RöportajTarihTarih MetoduTarih Yazımı

Taha Niyazi Karaca ile “Tarihçi” Kitabı Üzerine Söyleşi

Bu makaleyi 17 dakikada okuyabilirsiniz

Taha Niyazi Karaca kimdir?

1967 yılında Yozgat’ta doğdu. 1988 yılında Atatürk Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü’nden mezun oldu. 2006 yılından itibaren Bozok Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi’nde görev yapmaktadır.

Daha Önce Yayımlanmış Eserleri:

| TBMM’ye geçiş Sürecinde Son Osmanlı Meclis-i Mebusan Seçimleri, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 2004.

| Türk-İngiliz İlişkileri ve Mehmet Akif Paşa’nın Anıları, IQ Yayınevi, İstanbul 2004.

| Ermeni Sorununun Gelişim Sürecinde Yozgat’ta Türk-Ermeni İlişkileri, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 2005.

| Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey Olayı, IQ Yayınevi, İstanbul 2008.

| Büyük Oyun: İngiltere Başbakanı Gladstone’un Osmanlı’yı Yıkma Planı, Timaş Yayınevi, İstanbul 2011.

| Sınırları Çizen Kadın: İngiliz Casusu Gertrude Bell, Kronik Kitap, İstanbul 2018.

Hazırlayan: Ahmet Emir Dağdeviren

Dağdeviren: Hocam öncelikle söyleşi talebimizi kabul ettiğiniz için Tarihi Çevir ekibi olarak teşekkür ederiz. Bugün, sizinle yakın zamanda okuyucu ile buluşan “Tarihçi” kitabınız hakkında konuşacağız. Tarihçi nasıl ortaya çıktı?

Karaca: Tarihçi, aslında 30 yıllık tarihçilik birikiminin bir yansıması. Böyle bir çalışma hazırlamaya neden ihtiyaç duydum? Bir kere tarihçiliğin bir meslek olduğuna inanıyorum. Maalesef çeşitli gerekçelerle meslek, alan dışı amatörler tarafından işgal edilmiş durumda. Örneğin tarihçilikle hiç alakası olmayan farklı alandan bir kişi “tarihçilik, tarihçilere bırakılmayacak kadar önemli bir konudur” gibi işi sulandıran bir bakış açısıyla kitaplar yazabiliyor. Ama yazdıklarına bakınca da tarihçilikle hiçbir ilişkisinin olmadığını da görüyorsun. Bunlara kitapta biraz da olsa değindim.

İkincisi tarihçilik meslek olduğuna göre bu mesleğin bazı ilkeler çerçevesinde yapılması gerekir. Özellikle lisans üstü eğitimde hangi üniversiteden geldiği fark etmeksizin öğrencilerin yöntem konusunda çok yetersiz olduklarını gözlemledim, hala da gözlemliyorum. Maalesef lisans eğitimi almış ama neyi nasıl yapacağı konusunda hiçbir bilgisi olmayan birçok öğrenci ile karşılaşıyoruz. Yoksa öğrenci gider okunmuş Şer’iyye sicilini tekrar okur mu? Ya da doktora hazırlanmış bir konuyu tekrar yüksek lisans olarak çalışır mı? Yöntem bilen akademisyen buna izin verir mi? Kısacası tarihçilikteki teorik ve uygulama alanında gördüğüm sorunlar, beni bu kitabı yazmaya bir anlamda mecbur bıraktı.

Dağdeviren: Fazla tarih kitabı okuyan, Osmanlı Padişahlarını, önemli savaşları ezberden sayabilen veya iyi bir Osmanlı Türkçesi’ne sahip olan herkes tarihçi midir? Profesyonel tarihçiyi, amatör tarih meraklısından/popüler “araştırmacı” tarihçilerden ayıran nedir?

Karaca: Bu şuna benzer: Hesap kabiliyeti çok iyi olan biri akademik olarak matematikçi olur mu? Ya da bitkiler hakkında bilgi sahibi olan biri botanik olarak kabul edilir mi? Bunu her bilim alanı için tanımlamak mümkündür. Bu durumda ezbere bir şeyler bilmek ya da basit bir Osmanlıca bilgisiyle bir şeyler okumak tarihçi olmak anlamına gelmez. Bunlar ancak tarih meraklısı olabilir. Tarihçi olmak bir yöntem bilgisi, kaynak tahlil, tasarım ve inşa bilgisine sahip olmak demektir. Sadece olay anlatıcılığı tarihçilik değildir. Tarihçilik belirli bir sorunsal üzerine konuyu inşa etmek anlamına gelir. Popüler tarihçi anlatılanı aktarır. Kaynaklara inme, sorgulama ve olay tahlilinin dışındadır.

Örnek vereyim. Şu meşhur Churchill Hıçkırığı konusu. Ülkemizde kendilerini tarihçi olarak tanımlayan bazı popüler tarihçiler Ürdün’ün kurulmasını basit bir sarhoşluk hikayesine bağlamış, üzerine köşe yazıları yazmışlardır. Popüler tarihçi kaynak sorgulamaz. “Sınırları Çizen Kadın” kitabımda olayı ele aldığımda önce Kahire Konferansı’nın raporlarına ulaştım. Ürdün’ün kurulmasıyla ilgili süreci anlaşmalarla takip edip Konferans’ın raporlarını inceledim. Tabii böyle bir hikayenin tamamen uydurma olduğunu tespit ettim. Zaten olayın alıntılandığı kaynakta da bu olay hikaye diye aktarılmış. Ama popüler tarihçinin olayı doğru aktarmak gibi bir hassasiyeti olmadığı için ilgi çekmek adına konuyu mecrasından kopararak anlatabiliyor. Sadece bu olay bile amatör/popüler tarihçilikle, bu işin meslek olarak yapılması arasındaki farkı ortaya koyar.

Dağdeviren: Modern/profesyonel Türk tarihçiliği ne zaman başlamıştır?

Karaca: Modern Türk tarihçiliği II. Meşrutiyet’in ilanından sonra gelişme gösterdi. Tarihçiliği anlatıdan çıkarıp belirli bir sorgulama üzerine oturtmak, eleştirel bakışla tarihsel olay anlatımlarına başlamak bu dönemden itibaren sistemli olarak gerçekleşti. Daha önceki tarihçilik, vakanüvisliktir, bu da duyduğunu veya yaşadıklarını yazmaktan ibarettir. 1909’da Tarih-i Osmani Encümeni’nin kurulması ve bu Encümen’e bağlı bir derginin çıkarılması önemlidir.

Fuat Köprülü bu süreçte önemli bir rol oynadı. Köprülü üniversite eğitimi almamıştır, buna rağmen Fransız tarihçiliğinin ortaya çıkardığı yönteme sıkı sıkıya bağlı kalmış, analitik ve sorgulayıcı bir tarih anlayışı ile olaylara yaklaşmıştır. Bu özelliği nedeniyle de Yunan hayranlığı ile bilinen Amerikalı gazeteci Herbert Adams Gibbons’un Osmanlı İmparatorluğunun kuruluşu ile ilgili iddialarına eleştirel karşılık verebilmiştir. Ama belirtmek gerekir ki tam anlamıyla araştırmacı, analitik tarihçilik anlayışı ve uygulamaları Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasından sonra Mustafa Kemal Atatürk’ün ortaya koyduğu vizyonlarla kendini göstermiştir. Bu tarz tarihçilik hala da gelişmesini sürdürüyor.

Dağdeviren: Avrupa’da, özellikle Almanya ve Fransa çevresinde gelişen Alman Tarih Okulu, Frankfurt Tarih Okulu, Annales Okulu gibi çeşitli tarih ekollerinin modern Türk tarihçiliğine olan etkilerinden bahsedebilir misiniz?

Karaca: Tabii ki. Türkiye’de gelişen tarihçiliği yönlendiren, şekillendiren ve form veren bu tarihçilik okullarıdır. Zeki Velidi Togan, Viyana Üniversitesinde doktorasını tamamladı, Alman ekolü ile yetişti. Ömer Lütfi Barkan, Halil İnalcık ve hatta Şevket Pamuk gibi tarihçiler Annales Okulu’ndan etkilendiler. Tarih ve toplum çalışmaları bu okulların etkisiyle şekillendi.

Ülke içinde gelişen bağımsız bir ekol oldu mu? Maalesef hayır. Yöntemle ilgili kısmen özgün denilebilecek çalışmanın 1950 yılında Zeki Velidi Togan tarafından kaleme alındığı düşünülürse tarihçiliğin düşüncel boyutunun çok geç geliştiği görülür. Umalım ki tarihçilik konusunda yetişen yeni nesiller inisiyatifi ele alarak daha güzel işler yapsınlar.

Dağdeviren: Bu soruyu özellikle genç nesil tarihçi ve tarihçi adaylarının bu isimlere karşı aldıkları tavırdan dolayı soruyorum. İbrahim Kafesoğlu, Osman Turan ve Fuat Köprülü gibi isimlerin cumhuriyetin milli tarih inşasında rol almaları tarihçilik bakımından etik midir?

Karaca: Anlatı tarihçiliğinden sıyrılan tarihçi doğal olarak düşünce tarihine yönelir, öyle de olmalıdır. Ülkemizde kültür ve düşünce tarihi konusunda ilk önemli çalışmaları yapan tarihçiler bu isimlerdir. Elbette diğerleri de var, tarihçiliğin gelişimindeki önemli isimler. Tepki gösteren önce üretilen eserleri aşacak, aşabilecek bir kapasiteye sahip olacak, bunu ispatlayacak sonra beğenmediğini eleştirecek. Eğer bu böyle olmuyor da ben bu tarihçiyi veya düşünce insanını beğenmedim diye bir ön yargı ile yaklaşılıyorsa orada ideolojik bir tutum vardır.

Sonra bir ülke tarihçisinin kendi kültürünü ve tarihini çalışma konusu yapması neden yadırgansın. Öyle olacaksa birçok Fransız, Alman ve hatta İngiliz tarihçisinin kendi toplumları tarafından reddedilmesi gerekir. Soruda belirtilen isimler Türk tarihçiliğinin önemli isimleridir.

Dağdeviren: Hocam son olarak Oktay Özel’in “Dün Sancısı” kitabındaki eleştirilerinden hareketle şunu sormak istiyorum: Ülkemizdeki lisans ve daha üst seviyede verilen profesyonel tarih eğitimi hakkında ne düşünüyorsunuz?

Karaca: Ülkemizdeki trajikomik durumlardan biri, bazılarının doktorayı bitirdikten hemen sonra kendilerini çok yetkin bir konuma yerleştirerek tarih ve tarihçilikle ilgili büyük yorumlar yapmaya yönelmesidir. Bu iki şey gösterir: Yazar ya çok iyi yetişmiş, kendini aşmıştır ya da yaptığı iş hakkında bir bilgisi yoktur. Oktay Özel’in “Dün Sancısı” adıyla yayınladıklarına gelince… Ciddiye almadığımı belirteyim. Bir insanın tarihçiliğe ve tarihe yönelik eleştirilerde bulunabilmesi için önce üretmesi gerekir. Önce üretir, işin içinde olur, emek harcar sonra eleştirel yaklaşır. Ben Özel’in kayda değer, alana katkı sağlayan önem atfedilecek çalışmalarını görmedim, biraz yerel kalmış bir arkadaş olarak görüyorum. Neticede yerel kalıp kalmamak çalıştığın yere değil entelektüel birikimine ve seni var eden varoluşsal özelliklerine bağlıdır.

Eserde tarihçiliğe örnek olarak verdiği isimlerin de tarihçiliğin dışında olmaları ilginçtir. Belgeye yaklaşımını da doğru bulmuyorum. Bu tarz yaklaşımların yanlışlığını Tarihçi’de belirttim. Maalesef ülkemizde değeri kendinden menkul, bilgisizliği kutsallaştıran bir grup var. Örneğin güya çok büyük bir üniversitede ve kendisini tarihçi olarak tanımlayan şahıs (tarihçi değil) üretilmiş sahte belgeleri yine kendisi gibi paleografya ve diplomatika bilgisi olmayan birine okutmuş (okutamamış!) bunu da kitapta kullanmış. Tabii belgeler sahte. Bu belgelerin biri Muzaffer Albayrak ve diğeri de tarafımdan diplomatik açıdan tahlil edildi. Tarihçiliğe yeltenen şahıs belgelerin sahte çıkmasına çok kızmış, yine bir kitap yazıp bu sefer bizi Ranke tarihçiliğinin modası geçmiş tarihçileri ilan etmiş, üzerine de “belge sahte olsa ne olacak, tarihçilik belge ile mi yapılır” diye ahkam kesmeyi de ihmal etmemiş. Hep aynı yaklaşım, belgeyi ortadan kaldır ki istediğin gibi oynayabilesin. Ama ben bilmediğimi öğreneyim ya da anlayana kulak vereyim demiyor. Tam aksine kendi bilgisizliğini kutsuyor. İlginç ruh halleri tabii… Bu şahsın bakış açısına Tarihçi’de de yer verdim, aslında bu arkadaşlara önce Tarihçi’yi okumalarını sonra tarihçiliğe soyunmalarını salık vermek gerek.

Tarihçilikteki dönemleri veya okulları tu-kaka etmek ancak tarihçiliğin dışında bir bakış açısıyla olur. Her bir dönem tarihçiliğin gelişimine katkı sağladı. Özellikle Ranke ekolü tarihçiliğin somut temellere oturmasını sağladı. İşin gerekleri hakkında bilgim yok, bilenleri de tu-kaka ilan edeyim demek doğru bir yaklaşım olamaz.

Türk tarihçiliğinin sorunları yok mu elbette var. Tarihçi’yi zaten bu sorunları gördüğüm için yazdım. Tarihçilik anlatı tarihçiliğinden veya sadece belge çevirisine dayalı tarihçilikten kurtulmalıdır. Bu ayrı bir konu. Tarihçilik üzerindeki ideolojik baskılardan da kurtulmalıdır. Değeri kendinden menkul zevat üretilen birçok tarihsel bilgiyi “resmi tarih” diye eleştiriyor ve kendilerinin resmi olmayan tarih yaptığını iddia ediyorlar. İyi de resmi tarihten kasıt bir ideolojik tarih tanımlaması yapmaksa, resmi olmayan tarih yaptığını söyleyenler üretilenleri topyekün reddederek kendileri de ideolojik tarih üretiminin içinde olmuyorlar mı? Maalesef şu aşamada tarihçiliğin en önemli sorunu hangi kisvede olursa olsun ideolojik yaklaşımın tarihsel bilgi üretimine hakim olmasıdır. Kaldı ki bu da tarihçiliktir değil, ideolojiye hizmettir. Olayı bu açıdan değerlendirmek gerek.

Türk tarihçiliğinin karşılaştığı en büyük sorunlardan biri işte bu istediğimi istediğim şekilde yaparım, kafama göre takılırım düşüncesinin ortaya çıkardığı etik problemlerdir. Akademik tarihçilikte dahi üretilen birçok eserin niteliksiz veya etik ihlallerle dolu olduğu görülüyor. Örneğin bir profesörlük başvuru dosyasında doktora da dahil üretilen bütün yayınların sahte, hayali ve uydurma bilgiler üzerine bina edildiğini görmüştüm. Tespitlerimi bir eser üzerinden değerlendirerek “Ekmediğini Biçmek: Hayali Referanslar Üzerine Kurgulanan Bilim” başlıklı makalede kaleme aldım. Ahlaki zaafiyette sınır tanımamanın yansımasını görmek isteyenler bu yazıyı rahatlıkla academia.edu üzerinden okuyabilir.

Türk akademisinin en büyük meselesi işte bu üretim işinin öncelikle etik ilkelere uygun yapılmasını sağlamaktır. Daha sonra tarihsel bilgi üretiminin hangi bağlamda gerçekleştirildiği üzerinde durulmalıdır. İlki sağlanmadan ikincisinin çok da bir önemi kalmıyor. Eğer tarih ve tarihçiliğin gelişimini sağlamaya yönelik bir savaş verilecekse bu önce emek hırsızlığına, etiksizliğe karşı olmalıdır.

Tarihçilik öncelikle düşünsel bilgi üretmeyi gerektirir. Tarihçiliğe her bir eseri üretmek yıllar sürer. Binlerce belge, kitaplar ve makaleler üzerinde çalışmak disiplinli ve düzenli çalışmayı gerektirir. Emek ve göz nuru ister. Hayatını gerçek anlamda tarihçiliğe adamış bilim insanlarının ürettikleri çok önemlidir. Bu nedenle bütün zorlukları göğüsleyerek hayatlarını tarihçiliğe adamış her bir tarihçimizi rahmetle anıyorum. Tarihçiliğin zorlu çalışma sürecini göze alarak hayatlarını tarihçiliğe adayacak olan gençlerimizi de muhabbetle selamlıyorum.

Comment here