TarihTarih Yazımı

Tarih, İnsan ve Tarihçi

Bu makaleyi 6 dakikada okuyabilirsiniz

Hazırlayan: Kasım Bilici

Tarih insanın kendisini bilmesidir” diyordu R. J. Collingwood, pozitif tarih ilmi Collingwood’un bu ifadesiyle özdeşleştirilebilir mi? Tarih geçmişteki bilginin bugüne aktarımıdır, salt bir gerçekliğin olduğu şekilde bugüne aktarılması “insanın kendisini bilmesi” olur mu? Bu iki sorunun yanında bir de bu işle uğraşan tarihçiye bakalım. Tarihçi arşiv dili bilen, belge okuyan ve bunu objektif bir şekilde bugüne aktaran mıdır? Tarihçi esasen bu bilgiyi işleyendir, ama nasıl? Sosyal Bilimler alanında yapılan bütün çalışmalar birbirini tamamlayan ve destekleyen argümanlar içermektedir. İnterdisipliner çalışmalar monolog bir sosyal bilim çalışmasından çok daha objektif olabilir. Tarihçinin arşivden çıkardığı bir belgeyi olduğu gibi yayınlaması tarih ilminin gerçek mahiyetini verir mi? İnsanın kendisini tanıması, bilmesi için böyle bir tarih anlayışı yeterli midir? Yeterli olabilmesi için ampirik bilgilere dayanan bir perspektif geliştirmek şarttır. Bu fen bilimlerinde olan bir ampirik dayanak değil sosyal tabanlı bir akıl süzgeci olarak değerlendirilmelidir. Arşiv bilen tarihçi bu bağlamda psikoloji bilmelidir. Belgelerde yazanların psikolojik tahlilini yapabilmelidir. Sosyoloji bilmelidir, belgenin toplumsal etkilerini tetkik edebilmelidir. En önemlisi felsefe bilmelidir. Bütün bilgileri harmanlayıp soru sorarak cevaplar üretmeye çalışmalıdır. Bu noktada tarih eğitiminin temelinde verilmesi gereken yegâne bakış açısının Tarih Felsefesi olduğunu söyleyebiliriz. Felsefe tabanlı bir tarih okuması yapabilmek için “Tarih Felsefesi Tarihi” görmeye gerek yoktur. Felsefenin özünde var olan soru pratiği tarihçi tarafından benimsenmelidir. Tarih ya da Felsefe bölümlerinde verilen Tarih Felsefesi Tarihi ile bu anlayışı kavramak zor olabilir. Öğrencilere bu işin geçmişte yapılan yönlerini salt bir şekilde aktarırsak soru sormayı bilmeyen felsefe mezunlarından başka bir şey elde kalmaz. Sorgulamak ve merak etmek sosyal bilimlerin temelinde yatan gizli kuvvettir. Bu kuvveti keşfedemeyen tarihçiler, felsefeciler, sosyologlar, vb. disiplinleri okuyanlar, pratikten öteye bir yorum kazandırmaktan acizdirler. Bu disiplinler arası dayanışmayı sağlayarak yapılan tarih okumalarında Collingwood’un söylediği “insanın kendisini bilmesi” anlayışı ortaya konur.

Tarih insan bilimidir, insanı anlama bilimidir, dolayısıyla tarihçinin kendisini anlamasıdır. Gerçeklerin peşinde olmak tarihçinin tutkusudur. Peki, gerçek, arşiv belgelerinin transkripsiyonu yapılarak elde edilebilir mi? Eğer bir vaka ile bunu anlatmak gerekirse, Sultan Alparslan’ın Malazgirt Savaşında ortaya konan tavırlarını anlamak için tarihçinin yapması gerekenlere bakalım. Savaş ve Alparslan ile ilgili belgeler elde edilince, belgeleri sarih bir yorumla ortaya koymak tam anlamıyla gerçeği verir mi? Bulguların sosyolojik bir tabanda değerlendirilmesini yaparak, Alparslan’ı Malazgirt’e götüren sosyal dürtüleri ortaya koyabiliriz. Ama bunu sosyolojinin yöntemleri ile yapmak elzemdir. Böylece toplumun ve ordunun beklentilerini, İslam dünyası ve Anadolu da yaşayan halk için neler ifade ettiğini tetkike imkân sağlayan bir yorum geliştirmeye fırsat buluruz. Şahıslar üzerine elde edilen verilerin en çok olduğu kişiler olan Alparslan ve rakibi Romen Diyojen’in ruh dünyalarında ne gibi düşünceler döndüğünü anlamak için psikolojik tabanlı bir okuma gerekir. Bilinç dışı(psikanaliz) anlayışın tarihi şahsiyetlere uyarlanması mümkün olmasa da bunun denenmesi tarihçinin algılarını genişletmesine imkân verecektir. Bunların ardından elde edilen bulgularla “neden?” sorusunu artık sorabiliriz. Amaç cevap bulmak değil soruyu sorabilmektir. Her soru tarihçiyi gerçeği bulmaya yaklaştıran, kendisini tanımaya fırsat veren imkânlar olacaktır. Böylece mutlak bilgiye daha yakın olacağız.

Bu yazıda karşı çıkılan görüş tarihin ve tarihçinin hapsedildiği değişmez gerçeklere sıkıştırılmış tarih anlayışıdır. Amaç, tarihe ve tarihçiye atfedilen toplumsallaşmış ithamlara karşı tarihçinin kendisini bilmesini sağlamaktır. Görevini ve sorumluluğunu bilen bir tarihçi için “insanı tanımak” ya da en azından tanımaya çalışmak yeterli olacaktır. İnsanın ortaya çıktığı ilk zaman diliminden itibaren, yaşanılan her saniye tarihin kendisidir. Tarih insandır ve tarihçinin görevi kendisini bilmesidir.

 

Yorum Yazın (2)

  1. Tebrikler tarih ve tarihci ancak bu kadar güzel ifade edilebilirdi

Comment here