OrtaçağTarih

Samerra’nın Kuruluş Sebepleri

Bu makaleyi 26 dakikada okuyabilirsiniz

Hazırlayan: Furkan Uzel

Sâmerrâ, Abbasîlere başkentlik yapmış şehirlerden biridir. Abbasîlerin tarihini dönem dönem tasnif ederken söz konusu şehrin bir döneme adını verdiğini görmekteyiz. “Sâmerrâ Dönemi” diye anılan bu devrin, Abbasî bürokrasisinde ve toplumunda büyük etki yaratması nedeniyle bu adı almış olması muhtemeldir. Sâmerrâ şehri, 836 yılında, Abbasî Halifesi Mu’tasım’ın emriyle kurulmuştur. Bu şehrin başkentlik süresi, 836 yılından 892 yılına kadardır.

Sâmerrâ’nın ismi konusunda farklı görüşler mevcuttur. İslâm kaynaklarının belirttiğine göre Sâmerrâ ismi, Surre Men Ra’dan, yani “göreni sevindiren” anlamından türediğini belirtir [1]. Fakat modern araştırmaların ortaya çıkardığı sonuç daha farklıdır. 1910-1913 yıllarında arkeolojik kazılarından sonra şu netice ortaya çıkmıştır: Şehrin olduğu yerde, tarih öncesi zamanlarda kurulmuş bir yerleşim merkezi bulunmakta ve ismi, Asurluların Sur-Marrati, Greklerin Souma, Romalıların Sumere, Süryânîlerin Şumasra ve Sâsânîler’in Sâmurra dedikleri bu tarihî şehrin adından gelmektedir [2]. Zaten Mu’tasım’ın bu şehre yerleşmeden önce saha incelemesi bulunduğu sırada, bu bölgedeki manastırda bulunan ruhbanların, halifeye “Kitaplarımızdan bu yerin ismini Sâmerra olarak biliriz. Orası Sam b. Nuh’un şehriydi” demesi, modern araştırmaları doğrulamaktadır [3].

Sâmerrâ şehrinin kurulma sebeplerinden önce, Mu’tasım ile yükselen Abbasîlerdeki Türk nüfuzu konusuna bakmak gerekir. Çünkü Abbasîlerdeki Türk nüfuzu mevzusuna göz atmazsak, kuruluş sebeplerinin anlaşılmasında boşluk bırakmış oluruz.

Abbasîlerde Türk nüfuzu kuruluşundan beri varlığını sürdürüyordu ancak yükselişi Mu’tasım dönemi ve sonrasına rastlamaktadır. Mu’tasım’ın, Türk nüfuzunu, şehzadelik yıllarından itibaren kullandığı ve o zamanlarda dahi Türk askerlerden oluşan bir ordu meydana getirdiği görülmektedir [4]. Tahta geçtikten sonra gücü ve otoritesi belirgin seviyede arttığı için, Türk nüfuzunu daha da arttırdı. Bu Türk askerleri, Türk ülkelerinden, hatta Irak’tan getirilmekteydi [5]. Mesudî’nin naklettiğine göre Mu’tasım, Türklere, çeşitli kumaş elbiseler giydirmiş, onlara altın kemer ve altın ziynet takmıştır [6].

Mu’tasım her ne kadar Türk nüfuzuna önem verse bile ordusunda sadece Türk unsuru bulunmuyordu. Yaygın unsur Türklerdi ancak ordu içinde Arap ve Fars unsurunun bulunmasının yanında Mu’tasım ağırlıklı olarak Türk askerlerini almayı tercih etse de Hıristiyan Rum ve Ermenileri de ordusu için gulam olarak temin etmekteydi [7].

Yine de Mu’tasım dönemindeki Türk nüfuzunun gücü hayli fazladır. Hatta Mu’tasım zamanında Abbasîlerdeki Türk nüfuzu, tesirini öyle göstermişti ki, Türklerin, kaynaklarda efsanevî rivayetlere karıştığını görüyoruz. Şiî inancında on iki imamdan onuncusu olan Ali Naki’ye atfedilen bir rivayet vardır. Rivayete göre Mu’tasım’ın Türk askerlerinden biri olan Boğa, harp kıyafetleri giymeden savaşıyor ve hiç yara almadan savaşlardan çıkıyordu. Bir gün ona “Neden savaş elbisesi giymiyorsun?” diye sorulduğunda, rüyasında Peygamber’i (S.A.V) gördüğü ve rüyasında ona ümmetinden birisin dua ettiğini ve bu duanın kabul olduğunu bildirdiğini söyledikten sonra ömrünün uzun olacağını, doksan beş yıl boyunca yaşayacağını Peygamber’in (S.A.V) ifade ettiğini belirtti. Peygamber (S.A.V) yanındaki Hz. Ali’nin de kendisine afetlerden korunması için dua ettiğini anlattıktan sonra, Boğa’ya “Yırtıcı hayvanlardan kurtardığın şahıs kimdir?” diye soruldu. Boğa da dinden çıkmakla itham edilen bir adamın Mu’tasım’ın yanına getirilip, biraz konuştuktan sonra Mu’tasım’ın öfkesiyle adamın yırtıcı hayvanların arasına atılmasını ve bunu yerine getirmesi için kendisini görevlendirdiğini söyledi; yolda giderken adamın, Allah’a yakarışlarını duyduktan sonra titremeye başlayıp, adamı kendi evine götürüp sakladığını ve Mu’tasım’ın yanına gidip, ona, adamı hayvanlar arasına attığını söyledikten sonra Mu’tasım’ın “Yol esnasından ne söylüyordu?” diye sualinin üzerine “Ben Acem’im, Arapça’yı iyi anlamıyorum, ne dediğini anladım” diye cevap verdiğini ekledi. Olayı izah etmeye devam eden Boğa, adamı nöbetçilerle birlikte şehirden dışarı çıkardığını; adamı, Mu’tasım halife oldukça kendisini aşikâr etmemesi yönünde ikaz ettiğini ifade ettikten sonra, adamı yollamadan önce niye yakalandığını sorduğunu, adamın ise halifenin valilerinden birini kötü işlerinden mütevellit öldürüp, sonrasında yakalandığı şeklinde cevap verdiğini anlatmıştır [8].

Bu rivayette bazı çelişkiler mevcuttur. Boğa’nın Türk olmasına rağmen kendisine “Acem’im” demesi, bu çelişkilerden birisidir. Zaten rivayetin efsanevîliği, Boğa’yı mübalağalı şekilde savaş meydanlarına teçhizatsız çıkıyormuş havasına bürüyüp, hiç yara almadığının belirtilmesinden anlaşılmaktadır. Destanlarda çokça kullanılan rüya motifinin burada kullanılması da bu rivayetin gerçekliğinden şüphe duyma vasıtalarından birisidir. Muhtemelen Boğa sevgisinin doğurduğu bu rivayet, onun kıymetini vurgulamak için meydana getirilmiştir.

Mu’tasım’ın Türk askerî unsuruna hem fazla para harcaması hem de onlara fazla kıymet vermesiyle, Abbasî ordusundaki diğer askerî unsurlarından ayırmıştır. İbn Havkal da Türklerin diğer askerî unsurlardan ayrılmasına dikkat çekmiştir [9]. Mu’tasım’ın bu yöntemi, ordu içindeki sosyal bütünleşmeye zarar vermiştir. Zira sosyal bütünleşme, birbirinden farklı olan grupları, belli bir grupta toplamayı ve birleştirmeyi ifade eder [10] ancak Mu’tasım’ın Türk unsurunu üste çıkarması, diğer unsurlarda Türklere karşı hoşnutsuzluğu ortaya çıkardığı gibi Türkler ile diğer unsurlar arasındaki rekabet ortamı yüzünden askerî anlamda bir sosyal bütünleşme zuhur etmemiştir. Her ne kadar unsurlar içinde rekabete ilaveten sosyal bütünleşememe var olsa da Mu’tasım zamanında askerî fetihler gayet başarılıdır. Bu askerî fetihlerde Türklerin rolü çok mühimdir. Bunu, İbn Hazm’ın “Orduda Türk unsuru çoğaldı. Mu’tasım onları getirdi ve orduyu onlardan oluşturdu. Böylece İslâm Devleti’nin iktidarı gitti” dedikten sonra “Bununla beraber İslam’da büyük zaferler de oldu” diye eklemesine dayandırabiliriz [11].

Mu’tasım’ın Türk unsurunu diğer unsurlara nazaran daha üstte tutması, bir sosyal eşitsizliğin ifadesidir. Çünkü sosyal eşitsizlik, kaynakların ve fırsatların bireyler ve gruplar arasında sosyal farklılıkları üzerinden eşitsiz olarak dağıtıldığı veya bir grubun diğerine göre daha dezavantajlı şekilde konumlandığı bir hiyerarşik sistemin tarifidir [12]. Mu’tasım’ın Türkleri çeşitli kumaş elbiseler giydirmesi, onlara altın kemer ve altın ziynet takması, Türk askerlerine hususî olarak Orta Asya’dan Türk hatunlar getirilmesi [13], Türkleri önemli görevlere getirmesi, Türklere rahat hareket etme imkânı vermesi kaynaklara yansırken, diğer unsurlara dair böyle tavizlerin verildiği kaynaklarda geçmemektedir. Hatta Mu’tasım döneminin son zamanlarında, Arap unsurunda, iktidara karşı memnuniyetsizlik ifadesine işaret eden başka birini tahta geçirme girişimi olmuştur.

Başka bir taraftan bakarsak; Mu’tasım, Abbasî ordusunda Araplar ve Farsların nüfuzunu kırarak, Türkleri söz sahibi kılmasıyla askerî bir yeniliğe gitmiştir. Yeniliklerin pozitif imajı olmasına rağmen tamamen olumlu bir nitelik taşımamaktadır. Seyyid Ahmet Arvasî’nin deyişiyle “her yenilik, beraberinde yeni problemler de getirir [14].” Mu’tasım ile birlikte belirgin şekilde yükselen Türk nüfuzu, sonraki halifelerin dönemlerinde kendini daha belirgin göstermeye başlamıştır. Mu’tasım, Türk askerî unsurunu bir noktaya kadar kontrol altında tutmayı başarsa da kendisinden sonraki halifeler için büyük sıkıntılar teşkil ediyordu. Türkler ondan sonra istedikleri halifeyi indirip istedikleri halifeyi tahta çıkaracak güce sahip olmuşlardı. Uygulamada hiçbir iktidarın sınırsız olmadığını ve her iktidarın çok çeşitli sosyo-politik güçler tarafından sınırlandırıldığını [15] hesaba katarsak, Abbasîlerdeki Türk unsurunun da bu sosyo-politik güçlerden biri olduğunu söyleyebiliriz. Konumuz gereği bunları detaylandırmayacağız.

Sâmerrâ’nın kuruluş sebepleri ve bu sebepleri tetikleyen meseleler mevcuttur. İslâm kaynakları, Sâmerrâ’nın kuruluş sebebini bir hâdise ile açıklar. Bu hâdisenin mahiyeti hemen hemen aynı olsa da hikâyelerde ufak farklılıklar arz etmektedir.

İslâm kaynaklarının çoğunluğunda, Sâmerrâ şehrinin kuruluş sebebinde ortak kanaat taşımaktadır. O sebebi, Bağdat’ta fazlalaşan Türk askerlerin halk ile arasında yaşadığı kargaşa olarak görmektedirler. Kaynakların ekseriyetinde bu kanaat olsa da hadisenin içeriğinde farklı ayrıntılar vermektedirler. Taberî, Mesûdî ve Suyûtî, Türk askerlerinin atlarıyla sokaktan geçerken ihtiyarları ve çocukları yerlere düşürdüğünü naklederken [16]; İbnü’l-Esir, bu üç tarihçinin naklettiği rivayeti biraz daha genişleterek, Türk askerlerin hayvanlara binerek caddelerde koşturduğunu, önlerine gelen erkek, kadın ve çocuklara çarparak öldürdüğünü aktarır [17]. Yakûbî’nin rivayeti de İbnü’l-Esir’in rivayetine benzerdir [18]. İbn Tıktaka ise Türk askerlerinin Bağdat halkının evlerine hücum ettiğini ve kadınlara sataştığını rivayet eder [19]. Sâmerrâ’nın kurulduğunu haber verip hiçbir sebep sunmayanlar da vardır. Bu tarihçilere örnek olarak Ebû Hanîfe ed-Dineverî ve el-Kalkaşendî verilebilir [20]. Kaynakların çoğunda oluşan kargaşa yüzünden iki tarafın da birbirini öldürdüğü kaydedilmiştir [21].

Bu sebeplerden başka sebepler sunanlar da mevcuttur. Mesela İbnü’l-Esir tek bir sebep sunmaz, Mu’tasım’ın şöyle dediğini de rivayet eder:

“Ben el-Harbiye halkının ansızın bir baskın yaparak gulâmlarımı öldürmelerinden korkuyorum. Bunun için onların bulundukları yerin yukarısında olmalıyım ki, kuşkulandığım zaman kara ve su yoluyla üzerlerine yürüyebileyim [22].”

Aynı şekilde Suyûtî de tek bir neden bağlanmıyor, sebepler zinciri oluşturuyor. Sâmerrâ’nın kuruluş nedenini Mu’tasım’ın, Türkleri Abbâsî hizmetine almakta fazla hevesli olması olarak gösteriyor ve bu sebebi de askerlerin Bağdat’ta çoğalıp halkı rahatsız etmesine bağlıyor [23].

Eski tarih yazıcılığı anlayışı nakil üzerine kurulu olduğundan dolayı, bu rivayetleri nakleden tarihçiler, verdikleri sebeplerin önünü-arkasını incelememişlerdir. Bu yüzden, durumun anlaşılmasında büyük bir aksaklık yaşanmaktadır.

Bu kargaşaların yandığı devir, “Mihne Dönemi”dir. Mihne Dönemi, İslâm’daki itikadî mezheplerden biri olan Mutezile’nin devletin resmî görüşü hâline getirilmesini ifade eder. Me’mun döneminde başlayıp Mütevekkil’in bu görüşü terk edişiyle son bulmuştur. Bu dönemde Mutezile’nin temel inançlarından birisi “Kur’an-ı Kerim’in mahluk oluşu” fikrinin hem halka hem ulemaya dayatılmıştır. Bu fikri kabul etmeyenler çeşitli işkencelere maruz kalmışlardır. Çekilen sıkıntıları ve acıları anlatmak üzere bu döneme “Mihne Dönemi” denmiştir [24].

Mihne Dönemi uygulamaları, Mu’tasım zamanını da kapsamaktaydı. Mu’tasım da “Kur’an-ı Kerim mahluk olduğu” görüşüne destek vermiş ve bu konuda birçok âlimi sorguya çekip hapse attırmış, hatta işkence ettirmiştir. Bu âlimlerden birisi Ahmed b. Hanbel’dir. Kendisini halife sarayına götürülüp sorguya alındığını ve işkenceler yapıldığını duyan halktan onu sevenler, saray etrafındaki yolları doldurup, ellerinde silahlar ve kırbaçlarla yapılanı protesto etmişlerdir [25].

Bu protestoyla, Taberî, Suyûtî, Mesûdî, Yakûbî ve İbnü’l-Esir’in rivayet ettiği Türk askerlerinin atlarıyla sokaklardan geçerken halka zarar vermeleri ve halk ve askerlerin birbirilerini öldürmelerini bağdaştırınca, bu rivayetlerin olağan olduğu ortaya çıkmaktadır. Fakat İbnü’t-Tıktıka’nın rivayet ettiği, Türk askerlerinin Bağdat halkının evlerine hücum ettiği ve kadınlara sataştığı iddiası anlamsız kalmaktadır.

Bu karşılıklı cinayetlerin sebebi, halkın Ahmed bin Hanbel’in gördüğü muameleden dolayı gergin ve öfkeli olmasıdır. Türk askerleri sokaklarda gezerken istemsizce yahut bilerek çarpınca, halk, öfkesini ve gerginliğini Türk askerlerinin üzerinde bastırmıştır.

Bu hâdiselerin öncesinde halk ile Türk askerleri arasında düşmanlık olduğuna dair bir kayıt yoktur. Aralarında gelişen kavgalardan olsa gerek, Türkler ile halkın arası bozulmuştur. Bu olaylardan sonra gerçekleştiğini tahmin ettiğimiz, Taberî’de geçen bir rivayet vardır: Bir gün Mu’tasım Türk askerleriyle birlikte otururken, bir ihtiyar geldi ve Mu’tasım’a şöyle dedi: “Ey Harun oğlu! Allah’tan kork. Kâfirden gulamlar getirdin. Müslümanlara musallat ettin. Bunlar bütün Müslümanları incitiyorlar! [26]”

İhtiyarın “Bunlar bütün Müslümanları incitiyorlar” ifadesinden anlaşıldığı kadarıyla, Türklerin atlarıyla sokaklarda gezerken halka zarar vermesi kastedilmektedir. Demek ki bu olaylardan sonra böyle bir diyalog kurulmuştur ve bizim Türklerle halkın arasında bu olaylar öncesinde bir düşmanlık olmadığını söylememize daha kuvvetli imkân vermektedir.

İbnü’t-Tıktıka, ihtiyarın sözlerini farklı bir şekilde rivayet etmektedir: “Ey Ebû İshak! Allah komşuluğun sebebiyle seni mükâfatlandırmasın. Bize bir müddet komşu oldun. Seni kötü komşu gördük. Yanımıza Türk kölelerden bu kâfirleri getirdin, aramıza yerleştirdin. Onlar sebebiyle çocuklarımız yetim kaldı, kadınlarımız dul kaldı. Vallahi seninle seher vakti oklarıyla, yani dua ile savaşacağız! [27]”

Yine buradaki ifadeler de yukarıdakiler ile aşağı yukarı aynı olduğundan, yukarıda vardığım sonuca bir halel getirmemektedir. Mu’tasım da ihtiyarın bu sözlerinden ve halk ile Türk askerlerinin arasındaki karşılıklı cinayetlerden endişeye kapılmış olacak ki, halkı ile askerleri arasındaki kargaşayı dindirmek için başkenti başka şehre taşıma fikrine sıcak bakmaya başlamıştır.

Bu sebeplerle birlikte Sâmerrâ şehrinin kuruluşuna ve başkent oluşuna yan neden olarak Mu’tasım’ın, Türk askerlerinin ahlâk ve karakterlerini korumak isteyerek tedbir alma arzusu da sayılabilir [28]. Fakat tek sebep yahut ana sebep gibi yansıtılması gerçeği tam olarak yansıtmamaktadır. Bu sebebi, Mu’tasım’ın Sâmerrâ’da Türkler için Orta Asya’dan Türk hatunlar getirerek onların boşanmalarına ve başka ırktan evlilik yapmalarına müsaade etmemesine [29] bağlayabiliriz.

Mu’tasım’ın başkenti başke şehre nakletmesinin bir başka nedeni de yukarıda İbnü’l-Esir’den naklettiğimiz “Ben el-Harbiye halkının ansızın bir baskın yaparak gulâmlarımı öldürmelerinden korkuyorum. Bunun için onların bulundukları yerin yukarısında olmalıyım ki, kuşkulandığım zaman kara ve su yoluyla üzerlerine yürüyebileyim” sözünde yatmaktadır. Bu sözde, halifenin Bağdat halkına güvensizliği görülmektedir. Bağdat halkına güvenmeyip, kendi geleceği açısından daha güvenli olacağını düşünerek, başkenti başka şehre nakletme düşüncesini benimsemiş olabilir [30].

Bu kadar sebepten sonra yeni bir başkent bulmaya karar veren Mu’tasım, 835 yılında Sâmerra’nın yerini tespit etti ve merkezin oraya nakledilmesine karar verdi. 836 yılında da bu şehrin inşası başladı [31]. Sâmerrâ’nın başkent olduğu tarih, tespit edilme ve inşa edilme tarihinin farklılığından dolayı yanlış anlaşılmaktadır. Başkent olduğu tarih 836 yılıdır. Bunu kaynaklar doğrulamaktadır [32]. Şiîlerin on iki imamından dokuzuncusu olan Muhammed Taki, Mu’tasım tarafından Medine’den, o sıralar başkent olan Bağdat’a getirilmiştir [33]. Muhammed Taki, kaynaklara göre 835 yılında öldüğüne göre [34], eğer Sâmerrâ 835 yılında başkent olsaydı, Mu’tasım’ın, Muhammed Taki’yi Medine’den Bağdat’a getirttiği gibi, Bağdat’tan Sâmerrâ’ya getirtmesi gerekirdi. Demek ki Sâmerrâ 836 yılında başkent hüviyetini kazanmıştır.

Sonuç olarak, Mu’tasım, Türk askerlerini hizmetine almakta hevesli olmasının doğurduğu Bağdat’taki Türk askerlerinin fazlalaşma durumu ve Türk askerlerinin rahat hareket etmeleri, halka zarar vermiştir. Mu’tasım’ın Ahmed b. Hanbel’e gösterdiği muamele yüzünden gergin olan halk, kendisine zarar vermesinden dolayı, hıncını bu askerlerden çıkarmıştır. Böylelikle iki grubun birbirleriyle kavga etmesinden bir kargaşa ortamı doğmuştur. Bu kargaşa ortamının getirdiği ve Mu’tasım’ın getirttiği Türk askerlerinin savaşçı özelliklerini ve tahtını koruma isteği üzerine yeni bir başkente ihtiyaç duymuştur ve 835 yılında Sâmerrâ’nın yeri tespit edilip, 836 yılında inşası başlanarak, şehir merkezi buraya nakledilmiştir.

Dipnotlar:

[1] Celâleddîn Suyûtî, Târîhu’l-Hulefâ (Halifeler Tarihi), Çeviren: Onur Özatağ, Ötüken Neşriyat, İstanbul 2015, Sayfa 346; İbn Hibbân, es-Sîretü’n-Nebevviye ve Ahbâru’l- Hulefâ (Hz. Peygamber ve Halifeler), Çeviren: Harun Bekiroğlu, Ankara Okulu Yayınları, Ankara 2020, Sayfa 467; İbn Hazm, Esmâu’l-Hulefâ ve Fütûhu’l-İslâm (Halifeler ve Fetihler), Çeviren: Şaban Öz, İlâhîyât, Ankara 2004, Sayfa 47.

[2] Mustafa Demirci, “Sâmerrâ”, İslâm Ansiklopedisi, Cilt: 36, İstanbul 2009, Sayfa 70.

[3] Ya’kubî, Kitâbü’l-Buldan, Çeviren: Murat Ağarı, Ayışığı Kitapları, İstanbul 2019, Sayfa 44.

[4] Bernard Lewis, Tarihte Araplar, Çeviren: Hakkı Dursun Yıldız, Ağaç Kitabevi Yayınları, İstanbul 2009, Sayfa 197.

[5] Hakkı Dursun Yıldız, İslâmiyet ve Türkler, İlgi Kültür Sanat Yayıncılık, İstanbul 2019, Sayfa 121.

[6] Mesûdî, Murûc ez-Zeheb, Çeviren: Ahsen Batur, Selenge Yayınları, İstanbul 2004, Sayfa 230.

[7] Mesut Uyar, Dünya Askerî Tarihi, Doğu Kütüphanesi, İstanbul 2020, Sayfa 121.

[8] Muhammed Bakır Meclisî, Biharu’l-Envar, Cilt: 50, Sayfa 218’den nakleden: Muharrem Uçan, İmam Muhammed Taki, Kalender Yayınevi, İstanbul 2014, Sayfa 157-159.

[9] İbn Havkal, Sûrat El-Arz (10. Asırda İslâm Coğrafyası), Çeviren: Ramazan Şeşen, Yeditepe Yayınevi, İstanbul 2017, Sayfa 400.

[10] İbrahim Arslanoğlu, Sosyolojiye Giriş, Akçağ Yayınları, Ankara 2017, Sayfa 101.

[11] İbn Hazm, Esmâu’l-Hulefâ ve Fütûhu’l-İslâm (Halifeler ve Fetihler), Çeviren: Şaban Öz, İlâhîyât, Ankara 2004, Sayfa 47.

[12] Canet Tuba Sarıtaş, “Sosyal Eşitsizlik”, Sosyoloji, Editörler: Esra Burcu Sağlam – Aslıhan Öğün Boyaacıoğlu – Ayça Gelgeç Bakacak, Siyasal Kitabevi, Ankara 2018, Sayfa 475.

[13] Ya’kubî, Kitâbü’l-Buldan, Çeviren: Murat Ağarı, Ayışığı Kitapları, İstanbul 2019, Sayfa 46.

[14] Seyyid Ahmet Arvasî, İnsanın Yalnızlığı, Burak Yayınevi, İstanbul 1999, Sayfa 41.

[15] Cemal Fedayi, Siyaset Bilimi, Kadim Yayınları, Ankara 2014, Sayfa 22.

[16] Taberî, Tarih-i Taberî, Cilt: 4, Tercüme: M. Faruk Gürtunca, Sağlam Yayınevi, İstanbul 2007, Sayfa 517; Celâleddîn Suyûtî, Târîhu’l-Hulefâ (Halifeler Tarihi), Çeviren: Onur Özatağ, Ötüken Neşriyat, İstanbul 2015, Sayfa 346; Mesûdî, Kitâbü’t-Tenbih ve’l-İşraf (Coğrafya ve Tarih), Çeviren: Ramazan Şeşen, Bilge Kültür Sanat, İstanbul 2018, Sayfa 250.

[17] İbnü’l-Esir, El-Kâmil Fi’t-Tarih, Cilt: 6, Çeviren: Abdullah Köşe, Bahar Yayınları, İstanbul 1991, Sayfa 393.

[18] Ya’kubî, Kitâbü’l-Buldan, Çeviren: Murat Ağarı, Ayışığı Kitapları, İstanbul 2019, Sayfa 43.

[19] İbnü’t-Tıktaka, El-Fahrî, Çeviren: Ramazan Şeşen, Bilge Kültür Sanat, İstanbul 2016, Sayfa 171-172.

[20] el-Kalkaşendî, Halifelik Kurumu ve Tarihi, Çeviren: Ramazan Şeşen, Yeditepe Yayınevi, İstanbul 2019, Sayfa 122; Ebû Hanîfe ed-Dineverî, el-Ahbâru’t-Tıvâl (Eskilerin Haberleri), Çeviren: Zekeriya Akman – Hüseyin Siyabend Aytemür, Ankara Okulu Yayınları, Ankara 2017, Sayfa 458.

[21] Mesûdî, Kitâbü’t-Tenbih ve’l-İşraf (Coğrafya ve Tarih), Çeviren: Ramazan Şeşen, Bilge Kültür Sanat, İstanbul 2018, Sayfa 250.

[22] İbnü’l-Esir, El-Kâmil Fi’t-Tarih, Cilt: 6, Çeviren: Abdullah Köşe, Bahar Yayınları, İstanbul 1991, Sayfa 393.

[23] Celâleddîn Suyûtî, Târîhu’l-Hulefâ (Halifeler Tarihi), Çeviren: Onur Özatağ, Ötüken Neşriyat, İstanbul 2015, Sayfa 346.

[24] Hulusi Arslan, Kelâm Tarihi ve Ekolleri, Ensar Neşriyat, İstanbul 2020, Sayfa 136; Hasan Gümüşoğlu, İslâm Mezhepleri Tarihi, Kayıhan Yayınları, İstanbul 2018, Sayfa 154.

[25] Mutlu Saylık, Abbâsî Halifelerinin Din ve Mezhep Siyaseti (Sâmerrâ Dönemi), Akademisyen Kitabevi, Ankara 2019, Sayfa 39.

[26] Taberî, Tarih-i Taberî, Cilt: 4, Tercüme: M. Faruk Gürtunca, Sağlam Yayınevi, İstanbul 2007, Sayfa 517.

[27] İbnü’t-Tıktaka, El-Fahrî, Çeviren: Ramazan Şeşen, Bilge Kültür Sanat, İstanbul 2016, Sayfa 171-172.

[28] Osman Turan, Türk Cihân Hâkimiyeti Mefkûresi Tarihi, Ötüken Neşriyat, İstanbul 2009, Sayfa 161.

[29] Ya’kubî, Kitâbü’l-Buldan, Çeviren: Murat Ağarı, Ayışığı Kitapları, İstanbul 2019, Sayfa 46.

[30] Fatih Güzel, Kafesteki Halifeler (Sâmerrâ Dönemi İktidar Mücadeleleri), Akademisyen Kitabevi, Ankara 2020, Sayfa 24.

[31] Hakkı Dursun Yıldız, İslâmiyet ve Türkler, İlgi Kültür Sanat Yayıncılık, İstanbul 2019, Sayfa 123.

[32] Mustafa Demirci, “Sâmerrâ”, İslâm Ansiklopedisi, Cilt: 36, İstanbul 2009, Sayfa 70.

[33] Raşid Sayılır, Resulullah ve Ehl-i Beyti, Kevser Yayınları, İstanbul 2012, Sayfa 268.

[34] Şeyh Müfid, el-İrşad (On İki İmamın Hayatı), Çeviren: Davud Duman, İmam Rıza Dergâhı Yayınları, İstanbul 2019, Sayfa 559.

Comment here