre adlı tiyatro oyunundan şu kesit bizlere bu durumu göstermektedir[23]:

‘Amalimiz, efkarımız ikbal-i vatandır

Serhaddimize kale bizim hak-i bedendir

Osmanlılarız, ziynetimiz kanlı kefendir

Kavgada şehadetle bütün kam alırız biz

Osmanlılarız, can veririz, nam alırız biz

Kan ile kılıçtır görünen bayrağımızda

Can korkusu gezmez ovamızda dağımızda

Her köşede bir şir yatar toprağımızda

Kavgada şehadetle bütün kam alırız biz

Osmanlılarız, can veririz, nam alırız biz

Osmanlı adı her duyana lerze-resandır

Ecdadımızın heybeti maruf-ı cihandır

Fıtrat değişir sanma! Bu kan yine o kandır

Kavgada şehadetle bütün kam alırız biz

Osmanlılarız, can veririz, nam alırız biz

Top patlasın, ateşleri etrafa saçılsın

Cennet kapısı can veren ihvana açılsın

Dünyada ne bulduk ki, ölümden de kaçılsın

Kavgada şehadetle bütün kam alırız biz

Osmanlılarız, can veririz, nam alırız biz’

Osmanlılarız, can veririz, nam alırız biz!

Ahmet Hamdi Tanpınar, Osmanlıcılık fikri için ‘Osman-oğulları ocağının etrafında din farkı gözetilmeksizin farklı etnik grupların bir araya gelmesi ve ideolojisi de Islahat Fermanıdır.[24] demiştir. Tanpınar’ın bu yorumu ise Osmanlıcılık fikrinin hem manası bakımından hem de dayandığı ideoloji anlamından doğru ve son derece önemlidir. Zira Islahat Fermanı ile toplumun iki kesimi birbirine eşit olması neticesinde Osmanlılık fikri ile tam anlamıyla örtüşmüştür.

Yeni Osmanlıların meşrutiyet ile Osmanlıcılık fikrini daha kalıcı hale getirme işlevleri nihayet bir sonuç buldu ve 1876 senesinde II. Abdülhamid tahta geçmek kaydıyla meşrutiyeti ilan edeceğinin sözünü Mithat Paşa’ya vermesi ile beraber Karal’ın değişiyle: ‘Meşrutiyetin ilanı Osmanlılık fikrinin zaferini göstermiştir[25]’. Lakin meşrutiyetin ilan edilmesi de bu duruma bir son vermemiş ve özellikle 93 Harbi olarak bildiğimiz Osmanlı-Rus savaşı neticesinde mecliste bulunan gayr-ı müslimlerin ayrılıkçı sesleri yüzünden[26] II. Abdülhamid meclisi süresiz tatil etmiş ve böylelikle Osmanlıcılık fikrinin kazandığı akımda kısa sürmüştür.

Nitekim daha sonraki süreçte 1908 senesinde ise yeniden bu fikir ekseninde ilan edilen meşrutiyetten hemen sonra Avusturya-Macaristan’ın Bosna-Hersek’i işgal etmesi, Bulgaristan’ın bağımsızlığını ilan etmesi ve Girit’in Yunanistan’a bağlanması neticesinde Osmanlıcılık fikri çatırdamaya başlamış ve son darbeyi ise 1912-1913 senelerinde gerçekleşen Balkan Savaşlarında alan Osmanlıcılık fikri artık son bulmuştur[27]. Akçura ise Osmanlıcılık fikrini 1877-1878 senelerinde gerçekleşen Fransa-Prusya savaşları neticesinde yenilen Fransa İmparatorluğu ile Osmanlı milletinin aynı senede bittiğini belirtmektedir[28]. Aynı şekilde Osmanlıcılık fikrinin beyhude bir hayal yani gerçekleşmeyecek, olması imkansız olduğunu da dile getirmiştir[29].

Tarafımızdan yukarıda verilen bilgiler doğrultusunda Osmanlıcılık fikri başlığı bitirilmiş bulunmaktadır. Kanaatimizce ise Akçura’nın Osmanlıcılık fikrinin gerçekleşmesinin güç olduğunu söylemi doğru olmasına rağmen Tanzimat Fermanın bir kanun niteliği taşıdığı yorumuna katılmamaktayız. Osmanlıcılık fikrinin hiçbir zaman geçerli olmayacağı ve uygulanamayacağı fikrimiz doğrultusunda birkaç bir şey söyleyecek olursak eğer ilk olarak dinlerin toplum üzerindeki etkisine ve özellikle farklı coğrafyalarda yaşayan fakat aynı dine inanan insanların bir ruh veyahut inanç yönü ile belli başlı özgürlükler kazanmak istemesinden ötürü Osmanlıcılık fikrinin geçerli olmayacağını söyleyebiliriz. Yani 1071 Malazgird Savaşı ile birlikte Anadolu’ya yerleşen Türkler, bu coğrafyadaki yerli halkı kendi kontrollerine almalarıyla; Balkanlarda Osmanlı’nın aynı şeyi yapması ve iki durumda da Batılıların Haçlı seferleri düzenlenmesini bu duruma örnek olarak gösterilebilir. Hakeza aynı zamanda daha sonra milliyetçilik akımının etkisi, Avrupa’nın güçlenmesi ve Osmanlı’nın otoritesinin sarsılması ve güçten düşmesi ile senelerdir Türklerin hakimiyetinde yaşayan gayr-ı müslimler ve hatta müslim Araplar ile Arnavutlarda bağımsızlıklarını kazanmışlardır. Bu örneklerde şahsımızca Osmanlıcılık fikrinin gerçekleşmesi imkansız olduğunu göstermektedir.

İSLAMCILIK FİKRİ

İslamcılık fikri ile II. Abdülhamid dönemi birbirine sıkı bir bağ ile bağlandığını ve tabiri caizse ayrılmaz bir ikili olduklarını yapılmış olan okumalarda görülmesi hasebiyle İslamcılık fikri kaleme alındığı sırada ara ara II. Abdülhamid dönemine de atıflarda bulunulmuştur.

Yukarıda bahsetmiş olduğumuz Osmanlıcılık fikir akımı ile paralel bir şekilde gelişen ve Osmanlıcılık fikir akımının başarısızlığı sonucu uygulanmaya başlanan İslamcılık fikri[30], Akçura tarafından Osmanlı Devleti’nin kurtulmasını sağlayacak ikinci fikir akımı olarak benimsenmiştir. Bu fikrin ilk olarak sadece matbuatta kaldığını dile getiren Akçura, ilerleyen süreçlerde II. Abdülhamid döneminde gayr-ı müslimlerin dış ülkelerin kışkırtmaları neticesinde sürekli isyan etmelerinden ötürü siyasette İslamcılık fikrinin etkili olduğunu dile getirmektedir[31]. Nitekim tarihsel sürece baktığımız vakit 1876 senesinde meşrutiyetin ilan edilmesi ve arkasından patlak veren Rus harbi sonrası meclisin tatil edilmesinden ötürü II. Abdülhamid ve Genç Osmanlıların siyasi anlamda araları açılmış ve buna mütevellit Genç Osmanlılar, Osmanlıcılık fikrini benimserlerken; II. Abdülhamid ise İslamcılık fikrini benimsemiştir[32].

İslamcılık fikri aslında Osmanlı Devleti’nin bekasını temin etmek için oluşmuş bir fikir olmasının yanında aynı zamanda İslamiyet’i tam anlamıyla Müslümanların hayatında bir merkeze oturtmak için de oluşmuştur[33].  Tanpınar ise İslamcılığı ‘İslami esaslara bağlanmak, yahut onlarla hareket etme esası[34].’ olarak yorumlamıştır. Tanpınar’ın bu yorumu eşliğinde İslamcılık fikrinin ortaya çıkmasını değerlendirecek olursak eğer ilk olarak Osmanlı Devleti’nin Avrupa karşısında gerileyişini açıklamak bu konunun daha iyi anlaşılmasını sağlayacağını düşünmekteyiz. Avrupalıların Coğrafi Keşifleri tamamlamaları ve yeni keşfettikleri yerlerde zamanla kendilerine koloniler kurmaları ile hızla refaha kavuşmuşlardır.

Bu refaha kavuşma süreci ekseninde de aklın ön plana çıkması ve bilimin hızla ilerlemesi İngiltere’de Sanayi İnkılabının ilanı neticesinde koloni kurma ve sömürgeleştirmede farklı bir boyut oluşmuştur. Bu sömürgeleşme özellikle Müslümanların yaşadığı coğrafyalarda hızla yayılması ve bilhassa Osmanlı Devleti’nin bu süreçten etkilenmesiyle hızla güç kaybına uğramıştır. Bu güç kaybını engellemek ve asırlar boyu elinde tuttuğu hilafet kurumunu pek aktif kullanmayan Osmanlı Devleti, II. Abdülhamid döneminde bu kurumu aktif olarak kullanmaya başlamış ve kanaatimizce de hilafet kurumunu da uygulanmış olan denge politikası içerisinde kullanmıştır. Berkes, bu hususta Avrupa basınının gözünde Abdülhamid’in halifeliğinin büyük bir güç varlığı olduğunu[35] belirtmesi yukarıda yorumumuzun ortaya çıkmasında etkili olmuştur.

İslamcılık fikrinin özellikle Osmanlıcılık fikrinden hemen sonra benimsenmesi artık gayr-ı müslimlerin gözden çıkarıldığı gibi bir yorumun oluşmasına neden olsa da aslında böyle bir şeyin olmadığını ve Osmanlıcılık fikrinin tam anlamıyla 1912-1913 Balkan Savaşları sonucu ortadan kalktığını belirtmekte fayda olduğunu düşünmekteyiz. Aynı zamanda yukarıda Osmanlıcılık fikri başlığında da belirtmiş olduğumuz fikirler ekseninde ilerleyen süreçlerde illaki gayr-ı müslim tebaanın elden çıkacağını görmek zor olmasa gerekir. Bu durumda İslamcılık fikrine veya ilerleyen sayfalarda işleyeceğimiz Türkçülük fikrine meyiller olacak ve Akçura ise Üç Tarz-ı Siyaset adlı eserini ‘İslamcılık mı?’ yoksa ‘Türkçülük mü?’ devleti kurtaracak diye bitirecektir[36].

Akçura, İslamcılık fikrinin dünya üzerindeki tüm Müslümanları ırk gözetilmeden bir araya getirilmesi ile İslam Birliğinin kurulması olarak yorumlamış ve önce Osmanlı Devletin de daha sonra ise tüm dünyadaki Müslümanların tek bir millet olarak ortaya çıkarılması olarak yorumlamıştır[37].  II. Abdülhamid döneminde İslamcılık fikrinin ön plana çıkması sonucu Yıldız Sarayına sürekli olarak hocaların, şeyhlerin, imamların, seyyidlerin girip çıktığını dile getiren Akçura, bu şeyhler, hoca, imam, seyyid gibi kişilerin halkın arasında gayr-ı müslim tebaaya karşı nefret dolu vaazlar verdiklerini[38] ve bu durumda Osmanlı Devleti’nin lehinde gelişecek bir fikir olan İslamcılığın aslında aleyhinde bir yön izlediği ve Osmanlı Devleti’nin içerisindeki karışıklıkları körüklediğini anlatmaya çalışmaktadır. Akçura’nın bu söylemiş olduklarını yorumlayacak olursak eğer Tanzimat ve Islahat Fermanları ile devlet işlerinde dinin etkisi azalmışken; II. Abdülhamid döneminde bu durum tekrar geri dönmüş ve Ülken’in değişiyle ‘II. Abdülhamid döneminde İslamcıların dış etkileri canlanmış bulunmaktadır’[39].

  1. Abdülhamid iç siyasette Araplara yakınlaşırken, dış siyasette ise yakın amaç olarak Osmanlıların varlığını korumak; uzak amaç olarak ise İslam Birliğini kurmak fikri[40] ile siyasetini güderken aynı zamanda genel anlamda sultan unvanı yerine halife unvanını ön planda kullanarak bu siyasetini ne derece önemsediğini bizlere göstermektedir. Bu durumu ise Berkes eleştirmiş ve İslamlaşmayı Araplaşma olarak nitelemiş olduğu gibi aynı zamanda ideal Müslümanın kültürel anlamda Arap olması gerekmediğini dile getirmiştir[41]. Kanaatimizce II. Abdülhamid’in Araplara yakınlaşması siyaseti aslında İslamcılık fikri ekseninde gelişen bir durum olduğu ve özellikle Arap coğrafyasında İngiltere ve Fransa gibi devletlerin etkileri olması hasebiyle o coğrafyayı elinde tutmak için böyle bir politika izlemiş olabilir.
  2. Berkes’in İslamcılık fikri ile alakalı yapmış olduğu yorum ise o dönemin şartları ekseninde değerlendirilmesi gerektiğini ve İslam dininin Arap kültürünü benimse gibi bir zorlama getirmediğinin de altını çizmek isteriz.  Akçura Suriye’ye gitmiş olduğu vakit 7 Mayıs 1913 senesinde yazmış olduğu mektubun: ‘Efendi nasıl müstamere? Bunun emareleri nerede? Saniyen sizi, toprağınızı sömürüyorlar? Müstamereleri gösteriniz. Bu memleketi müstamere edenler, Fransızlar, Amerikalılar, Almanlar, Yahudilerdir. Yapabiliyorsanız onlara karşı kendinizi müdafaa ediniz.[42] diye yazdığı satırlarda aslında İslamcılık fikrinin de Osmanlı Devleti’nin kurtuluşu için bir çözüm olmayacağını bize göstermektedir.
  3. Abdülhamid’in İslamcılık fikri ve siyaseti için Hicaz Demiryolu[43] gibi bir projeyi hayata geçirdiğini ifade eden Akçura, 9 Mayıs 1913 senesinde Suriye’de bulunduğu sırada yazmış olduğu mektubunda ise: ‘Vakit muhbiri bunlarla bizim başımızı niye ağrıtıyor diye düşünmeyin. Ben bunları kağıt karalamak için yazmıyorum, anlayıp, düşünüp okuyanlara bunlar masal değil. Türk dünyası, şimdi batıdan değil, güneyden de milli hareketlerle sıkıştırılmaya başlandı. Türklerin bunu bilmesi gerek.[44]diyerek aslında sadece milliyetçiliğin Batıdan gelmediğini ve Arap coğrafyasından da geldiğinin önemini altını çizmektedir. Nitekim bu mektubunu kaleme almadan önceki senelerde ise İslamcılık fikrinin zararlarına ve faydalarına değinen Akçura, bu fikir ile Asya’nın ve Afrika’nın büyük bir kısmında manevi bir hakimiyet kurulabileceğini belirtmiş olduğu gibi aynı zamanda Türklerin ve Müslümanların birleştirilmesinde de daha güçlü bir İslami kimlik olabileceğini dile getirmiştir[45]. Aynı zamanda Müslüman halkın büyük bir kesiminin Hristiyan devletlerin sömürgelerinde olmasından ötürü İslamcılık fikrinin uygulanışında dış ülkelerden gelecek baskılar neticesinde zorluk çıkabileceğine de değinmiştir[46].

Kanaatimizce Akçura şu zamana kadar yapmış olduğu birçok tespitte haklı çıkmış ve özellikle dönemin şartlarına göre oldukça net, kesin, anlaşılır ve doğru bilgiler ortaya koyması bizleri o dönemi daha iyi anlamamıza vesile olmaktadır. Buraya kadar İslamcılık ve II. Abdülhamid’in İslamcılık fikri ile bağdaşan siyasetinden bahsederek İslamcılık fikrini açıklamaya çalıştık. Şimdi ise İslamcılık fikri için önemli olan 3 kişiden ve İslamcılık fikrinin de nasıl geçersiz olduğuna değinerek bu başlığı da bitirmiş olacağız.

Karal, II. Abdülhamid’in İslamcılık anlayışını şöyle yorumlamaktadır: ‘II. Abdülhamid, İslamlığın sade olduğunu kabul etmiş ve hiçbir şatafata gerek olmadığını dile getirmiştir.[47]. Karal’ın bu yorumunu katılmamız birlikte aynı zamanda halkında şatafattan uzak ve dindar bir padişahı başında görmek istemesinden ötürü II. Abdülhamid, halk tarafından benimsendiğini söyleyebiliriz. Tabii halkın okuma ve yazma bilen kesimi ve gayr-ı müslim vatandaşlar bu söylemimizin dışında tutulmaktadır. Zira II. Abdülhamid ve yönetiminden o kadar rahatsızdırlar ki; özellikle okuma ve yazma bilen Müslüman ve Türk aydınların yazdıkları sürekli olarak ya sansür edilmiş ya da aydınlar bizzat devlet görevlisi kisvesinde sürgüne gönderilmişlerdir.

“Sultan 2. Abdülhamid: Ne gökteki yıldız, ne yerdeki çamur.”

İlerleyen zamanlarda ise ortaya çıkan Türkçülük fikrini benimseyen aydınlarımız ise özellikle Arnavutların ve Arapların isyan çıkarmaları neticesinde İslamcılık akımına aşırı derece karşı çıkmaya başlamışlar ve neticede de I. Dünya Savaşı sırasında padişah olan Sultan Mehmed Reşad, halifelik unvanını kullanarak İtilaf devletlerine karşı bir seferberlik ilan etmesine rağmen Arapların bu seferberliğe katılmaması ve İtilaf Devletleri ile işbirliği yapmasıyla[48] İslamcılık fikrinin de kurtuluş yolu olmadığını ve milliyetçiliğin dini kimliğin önüne geçtiğini bizlere göstermektedir. Aynı zamanda halifenin Kureyş kabilesinden gelmesi gerektiğini savunan Araplar, Osmanlı’nın halifeliğini tanımamaya başlamışlardır.

Kanaatimizce İslamcılık fikri de devletin içinde bulunduğu durumdan kurtaramayacağı yönündedir. Zira Arapların isyanı ve bağımsızlık kazanmak istekleri bu fikrin başından beri olmayacağını göstermesine rağmen İslamcılık fikrini benimsemiş aydınlarımız ise milliyetçiliği bir kenara bırakarak, din kardeşliği kisvesinin hayallerine dalmışlar ve Türkçülük fikrini sürekli eleştirmişlerdir. Nitekim Berkes, İslamcılık fikrini benimsemiş aydınları Arap sevicisi[49] olarak nitelemiştir.

İslamcılık fikrini benimseyen önemli birkaç aydından bahsedildikten sonra İslamcılık fikri başlığı kapatılacak ve Türkçülük fikri başlığına geçilecektir. İslamcılık fikrini benimsemiş ve İslam dinin de yenileşmeyi savunan Cemaleddin Afgani[50], ‘Hristiyanlık dünyası, çeşitli ırk ve mezheplere bölünmesine rağmen, bütün Müslüman ülkeleri ortadan kaldırmak istemektedir.[51] diyerek aslında bir nevi Osmanlı Devleti sınırları içinde yaşayan gayr-ı müslimleri de hedef olarak göstermiştir. Afagani’nin yapmış olduğu bu yorumu açıkçası bir yönden olumlu bulurken, diğer bir yönden de olumsuz bulmaktayız. Zira bakıldığı zaman Müslümanların büyük bir çoğunluğunun Hristiyan devletlerin sömürgelerinde ve onların kontrollerinde yaşadıklarını göz önünde bulundurursak eğer olumlu bir yorum olduğunu düşünebiliriz. Fakat doğrudan tüm Hristiyanları ortak bir düşman olarak göstermesi ve bundan da ötürü Osmanlı Devleti’nin sınırları içerisinde yaşayan Hristiyan tebaanın da tehdit altına alınmasına ve zaten bozuk olan iç asayişin daha da bozulmasına neden olmasından ötürü olumsuz bir yorum olarak da değerlendirilebilir.

İslamcılık fikrini benimsemiş önemli aydınlardan biri olan Mehmet Akif Ersoy ise aslında hiçbir şekilde aktif siyasete girmediğini görmememizle beraber aynı zamanda çağının sorunlarına çözüm üretecek şekilde İslami kaideleri ve fikrini kullanmıştır[52]. Mehmet Akif Ersoy’un desteği ile çıkarılmış Sebilürreşad dergisinin içeriğine baktığımız vakit özellikle tefsir-i kelam, hadis-i şerif, felsefe, fıkıh ve fetva, edebiyat ve tarih gibi konularda yazılar yayınlanmaktadır[53]. Kanaatimizce Sebilürreşad dergisinde tarih yazılarının çıkması sebebi İslamcılık fikrinin oturtulması için Müslümanlar arasında ortak bir tarih ve ortak bir bilinç oluşturma isteğindendir.

Zira bakıldığı zaman Müslümanlarında farklı milletlerden oluşması ve farklı milletlerden oluşması hasebiyle geçmişlerinin farklı olması hasebiyle İslam Tarihi çerçevesinde ortak bir tarih anlayışı oluşturmaya çalışılmıştır. Ersoy kaleme almış olduğu ve tüm şiirlerinin bulunduğu Safahat adlı eserine de baktığımız vakit İslamcılık fikrini ne derecede savunduğunu ve bu fikre karşı çıkanları da ne derece eleştirdiğini çok rahat bir şekilde görebiliriz. Özellikle Arnavutların Müslüman olmasına rağmen Osmanlı Devleti’nden ayrılmalarına büyük içerlenen Ersoy, Safahat adlı eserinde yazmış olduğu bir şiirinde de bu konuya değinmiş ve Arnavutları sert bir şekilde eleştirerek; İslam birliğine sıkı vurgular yapmıştır. Ersoy’un bu konuyla ilgili yazmış olduğu şiirin ilgili kısmı aşağıdaki gibidir[54]:

‘Hani, milliyetini İslam idi… Kavmiyet ne!

Sarılıp sımsıkı dursaydın a milliyetine.

Arnavutluk ne demek? Var mı Şeriat’te yeri?

Küfr olur, başka değil, kavmini sürmek ileri,

Arabın Türke; Lazın Çerkese, yahud Kürde;

Acemin Çinliye rüçhanı mı varmış? Nerde!

Müslümanlık’ta anasır mı olurmuş? Ne gezer!

Fikr-i kavmiyyeti tel’in ediyor Peygamber.

En büyük düşmanıdır ruh-i Nebi tefrikanın;

Adı batsın onu İslam’a sokan kaltabanın!

Şu senin akıbetin bin bu kadar yıl evvel,

Sana söylemiş iken doğru mudur şimdi cedel?’

Ersoy’un bu düşüncelerini eleştiren Berkes, Ersoy’u Türklük karşıtı, şiddetli Müslümanlık yanlısı ve Arap hayranı, savunucusu olarak nitelerken aynı zamanda da Fransızca, Rusça, Arapça ve Farsça bilmesine rağmen şiirlerini sadece Türkçe ile yazdığını ve diğer dillerle hiçbir şekilde şiir yazmadığını dile getirmiştir[55].

Son olarak ise Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde önemli devlet adamlarından biri olan Said Halim Paşa’nın İslamcılık fikrini benimsemesi ve bu konudaki fikirlerini de vererek İslamcılık fikri başlığını kapıyoruz. Said Halim Paşa devletin ilerlemesi için: ‘Milletçe ilerlemek için mutlaka batıyı taklit etmek gerekir ve Avrupa Medeniyetini kendimize uyarlayarak, millileştirmeliyiz[56] diyerek aslında Avrupa’daki gelişmeleri takip ederek; kendimize göre uyarlamamız gerektiğinin altını çizmiş ve kanaatimizce İslamiyet’in ilerlemeye engel olmadığını ve ilerlemek için ilim neredeyse gidip alın düsturunu benimsetmeye çalışmıştır.

TÜRKÇÜLÜK FİKRİ

Türkçülük fikri Hanioğlu’nun değişiyle ‘XIX. yüzyılda Osmanlı Devleti’nde entelektüel olarak başlayan, daha sonra siyasal ve ideolojik boyut kazanan hareket, Pantürkizm[57] olarak yorumlanmaktadır. Türkçülük akımını muhtevasına geçmeden önce tarihte Türk kelimesinin   bakacak olursak eğer İbrahim Kafesoğlu şöyle demiştir:

‘Millet ve devlet adı olarak ‘Türk’ kelimesi, ilk defa Çin’de Chou sülalesi (557-579) yıllığında, Batı’da Bizanslı tarihçi Agathias (ölm.582)’ın eserinde, Arapça’da Cahiliyye devri şairi Nabigat’uz-Zubyani (ölm. M.600’e doğru)’nin Divanı’nda ve İslavca’da 12.asır ‘ilk Rus kronik’inde zikredilmiştir[58].

Berkes, Türkçülük fikri hakkında ‘Diğer akımlara göre Türkçülük daha köklü bir düşünüştür ve bundan ötürü Osmanlı Devleti’nde bir dönem kovuşturmaya uğramıştır.[59] yorumu ile Kafesoğlu’nun tarihte Türk kelimesi hakkında verdiği bilgileri aynı anda değerlendirecek olursak eğer Türkçülüğün, Osmanlıcılık ve İslamcılık fikirlerinden daha köklü bir maziye sahip olduğuna ve tarihte her milletin tarih yazımına yansımış olan Türk kelimesi ile her daim Türk ve Türkçülüğün var olduğunu söylemiş olursak yanlış bir şey söylemiş olmayız.

Yukarıda vermiş olduğumuz bilgiler ve yorumlar ekseninde Türkçülüğü değerlendirecek olursak eğer ilk önce Osmanlı aydınlarının sırasıyla Osmanlıcılık ve İslamcılık fikirlerini savunmaları ve bu savundukları fikirlerin gerçekleşmeyeceğini gördüklerinde artık devletinde sınırlarının küçülmesinden ötürü fikri yapılanmalarında da bir küçülme yaşanmıştır. Bu fikri yapılanmada küçülme ile geçmişte karşı çıktıkları milliyetçilik fikri olan Türkçülük fikrini zamanla belirlemeye başlamışlardır. Bu durumda bize artık dünya düzeninin değiştiğini ve tüm milletlerin kendi çıkarları doğrultusunda yaşamak istemeleri hasebiyle kendi milletlerini düşünüp, kendi kökenlerine sahip çıkmaya başladıklarını göstermektedir.

Akçura, Milliyet fikrinin oluşumunda önce bir kavram olarak yayılmaya başladığını, kavramın yayılmaya başlaması ile amacına ulaşana kadar yapması gereken çok işin ve çok aşamanın olduğunu dile getirir[60] ve burada da Milliyet fikrinin gerek Avrupa’da gerek Araplarda gerekse Türk Dünyasında oluşumunun belli bir altyapısı olduğunu ve bu altyapı ekseninde de zamanı geldiği zaman tam anlamıyla sistemli bir şekilde ortaya çıktığını bizlere gösterir.

Gökalp ise Milliyet duygusunun bir toplumda ortaya çıkması ile çevresindekileri etkilediğini ve bu etkileme neticesinde yardımlaşma ve mücadele kavramlarının toplumlarda gelişmesiyle birlikte edebiyat, dil ve siyasete yayılarak tesir ettiğini dile getirmesiyle beraber ayrıca Milliyet duygusunun ilk olarak Arnavutlar ve Araplar arasında, son olarak ise Türkler arasında yayıldığını dile getirmektedir[61].

Osmanlı Devleti’nin I. Dünya Savaşına giden süreçte 1911 senesinde Trablusgarp, 1912-1913 senelerinde Balkan Savaşları ve Arap yarımadasında çıkan isyanlar neticesinde gerek Osmanlıcılık gerekse İslamcılık fikirlerinin devlete bir faydası olmamasından ötürü kanaatimizce Türkçülük fikri her ne kadar Osmanlı Devleti’nin yıkılmasına engel olamamasına rağmen köklerinden yeni bir devlet ortaya çıkarmayı başarmış ve Türkçülük fikri ekseninde ortaya Türkiye Cumhuriyeti Devleti çıkmıştır. Yapmış olduğumuz bu yorum ekseninde özellikle Akçura’nın Ruslar tarafından işgal altında tutulan Türk yurtları göz önüne alarak Türkiye’nin son kale olduğunu ve bir bütün teşkil ettiğine çoktan inanmıştır[62] demesi bizlere en son ortaya çıkan ama en etkili fikir olan Türkçülüğün kazanmış olduğu zaferi göstermektedir.

Akçura kaleme almış olduğu Osmanlı Devleti Teşkilatı Üzere Bir Deneme adlı yazısının daha tafsilatlı hali olan Üç Tarz-ı Siyasi adlı eserinde Osmanlı Türklerinin ve Türkleşmiş olan milletlerin birleşmesi ve daha sonrasında da Osmanlı’nın sınırları dışındaki Türklerinde bu birleşmeyi istemesi ile Türkleri birleştirme politikasına özellikle İslamcıların çok sert bir şekilde karşı çıktığını dile getirerek İslamiyet’in Türkleri birleştirmede önemli bir husus olduğunun[63] altına çizmiştir. Bu yazdıkları neticesinde Akçura, ‘pantürkizimin babası’ olarak tanınmaya başlandığı[64] gibi aynı zamanda da Türkçülük fikrini tanımlamakta yeri büyük olmakla beraber özellikle Türk Yurdu, Ocak tabirleri ile de bağdaşmıştır[65].

Türkçülük fikrinin II. Abdülhamid döneminin son yıllarında ortaya çıkan bir akım olduğunu söyleyen Gökalp, Türkçülük fikrini aslında Osmanlıcılık ve İslamcılık fikirlerinin bir sentezi olarak[66] görmesiyle beraber kanaatimizce Cumhuriyet dönemi tarih yazımı alanında ortaya çıkacak olan Türk-İslam Sentezi fikrinin de en çıplak halini oluşturmuştur.

  1. Abdülhamid döneminin sonlarında ortaya çıkması ve Abdülhamid yönetiminin dikkatini çekmesi hasebiyle gözlem altına alınan Türkçülük akımı ile ilgili gazete yazılarına sansür getirildiği gibi aynı zamanda bu fikir ile ilgili yazılmış eserlerin basımını da izin verilmemiştir[67]. Bunun sebebi ise ortaya koymuş olduğu İslamcılık politikasına hiçbir şeyin zarar vermemesini ve engel olmamasını sağlamak olması hasebiyle Arnavut, Arap, Kürt milliyetçiliğine engel olunduğu gibi Türk milliyetçiliğine de engel olunmuştur[68].

1908 senesinde II. Meşrutiyetin ilanının akabinde Bosna-Hersek’in Avusturya Macaristan tarafından işgal edilmesi, özerk bir yapısı olan Bulgaristan’ın bağımsızlığını ilan etmesi Girit’in Yunanistan ile birleştiğini açıklaması bizlere Osmanlıcık fikrinin çökmeye başladığını gösterdiği gibi aynı zamanda da Türkçülük fikrinin yaygınlığının arttığını göstermektedir[69]. Özellikle Türkçülük fikrinin yayılmaya başlanması ile Türk milliyetçiliğinin sistematik bir hale getirilmesini sağlayan en önemli kişi ise Ziya Gökalp olmuştur[70].

SÖZÜN SONU

Akçura Üç Tarz-ı Siyaset adlı eserinin son kısmında ülkeyi ‘İslamcılık fikrinin mi?’ yoksa ‘Türkçülük fikrinin mi?’ kurtaracağını yazarak bitirmiştir. Nitekim bu eseri kaleme almış olduğu tarih 1907 senesi olmasından ötürü bu iki fikir arasında kaldığını düşünmekteyiz. Zira o dönemlerde Balkanlarda çıkan isyanların ve Osmanlı’dan o zamana kadar elinden çıkmış olan toprakları göz önüne alındığı vakit Osmanlıcılık fikrinin tutmayacağını Akçura’nın gördüğünü anlamış oluyoruz. 1913 senesinde Suriye’de bulunduğu sırada yazmış olduğu mektuplarda özellikle Arap milliyetçiliğine ve Osmanlı’dan bağımsız olmak istediklerini dile getirmesi neticesinde de İslamcılık fikrinin olmayacağını ve tam anlamıyla Türkçülük fikrinin başarılı olacağını görmüş ve bunun neticesinde de Türkçülük fikrinin içinde bulunulan durumdan devleti ve milleti kurtaracağını düşünmüştür.

Yukarıda da belirttiğimiz gibi her ne kadar devleti kurtarmasa bile yeni bir devlet kurulmasına vesile olan Türkçülük fikri, öne sürülen fikirlerden en geç ortaya atılanı ve en başarılı olanı olmuştur. Özellikle Akçura’nın Üç Tarz-ı Siyaset adlı eseri Batılı araştırmacılar tarafından kaleme alından Turtsia İpanturanizm adlı makalede aşağıdaki gibi değerlendirilmiştir[71]

“Akçura’nın kitabı Türk Milliyetçiliği ve Turancılığı alanında yapmış olduğu yankı; Komünizm Manifestosu’nun Marksizm’de yapmış olduğu yankıya benzemektedir.”

Türkçülüğün Karl Marx’ı…

Kanaatimizce Üç Tarz-ı Siyaset adlı eserde geçen fikirlerden Türkçülük fikri en uygun olanıdır. Zira Osmanlı’nın içinde bulunduğu durumu o dönemin şartlarına göre değerlendirdiğimiz vakit ne Osmanlıcılık fikrinin ne de İslamcılık fikrinin bir işe yaramayacağının ve her iki fikirde de farklı özelliklere sahip kişilere bir üst kimlik oluşturularak, etrafında birleştirmenin imkansız olacağını zira milliyetçilik akımının bütün milletleri etkilemesinden ötürü böyle düşünmekteyiz. Türkçülük akımının ise adeta yeni bir kan getirmesi ve bunun uzun vadede olarak Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni kuran resmi ideolojinin temelinde olmasından ötürü bu fikirler içinde başarılı olan tek fikir olması da en doğrusu olduğunu göstermektedir.

BİBLİYOGRAFYA

AKÇURA, Yusuf, ‘ÜÇ TARZ-I SİYASET’, haz. Erol KILINÇ, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015.

______________, ‘ŞARK MESELESİNE DAİR VE ESKİ ŞURAY-I ÜMMET’TE ÇIKAN MAKALELERİMDEN’, haz. Erol KILINÇ, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2016.

_______________, ‘TARİH-İ SİYASİ 1926-1927-1928 DERS NOTLARI’, haz. Erol KILINÇ, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2016.

_______________, ‘TÜRKÇÜLÜĞÜN TARİHİ’, haz. Erol KILINÇ, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2019.

_______________, ‘SURİYE – FİLİSTİN MEKTUPLARI’, haz. İsmail TÜRKOĞLU, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2016.

AKYILDIZ, ALİ, ‘TANZİMAT’, Diyanet İslam Ansiklopedisi, C.XXXX, s.1-10.

AKIN, Ömer Faruk, ‘NAMIK KEMAL’, Diyanet İslam Ansiklopedisi, C.XXXII, s.361-378.

BERKES, Niyazi, ‘TÜRKİYEDE ÇAĞDAŞLAŞMA’, YKY, İstanbul, 2003.

______________, ‘İSLAMLIK, ULUŞÇULUK, SOSYALİZM’, Bilgi Yayınevi, Ankara, 1975.

BOSTAN, M. Hanefi, ‘SAİD HALİM PAŞA’, Diyanet İslam Ansiklopedisi, C.XXXV, s.557-560.

EFE, Ahmet, ‘SEBİLÜREŞAD’, Diyanet İslam Ansiklopedisi, C.XXXVI, s.251-253.

ERSOY, Mehmet Akif, ‘SAFAHAT’, haz. M. Ertuğrul DÜZDAĞ, İz Yayıncılık, İstanbul, 2016.

GÖKALP, Ziya, ‘TÜRKLEŞMEK, İSLAMLAŞMAK, MUASIRLAŞMAK’, haz. İbrahim KUTLUK, Kültür Bakanlığı Ziya Gökalp Yayınları, Ankara, 1976.

GÜLSOY, Ufuk, ‘ISLAHAT FERMANI’, Diyanet İslam Ansiklopedisi, C.XIX, s.185-190.

HANİOĞLU, M. Şükrü ‘TÜRKÇÜLÜK’, Diyanet İslam Ansiklopedisi, C.XXXXI, s.551-554.

KAFESOĞLU, İbrahim ‘TÜRK MİLLİ KÜLTÜRÜ’, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2017.

KARAL, Enver Ziya, ‘OSMANLI TARİHİ VIII. CİLD BİRİNCİ MEŞRUTİYET VE İSTİBDAT DEVİRLERİ 1876-1907’ Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1983.

KARAMAN, Hayrettin, ‘CEMALEDDİN EFGANİ’, Diyanet İslam Ansiklopedisi, C.X, s.456-466.

KEMAL, Namık, ‘VATAN YAHUT SİLİSTRE’, haz. Kemal BEK, Bordo Siyah Yayınları, İstanbul, 2009.

KOŞAY, Hamit Z.,‘YUSUF AKÇURA’, Belleten XLI/162, 1977, s.389-400.

NEVINS, Allan, COMMAGER, Henry Steele, ‘ABD TARİHİ’, çev. Halil İNALCIK, Doğu Batı Yayınları, Ankara, 2016.

OKAY, M. Orhan, DÜZDAĞ, M. Ertuğrul, ‘MEHMET AKİF ERSOY’, Diyanet İslam Ansiklopedisi, C.XXVIII, s.432-439.

ÖZCAN, Azmi, ‘OSMANLICILIK’, Diyanet İslam Ansiklopedisi, C.XXXIII, s.485-487.

____________, ‘İSLAMCILIK’, Diyanet İslam Ansiklopedisi, C.XXIII, s.62-65.

TANPINAR, Ahmet Hamdi, ‘XIX. ASIR TÜRK EDEBİYATI TARİHİ’, Çağlayan Kitapevi, İstanbul, 1988.

ÜLKEN, Hilmi Ziya, ‘TÜRKİYEDE ÇAĞDAŞ DÜŞÜNCE TARİHİ’, Ülken Yayınları, İstanbul, 1992.

YÜCE, Nuri, ‘YUSUF AKÇURA’, Diyanet İslam Ansiklopedisi, C.II, s.228-229.

[1] Azmi, ÖZCAN, ‘OSMANLICILIK’, Diyanet İslam Ansiklopedisi, C.XXXIII, s.485.

[2] Yusuf, AKÇURA, ‘ŞARK MESELESİNE DAİR VE ESKİ ŞURAY-I ÜMMET’TE ÇIKAN MAKALELERİMDEN’, haz. Erol KILINÇ, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2016, s.45.

[3] Yusuf AKÇURA, ‘TARİH-İ SİYASİ 1926 – 1927 – 1928 DERS NOTLARI’, haz. Erol KILINÇ, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2016, s.405.

[4] Ali, AKYILDIZ, ‘TANZİMAT’, Diyanet İslam Ansiklopedisi, C.XXXX, s.3.

[5] Yusuf, AKÇURA, ‘a.g.e’, s.411.

[6] “Ben tebaamdaki din farkını ancak cami, havra ve kiliselerine girdikleri zaman görmek isterim.” sözü neticesinde birden fazla araştırmacı bu kanıya vardığı gibi aynı zamanda Akçura’da alttaki dipnotta belirttiğimiz eserinde bu vurguya çokça değinmiştir.

[7] Yusuf, AKÇURA, ‘ÜÇ TARZ-I SİYASET’, haz. Erol KILINÇ, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015, s.76,77.

[8] Enver Ziya, KARAL, ‘OSMANLI TARİHİ VIII. CİLD BİRİNCİ MEŞRUTİYET VE İSTİBDAT DEVİRLERİ 1876-1907’ Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1983, s.496.

[9] Enver Ziya, KARAL, ‘a.g.e’, s.497.

[10] Azmi, ÖZCAN, ‘a.g.m’, s.485.

[11] Azmi, ÖZCAN, ‘a.g.m’, s.485.

[12] Azmi, ÖZCAN, ‘a.g.m’, s.485.

[13] Niyazi, BERKES, ‘TÜRKİYEDE ÇAĞDAŞLAŞMA’, YKY, İstanbul, 2003, s.288.

[14] Ufuk, GÜLSOY, ‘ISLAHAT FERMANI’, Diyanet İslam Ansiklopedisi, C.XIX, s.185.

[15] Azmi, ÖZCAN, ‘a.g.m.’, s.485.

[16] Yusuf, AKÇURA, ‘a.g.e’, s.76.

[17] Allan, NEVINS, Henry Steele, COMMAGER, ‘ABD TARİHİ’, çev. Halil İNALCIK, Doğu Batı Yayınları, Ankara, 2016, s.71-76.

[18] Yusuf, AKÇURA, ‘a.g.e’, s.87-91.

Türkler senelerce bu milletleri yönettikleri için; Müslümanlar sosyal hayatta üstün oldukları için; Gayr-ı Müslimler ise bağımsızlık kazanmak istedikleri için Türkler ve Müslümanlar ile bir arada yaşamak istemiyorlarken; Rusya ve Avrupa ise Balkanlar üzerindeki amelleri ve hala devam etmekte olan haçlı ruhu neticesinde Osmanlı tebaası olan Hristiyanları azat etmek için bu fikir akımının gerçekleşmesini istemiyorlar.

[19] Azmi, ÖZCAN, ‘a.g.m’, s.485.

[20] Hilmi Ziya, ÜLKEN, ‘TÜRKİYEDE ÇAĞDAŞ DÜŞÜNCE TARİHİ’, Ülken Yayınları, İstanbul, 1992, s.64.

[21] Azmi, ÖZCAN, ‘a.g.m’, s.486.

[22] Ömer Faruk, AKÜN, ‘NAMIK KEMAL’, Diyanet İslam Ansiklopedisi, C.XXXII, s.375,376.

[23] Namık, KEMAL, ‘ VATAN YAHUT SİLİSTRE’, haz. Kemal BEK, Bordo Siyah Yayınları, İstanbul, 2009, s.46.

[24] Ahmet Hamdi, TANPINAR, ‘XIX. ASIR TÜRK EDEBİYATI TARİHİ’, Çağlayan Kitapevi, İstanbul, 1988, s.152.

[25] Enver Ziya, KARAL, ‘a.g.e’, s.496.

[26] Azmi, ÖZCAN, ‘a.g.m’, s.486.

[27] Azmi, ÖZCAN, ‘a.g.m’, s.486,487.

[28] Yusuf, AKÇURA, ‘a.g.e’, s.77,78.

[29] Yusuf, AKÇURA, ‘a.g.e’, s.85.

[30] Yusuf, AKÇURA, ‘a.g.e’, s.78.

[31] Yusuf, AKÇURA, ‘a.g.e’, s.78.

[32] Enver Ziya, KARAL, ‘a.g.e’, s.539,540.

[33] Azmi, ÖZCAN, ‘İSLAMCILIK’, Diyanet İslam Ansiklopedisi, C.XXIII, s.62.

[34] Ahmet Hamdi, TANPINAR, ‘a.g.e’, s.153.

[35] Niyazi, BERKES, ‘a.g.e’, s.342.

[36] Yusuf, AKÇURA, ‘a.g.e’, s.99.

[37] Yusuf, AKÇURA, ‘a.g.e’, s.78.

[38] Yusuf, AKÇURA, ‘a.g.e’, s.80.

[39] Hilmi Ziya, ÜLKEN, ‘a.g.e’, s.201.

[40] Enver Ziya, KARAL, ‘a.g.e’, s.544, 545.

[41] Niyazi, BERKES, ‘İSLAMLIK, ULUŞÇULUK, SOSYALİZM’, Bilgi Yayınevi, Ankara, 1975, s.14.

[42] Yusuf, AKÇURA, ‘SURİYE VE FİLİSTİN MEKTUPLARI’, haz. İsmail TÜRKOĞLU, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2016, s.39.

[43] Yusuf, AKÇURA, ‘a.g.e’, s.80.

[44] Yusuf, AKÇURA, ‘a.g.e’, s.43,44.

[45] Yusuf, AKÇURA, ‘a.g.e’, s.92,93.

[46] Yusuf, AKÇURA, ‘a.g.e’, s.95.

[47] Enver Ziya, KARAL, ‘a.g.e’, s.543.

[48] Azmi, ÖZCAN, ‘a.g.m’, s.65.

[49] Niyazi, BERKES, ‘a.g.e’, s.14.

[50] Hayreddin, KARAMAN, ‘CEMALEDDİN EFGANİ’, Diyanet İslam Ansiklopedisi, C.X, s.462.

[51] Enver Ziya, KARAL, ‘a.g.e’, s.542.

[52] M. Orhan, OKAY, M. Ertuğrul, DÜZDAĞ, ‘MEHMET AKİF ERSOY’, Diyanet İslam Ansiklopedisi, C.XXVIII, s.435,436.

[53] Adem, EFE, ‘SEBİLÜRREŞAD’, Diyanet İslam Ansiklopedisi, C.XXXVI, s.252.

[54] Mehmed Akif, ERSOY, ‘SAFAHAT’, haz. M. Ertuğrul DÜZDAĞ, İz Yayıncılık, İstanbul, 2016, s.191.

[55] Niyazi, BERKES, ‘a.g.e’, s.15.

[56] M. Hanefi, BOSTAN, ‘SAİD HALİM PAŞA’, Diyanet İslam Ansiklopedisi, C.XXXV, s.559.

[57] M. Şükrü, HANİOĞLU, ‘TÜRKÇÜLÜK’, Diyanet İslam Ansiklopedisi, C.IV, s.551.

[58] İbrahim, KAFESOĞLU, ‘TÜRK MİLLİ KÜLTÜRÜ’, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2017, s.45.

[59] Niyazi, BERKES, ‘a.g.e’, s.411.

[60] Yusuf, AKÇURA, ‘TÜRKÇÜLÜĞÜN TARİHİ’, haz. Erol KILINÇ, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2019.

[61] Ziya, GÖKALP, ‘TÜRKLEŞMEK, İSLAMLAŞMAK, MUASIRLAŞMAK’, haz. İbrahim KUTLUK, Kültür Bakanlığı Ziya Gökalp Yayınları, Ankara, 1976, s.12,13.

[62] Hamit Z., KOŞAY, ‘YUSUF AKÇURA’, Belleten XLI/162, 1977, s.398.

[63] Yusuf, AKÇURA, ‘a.g.e’, s.96,97.

[64] Nuri, YÜCE, ‘YUSUF AKÇURA’, Diyanet İslam Ansiklopedisi, C.II, s.228.

[65] Hilmi Ziya, ÜLKEN, ‘a.g.e’, s.388.

[66] Ziya, GÖKALP, ‘a.g.e’, s.38.

[67] Yusuf, AKÇURA, ‘a.g.e’, s.132.

[68] Yusuf, AKÇURA, ‘a.g.e’, s.132,133.

[69] M. Şükrü, HANİOĞLU, ‘a.g.m’, s.554.

[70] Yusuf, AKÇURA, ‘a.g.e’, s.264.

[71] M. Şükrü, HANİOĞLU, ‘a.g.m’, s.553.

Comment here