OrtaçağRöportajTarih

M. OLGAY SÖYLER İLE “ANADOLUNUN KRONİKLERİ” KİTABI ÜZERİNE SÖYLEŞİ

Bu makaleyi 31 dakikada okuyabilirsiniz

Hazırlayan: Berkay Aris

Berkay Aris: Hocam merhabalar, Tarihi Çevir ekibi olarak röportaj teklifimizi kabul ettiğiniz için teşekkür ederiz. İsterseniz ilk sorumuzla başlayalım.

Olgay Söyler: Merhabalar, ben de bu fırsatı bana tanıdığınız için çok teşekkür ediyorum.

Berkay Aris: Moğol istilasıyla birlikte Anadolu’ya gelen Türkmen topluluklarının Selçuklu devleti açısından sorun yarattığını ve yıkılışa götüren en önemli etkenlerden biri olan Babai İsyanı’na neden olduğunu görüyoruz. Türkmenler sosyal ve dini bakımdan ne gibi özellikleri bünyelerinde barındırıyorlardı?

Olgay Söyler: Türkiye Selçuklu devletinin demografik gücünü Türkmenler oluşturuyordu. Moğol baskısı sadece bu demografik yapıyı bozmuştu bunun neticelerini ilerleyen bölümlerde göreceğiz. Türkmen nüfus, atasından ne gördüyse geldiği coğrafya neresiyse aynı şartları arıyor ve yaşamını sürdürmeye çalışıyordu. Geçimi hayvancılık ve bundan elde edilen ürünlerdi. Yiyecek, giysi ve çadırları karşılıyorlar, aynı zamanda et, süt ürünleri, hayvan derisi ve yün ticareti yapıyorlardı. Elbette yavaş yavaş büyük şehirler etrafında toplanacak ve yerleşik düzenin çeşitli kapital ürünlerine de rağbet gösterecek ve üretecekti, örneğin Aksaray halı üretiminin sağlayıcıları Türkmenlerdi. Marco Polo’nun anlatılarına kadar yansıyan halı ve dokumacılıkta  öyle başarılı olundu ki Kate Fleet  bir makalesinde bunu oldukça güzel işler. Yine Türkmenler çapul harekatı diyerek belki küçümseyici bir anlam ile bugün karşılanan bir iktisadi hayatı daha sürdürüyordu bu yağma akını ve bazen köle ticaretine de bir eklemlenme hareketiydi Selçuklu döneminde devlet desteğiyle yapılan bu köle ticareti genelde büyük resmin ardında kalıyor, öyle ki  sadece Kilikya Ermenileri’nden yirmi altı bin kişinin köleleştirildiğinden bahseden anlatılar var biz bunları bugün okuyabiliyoruz. Yine at yetiştiriciliği ve bundan elde edilen büyük geliri de biliyoruz ki ege adalarına kadar bu ticaretin yapıldığı yine artık malumdur. Tüm bunları Türkmen kitlenin Selçuklu sosyal ve iktisadi hayatında oynadığı rolün belki mütevazi bir panoraması olarak sunabiliriz. Kısa süre içinde değişecek bu tablo için Claude Cahen  12. ve 13. yüzyılın ortalarına kadar ‘’olağanüstü bir ekonomik gelişmenin ‘’ Anadolu’da sürdürdüğünü belirtir.

Burada Babai İsyanının doğrudan baş aktörlerinin yaşamlarına kısaca dokunduktan sonra belkide konuşulması gereken toprak rejimi ve bunun bozulması sonucunda isyanın patlak vermesi sürecine de değinmek yerinde olacaktır. Toprak rejimi doğrudan Türkmen kitle için hayati önem taşıyordu ve iktisadi ve sosyal hayatı toprağa bağlıydı bunu tam olarak anlayabilmek ve gücümün yettiği kadar anlatmaya çalışmak hem Türkmenlerin hayatını hem de isyanı anlama adına oldukça önemlidir.

Selçuklular Horasan’dan indiklerinde zengin toprak sahipleriyle yerli ahali arasında gördükleri uçurumu, Bizans aristokrat toprak sahipleriyle halk kitleleri arasında  da gördüler. Bu gördükleri onları temkinli olmaya itti ve çeşitli sosyal olaylardan sakınmak maksadıyla ata geleneklerine de uygun mîrî toprak rejimi ve hepimizin çok iyi bildiği askeri iktâ sistemini uyguladılar. Bütün toprak doğrudan devletin malıydı hatta 13.yüzyıla kadar feodal sistemin oluşmasına da bu uygulamalar sayesinde engel olabildiler. Özel mülkiyetin kabul olunduğuna dair bilgiler de olmakla birlikte bunlar bazı bağ, bahçeleri kapsadığı ve önemli bir miktarı teşkil etmediği bilinmektedir. İktâ sistemi Türkiye Selçuklu devletinin askeri toprak rejim politikasıydı ve Türkmen beyleri, askeri sınıfın bazı temsilcileri ve devlet kademesinde bazı görevlilere paylaştırılıyordu. Üzerinde köylülerin ve elbette Türkmen boylarının yaşadığı bu iktâlar, mîrî arazinin büyük çoğunluğunu teşkil ediyordu. Buralarda yaşayanlar iktâ sahibine her yıl Müslüman veya gayri müslim olsun belli bir miktar vergi ödemekteydi. Vergilerin adını tam olarak bilemiyoruz diye yazar örneğin Kate Fleet. Öşür veya haraç adını duruma göre alan bu vergileri ödeyenler, oturdukları ve işledikleri toprakların tasarruf hakkına sahipti. Yerleşik olsun konar göçer olsun Türkmen nüfus kendi beylerinin arazilerini ona bir miktar vergi ödeyerek tasarruf ediyor otlak, kışlak ve tarım için kullanabiliyordu. İşte Türkmen nüfusun Moğol istilası öncesi  ve 13. yüzyıl başları toprak rejimi, Türkmen kitlenin ekonomik ve sosyal durumu aşağı yukarı bundan ibaretti.

Moğol istilasından sonra gelen Türkmen boylarını da Selçuklu hükümeti yine kendi geleneklerine uygun Anadolu içlerine yerleştirdi ve onlara topraklar verildi ancak zaman içinde bozulmalar başladı. En iyi olduğu anlatılagelen zaman diliminde dahi mülkiyet rejiminde değişimler meydan geliyordu. Konar-göçerler için hayati öneme haiz topraklar zaman içinde köylerde aristokrat bir sınıfın eline geçti bunlar hatırı sayılır büyüklükte mülklerdi ve Türkmenler tasarruf edebildikleri topraklarda ırgat durumuna düşmeye başladılar. Daha kötüsü ise devlet ile hükümet arasında bu aristokratların aracı haline gelmesiydi. İkinci büyük sıkıntı ise bu toprakların vakıf haline getirilmesi ve babadan oğula geçmesinin sağlanmasıydı. Devlet iktâ sahibi öldüğünde küçük bir kısmı hariç toprağı alıp işleme hakkını başkasına devrediyordu ancak vakıf işlemiyle birçok toprak babadan oğula geçmeye başlamış, nüfus artarken araziler otlaklar daralmıştı arazi sıkıntısı gibi hayati  tehlike önünde Türkmenler kriz üzerine kriz yaşamaya başladı. Bizans’tan devralınan şartlar değişmiş bomboş Anadolu’dan eserin kalmadığı, otlakların tükendiği çağa gelinmişti büyük şehirler oluşmuş bir kısım Türkmen yarı göçebe yarı yerleşik bir düzen sağlamış artık akınlarını Bizans uc bölgesine taşımıştı. Bu zaman diliminde Anadolu’ya Moğol önünden kaçanlar gelmiş bir miktar düzeni zaten bozulmaya yüz tutan Anadolu ahalisinin düzeni alt üst olmaya başlamıştı. Arazi zaten daralmış bu daralan arazi üzerine yeni Türkmenleri kondurmak zorlaşmış devlette sıkıntıya girmişti. Yerleşik hayata alışanların arazilerini yeni gelenlerle ortak kullanmak istememesi gerilimlere neden olmuş, Türkmenlere hakaret alabildiğine artmıştı. Türkmenler de boş durmamış köyleri ve kasabaları yağmalamaya, hayvanları şehir kasaba kıyılarında otlatmaya başlamış mülkler zarar görmüş devlet müdahalesi gerektiren kavgalar yaşanır olmuştu. Bütün bu sıkıntıların üstüne devlet erkanı gittikçe Türkmenlere sırtını dönmüş, İranileşen devlet kademeleri Türkmenlere iyi gözle bakmadığı gibi yardımcı da olmamıştı. Eşi Gürcü Hatun etkisiyle kendini içki meclisleri ve av partilerine vermiş zayıf bir kişilik olarak anabileceğimiz Sultan Gıyâseddîn Keyhüsrev devleti vezir Sadettin Köpek’e terk etmiş devlet talan edilmeye ve soyulmaya başlamıştı. Bu zaman diliminde sultan Gıyâseddîn tarafından ayaklanacakları endişesiyle Harezm Türkmenlerinin lideri Kayır Han Zamantı kalesine kapatılıp burada şartlara dayanamayıp ölmüş, Harezmli Türkmenler doğu şehirlerini akınlar yapmış Urfa, Harran gibi önemli şehirler yetmiş bin civarı Türkmen tarafından yağmalanmıştı.

Yüksek vergiler ile ezilmeye başlanan halkta da kıpırdanmalar başladı, yukarıda sayılmaya çalışılan toprak sisteminin bozulması, ekonomik düzensizliğin meydana getirdiği sosyal patlamalar ve psikolojik travmalar neticesinde olanlar oldu. 1240 yılında bu toprakların gördüğü en büyük isyanlardan biri başladı ve devleti yıkıma götürdü.

İşte Babai isyanı iştirakçisi Anadolu Türkmen nüfusunun hayat şatları, ekonomileri ve nihayetinde isyan vuku bulduğu sıralarda ahvalleri buydu.

Türkmenler ile şehir ve kasabalarda yaşayan Türkiye Selçuklu Devleti ahalisinin arasında mevcut farklılıklardan bir tanesi İslam anlayışıdır.  Dokuz ve onuncu yüzyıllarda İslamiyet Türkistan sahasında Türk zümreleri arasına girmeye başlamış iki farklı zümre tarafından kendi sosyo-kültürel ortamlarına göre yayılmıştır. Bu farklı iki zümre şehirli ahali ile konar-göçer Türkmenlerdir. Şehir ve kasabalarda yaşayanlar İslamın öğretilerine daha sadık, medreseye devam eden, iman esaslarını yaşayan insanlardı. Ayrıca devletleri İslamı seçtikleri için de resmi desteği sağlayan Sünni esaslara bağlıydılar. Konar-göçerler ise kendilerine İranlı ve daha sonra Türk sufiler tarafından getirilmiş tasavvufla temellendirilmiş mistik bir Müslümanlık anlayışını benimsemiştir. Bu anlayış Türklerin göç hareketiyle Anadolu’ya gelmiş birçok Sufi tarikatı ve Türkmen babaları etrafında şekillenen bir islam anlayışı hakim olmuştu. Anadolu’ya gelmiş Türkmenler birçok yönüyle Sünni İslam’a ters yerleşik ahalinin yaşadığı Müslümanlık algısından uzaktı. Medrese ve cami ile yok denecek kadar az temas halindeydiler, kitabi İslam’a uzak, okuma yazma bilmeyen, bütün hayatı göçerlik üzerine kurulu bu kitle elbette samimi Müslümanlardı ancak  günde beş vakit abdest alıp namaza duracak yapıda da değillerdi. Eski atalardan kalma alışkanlıklarla devam eden Babalar hurafeler ile karışık bir İslamı, samimi müslüman bu Türkmen kitlelere onların hayat şartlarına ve kendi anladıkları şekilde  aktarmaya çalışıyordu. İşte  kadın erkek birlikte yapılan rakslı ayinlerin nedenleri buydu. Niğdeli Kadı Ahmet gibi on üçüncü yüzyıla ait çok değerli bir ansiklopedik eser kaleme alan  birisi bile şehirli ahalinin bakış açısını yansıtır şekilde Niğde ve Ulukışla mıntıkalarında oturan Gökbörüoğulları, Turgutoğluları gibi Türkmenlerin dinle İslami hayatla alakalarının olmadığını yazıyor hatta onların sonsuz bir cinsi serbestlik içinde olduklarını, Mazdek inançları taşıdıklarını ve mülhid olduklarını belirtiyordu. Ancak burada Niğdeli Kadı Ahmet gibi hatta günümüzde dahi bu tartışmaları yürütenler için söylenebilir ki  bu heterodoks İslam algısı sadece Türkmenlere ait bir algı değildi. On dördüncü yüzyıl İranlı tarihçilerden Kazvinî Sivas şehrinde herkesin ticarete dinden daha fazla önem verdiğini, camilerin bomboş olduğunu ve şaraba çok fazla düşkünlüğün olduğunu yazması, sadece konar-göçerlerin değil Türklerin İslamı nasıl yaşamak istedikleri, nasıl algıladıkları üzerine de bugün belki düşünülmesi gereken konulardır.

Berkay Aris: Anadolu coğrafyasında tarikatların gerek siyasi gerek dini gerekse sosyal bir takım yönlerden etkili olduğunu görüyoruz. Buna örnek olarak Osmanlı Devleti’nin kuruluşunda etkisi bulunan Vefaiyye tarikatını sayabiliriz. Bunun gibi diğer tarikatların etki alanları ve önderlerinden bahsedebilir misiniz?

Olgay Söyler: Anadolu’nun büyük kısmının fethi tamamlanıp bir nebze de olsa istikrar sağlandıktan sonra, 13. yüzyıl başlarından itibaren çeşitli tasavvuf akımlarına mensup şeyh ve dervişlerin buraya geldiklerini takip edebiliyoruz. Bu şeyh ve dervişler geldiklerinde burada kendileri için oldukça uygun şartlar buldular ve yayıldılar, üstelik siyasal iktidarlar da bunların varlıklarını güçlendirdi ve bu tarikat ile şeyhleri nihayetinde dervişleri halk nezdinde hem meşruluk hem büyük bir itibar kazandı bazı şeyler devleti yönlendirir pozisyonlara geldi halk ise en azından bir bölümü  manevi anlamda desteğe kavuştu. Değişik görünümlere, farklı farklı dillere farklı tasavvufi ekollere sahip bu mutasavvıflar, şeyhler, dervişler zaman zaman bu coğrafyada görülmekle beraber  asıl olarak sözü edilen göç dalgasıyla gelip şehirlere ve Anadolu kırsalına yerleştiler. Böylece bu coğrafyada da diğer başka İslam ülkelerinde  olduğu gibi yüksek ve popüler tasavvuf olmak üzere ikili yapıya dönüşen bir tasavvuf doğdu. Bu ikili tasavvufi anlayışı kısaca açmak gerekirse; kentlerde yaşayan yüksek diye tabir edilen tasavvuf çevreleri kitabi İslam’a bağlı, ahlakçı bir yapıyı yansıtırken bu ekole bağlı Kadirî, Rıfaî gibi tarikatlarla ve Arabî ile onun ekolüne bağlı takipçiler tarafından sürdürülen bir yapıyı düşünmek gerekir.

İkinci ekole mensup kimseler ise ki bu büyük bir zümredir, Horasan ve çevresinde hakim olan tasavvuf anlayışını yansıttığı için Horsan ekolü veya Horasan mektebi terimleriyle ifade edilen çevreyi ifade eder. Ortadoğu’daki tasavvuf akımları üstünde etkili olmuş olan bu ekol Anadolu’da derin tesir yapmış bir tasavvufi anlayıştır. Evhaddedin Kirmani, Fahreddin-i  Iraki, Necmeddin Daye bu akımın tanınmış bazı temsilcileri olmuş yine içlerinden bazıları yüksek zümre Kalenderî dervişi olarak anılmışlardır. Hurafe veya bidat olarak adlandırılan inançların, menkıbelerin ve efsane ağırlıklı yaşanılan, fıkıh merkezli medrese Müslümanlığına paralel evliya kültü merkezli halk İslamlığı gelişti. Her iki Müslümanlık anlayışı hem bir arada yaşadı hem kıyasıya rekabet etti bu halk İslamlığı bugün etkin şekilde devam etmektedir.

Anadolu da İslam demek tasavvuf demektir. Türkiye Selçukluları Anadolu’da tutununca Moğolların önce Türkistan sonra İran ve Irak’ı  işgal etmesiyle bu bölgelerde barınamayan veya bu işgal ile yağmadan zarar gören Sufi, şeyh, dervişler bu coğrafyaya geldi. Kübreviye, Sühreverdiye, Rıfaiye, Kadiriye gibi Asya ve Ortadoğu kökenli kent tarikatı olan, önderleri ile takipçileri Sünni akidelere bağlı topluluklar ile Haydari, Kalenderi, Vefai gibi kırsal veya kentli, Sünni çerçeve dışında kalmış tarikat ve dervişleri de akın etti.

Aralarından bazıları oldukça sivrildi ve bugüne değin etkileri devam eden kişilikleri, anlatıları ve yaptıklarıyla kitleleri etkileyen tarikat önderleri durumuna geldi. Mevlâna’nın babası ve Necmeddin Daye Kübreviye tarikatını bu topraklara taşırken Endülüslü Muhyiddin-i Arabi ve takipçisi manevi oğlu Konevi , Vahdet-i Vücud denilen kısaca ‘’ kâinattaki her şeyin, tek yaratıcı olan Allah’ın tecellisi olduğu, gerçek varlığın O olması dolayısıyla bütün varlıkların hakikatte O’nun varlığından başka bir şey olmadığı’ ’na dair karmaşık ve izah edilmesi son derece zor olan düşünce sistemi hemen hemen tüm tarikatları ve tasavvufi akımları etkiledi. Muhafazakar tarikatlar ve bazı şeyhler tarafından zındık ve mülhid olarak yaftalanıp kafir şeyh olarak adlandırıldığını da takip edebildiğimiz Arabi, en büyük şeyh ünvanını her şeye rağmen korumayı bilmiş halk arasında büyük saygı gören bir isim olmuştur. Muhyiddin-i Arabi’den sonra Anadolu’da geniş bir kesim tarafından tasavvufi anlayışıyla saygı ve kabul gören Vahdet-i Vücud’u ilahi aşk mertebesine yükselten Mevlânâ Celâleddîn Rumi gelir. Yukarıda bahis konusu edilmişti babası ile Kübreviye tarikatını Anadolu’ya taşımışlar ancak Tebrizli Şems’in gelişi ve onunla kurduğu bağ sonrası daha çoşkun bir hal alan ve kuvvetli bir mistik eğilim gösteren Mevlânâ, daha sonra adına kurulan tarikat ile, Osmanlı devleti zamanında artık en mükemmel haline kavuşmuş, Selçuklu Anadolu’sundan Osmanlı Anadolu’suna ardından  Balkan coğrafyasına kadar kitleleri derinden etkileyen yapıya bürünmüştür.

Anadolu’nun oldukça önemli bir başka sufisi ise Hacı Bektaş-ı Veli’dir. Devrinin hiçbir kaynağının kendisinden bahsetmemesi ilginçtir ve bu yaşadığı zaman diliminde pek tanınmadığına dalalet ediyor. Ona asıl şöhreti 16. yüzyılda adını verdiği  Balım Sultan tarafından kurulan tarikat sağlamıştır. Elbette tarikatın  köklerinin çok derinlerde olduğu unutulmamalıdır. Hacı Bektaş Hz. Ali’nin yeniden vücut bulmuş şeklidir bu yapı itibariyle bir kült haline gelmiştir ve bugün Anadolu’da Alevi ve Bektaşiler onu 14. yüzyılda artık efsanevi şekle bürünmüş bu kimliğiyle tanırlar ve severler.

Anadolu’ya  tasavvufi açıdan damga vuran, Selçuklu Anadolu’sunu etkileyen daha sonraki yüzyıllarda ve bugün hala tesirini sürdüren önemli bir diğer sufi Yunus Emre’dir. Anadolu’nun kırsal kesiminde yaşayan bu büyük sufi, Ahmet Yesevi’nin bu coğrafyadaki benzeri gibidir. Hacı Bektaş’ın yaşlılık dönemine rastlayan gençlik çağında, Divan ve Risâlat en- Nushiyye adıyla bilinen eserleri yazmaya başlayan Yunus, Vahdet-i Vücud mektebine bağlanmıştır. Ayrıca yazdıkları  Mevlânâ’dan da derin izler taşır.

Baba İlyas  onun şeyhi Dede Garkın, Baba İlyas’ın torunlarından Âşık Paşa ve Ahi Evran yine bu coğrafyada kitleleri etkilemeye başarmış ancak etki alanları  bugün daha çok Alevi-Bektaşi topluluklar içinde görülen bir yapıda kalmıştır. Vefailik ve Dede Garkın bugün yeni yeni çalışmalara konu olmaktadır ve  yayımlanan makale ve kitapların artmasıyla  geniş kitleler tarafından daha çok bilinir hale gelmesi ön görülmektedir. Tıpkı Nakşibendiye gibi sonraki yüzyıllarda Anadolu’da birçok önemli tarikat görülmektedir ancak hiçbiri yukarıda yazılan isimler ve tarikatlar kadar kabul görmemiş ve kitlelerde derin izler bırakmamıştır bu anlamıyla burada belirtilenler kanımca yeterlidir.

Berkay Aris: Hocam Şamanizm’i din olarak niteleyen tarihçiler olduğu gibi din olarak nitelemeyen tarihçilerde bulunmaktadır. İslam öncesi Türklerin ve Moğolların Şamanist olduğu düşüncesi de yaygın olmasa da hala söylenegelen bir bilgidir. Siz konuyu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Olgay Söyler: Şamanizm’in bir din olup olmadığı tartışmaları kitabımda da değindiğim gibi uzar gider ne zaman biter bilmiyorum ama Şamanizm Türklerin eski dinidir. Ününü Altay Şamanizmi isimli kitaba borçlu olan Potapov Şamanizm’i din olarak görür mesela. Ancak ülkemizde çok okunan Mihaly Hoppal bir din olarak değil inanç sistemi olarak görmektedir. Tunguzca bilgi sahibi kişi anlamına gelen Şaman sözcüğü Rus bilim adamları aracılığıyla bilim terminolojisine girmiştir. Kam adı ise eski Türk kavimlerinde şaman için kullanılan terimdir. Saha gözlemlerinde bu adın kullanıldığı tescillenmiştir. Kutadgu Bilig’te büyücü anlamında kullanıldığını görürüz. Elbette çok geç bir zaman diliminde yazılan bu metinde İslam dinini benimseyen Kaşgarlı bunu bir tepki ile yazmaktadır ancak yine de Şaman-Kam’ın etkinlikleri arasında fal ve büyü vardır. Genel hatlarıyla Şamanlar kurban ibadetlerini yönetmek, genel ibadetleri sağlamak, sağlık sorunlarında yardımcı olmak ve bunu sağlamak amacıyla gök ile yer arasında aracılık etmektedir. Kaba hatlarıyla Şaman, repertuarında bulunan bu görevleri yerine getirmektedir. Moğolların da dini elbette Şamanizm idi ve orada şaman Köküçü gibi Cengiz Han’ın hayatına damga vuran bir şahıs vardı. Şamanların ne derece etkin oldukları açısından bu şahıs irdelenmeye değer, sonunda beli kırılarak öldürülmüş Cengiz  Han bu Şamanın etkisinden  kurtulmuştu. Oldukça uzun ve karmaşık olan  konu burada aktarılamayacak kadar geniştir okuyucularımız benim kitabımla beraber ülkemizde konu hakkında yayımlanmış geniş literatürü de takip edebilirler.

Berkay Aris: Kitapta en ilginç bölümlerden biri de Şaman/evliya anlatıları ve kerametleri bölümü olarak öne çıkıyor. Bu bölümde Baba İlyas’ın Tanrı ile konuşması ve Hacı Bektaş-ı Veli’nin bir çocuğu diriltme hadisesi hayli ilginç gözüküyor. Bu durumun topluma ne gibi yansımaları olmuştur?

Olgay Söyler: Yazdığımın kitabın benim için ilginç bölümlerinden biridir. Şaman memoratları ile evliya menâkıbnâmeleri dediğimiz aslında bir nevi keramet mecmuası olan bu anlatıların  kahramanları birbirine paralel yaşanmışlıklarıyla ve öyküleriyle uzun bir zaman dilimi geçmiş olmasına rağmen bir şekilde bir araya geliyor. Esasen bu anlatılar yazıya geçmeden önce sözlü kültürün unsurlarıydı ve Türkler sözlü kültürün ciddi  taşıyıcıdır. Sağlık ve büyü görevleri biten Şaman zaman içinde Bahşı olarak anılarak bu sözlü kültür geleneğini yaşatmış nihayetinde Anadolu’da görülen ozan ve âşık gibi icracılara kadar gelmiştir. Bu anlatılar yani memoratlar ve menkıbelerin ortak yönü kahramanı meşrulaştırmasıdır. Verdiğiniz örnekteki gibi anlatılar evliyayı veya şamanı toplum katında ön plana çıkartır ona yapacakları için  ve hatta  ardıllarına hareket alanı açar. Topluma yansıması ise genelde kitleler bu gibi diğerlerine nazaran ön plana çıkan kişileri takip etme eğilimindedirler. Örneğin Hacı Bektaş, Mevlânâ , Ahi Evran  gibi kerametleri veya anlatıları dilden dile dolaşan önemli şahsiyetler geldikleri bu coğrafyada Türkmenleri bir arada tutmaya İslam dinini belli bir seviyeye kadar yaşatmaya çalışırken, Ermeni ve Rum ahaliyi de davranışları, kerametleri ve anlatılarıyla etkilemiş birçok kişinin ihtida etmesini sağlamışlardır.

Berkay Aris: Hocam Danişmend Gazi bildiğimiz gibi Sultan Alparslan’ın görevlendirmesiyle Anadolu’da fetihlere girişen ve Haçlılara karşı da önemli başarılara imza atan beyler arasındadır. Danişmend Gazi’nin menkıbelerinden oluşan Danişmendname adlı eserin muhtevası hakkında bilgi verebilir misiniz?

Olgay Söyler: Danişmendnâme, Anadolu’da kahramanı Türk olan ilk destan anlatısıdır. Türk-Bizans yahut Hıristiyan- Müslüman mücadelelerinin izlerini taşıyan, Danişmend Taylu’nun oğlu Gümüştekin Ahmet Gazi ile biraz da çevresinde bulunan şahısların menkıbevi ve destani anlatılarıdır. Fantastik unsurlar ve destan anlatılarına özel motiflerin olması sebebiyle tarihi değeri olan bir destan mı  yoksa hurafeler toplamımı diye tartışmalara konu olan eser Cenâbî ve Âli gibi nice  eser yazarı tarafından tarihi metin olarak da kullanılmıştır. Kıssa-i Melik Dânişmend, Kıssa-i Dânişmend Gazi veya Kitâb-ı Melik Dânişmend adları ile çeşitli yazma nüshaları olan eser; cenk hikayelerine ve Danişmend Gaziye ilgi duyan Türkiye Selçukluları Sultanı II. İzzeddin Keykâvus’un emriyle İbn Alâ tarafından 1245 yılında gaziler arasında dolaşan menkıbelerin toplanmasıyla oluşturulmuştur. Osman Turan bu eserin I. İzzeddin Keykâvus zamanında toplandığını belirterek yazıya geçiriliş tarihini biraz daha geriye götürürken, Mükrimin Halil Yinanç destanın ancak 14. Yüzyılda yazıya geçirildiğini aktarmıştır. İbn Alâ’nın Türkçe olarak yazdığı varsayılan nüshaya bugüne dek ulaşılamamıştır. Bugün elimizde olan nüshayı kaleme alan Tokat Kalesi dizdarı Arif Ali’dir. II. Murat zamanında bu destanı tamamladığı kabul edilir. Gelibolulu Mustafa Âli bu zamanı 1361 yılı yani I. Murat zamanı olarak vermiştir. Arif Ali destanı 17 kısma ayırarak daha anlaşılır hale getirdiğini belirtmiştir bu eseri tekrar yazarken aslına sadık kalınıp kalınmadığı veya ne kadarına müdahale edildiği sorularını akla getirmektedir ancak bunu bilebilmek şimdilik mümkün görünmemektedir.

Dünya ölçeğinde bu eserden ilk defa bahsedenler  Th. Houtsma ve Smirnov olmuş ülkemizde ise Fuad Köprülü ilk defa bu eserden bahsetmiştir. Destan bu isimlerle ilk defa bilim alemine tanıtılmış ancak İrene Melikoff’a gelinceye kadar hiçbir tenkide ve incelemeye tabi tutulmamıştır. Melikoff bu metni bütün yönleriyle ele alıp incelemiş ve kazandırmıştır. Eserin bugün farklı kütüphanelerde 17 nüshasına ulaşılmıştır.

Berkay Aris: İslamiyet öncesi ve sonrası Türk destan ve efsanelerinde kullanılan motif ve karakterler bakımından ne gibi farklılıklar vardır?

Olgay Söyler: En başta gelen iki büyük fark İslamiyet öncesi anlatılar kozmogoni barındırırken zamanla tarihi, İslamiyet sonrası ise destanlar hem tarihi hem menkıbevi birer anlatıya dönüşmüşlerdir. Ancak İslamiyet sonrası bile pagan unsurlar görülmektedir. Danişmendnâme veya Saltıknâme  okuduğunuzda ejderha da görürsünüz Hz. Hızır’da veya Dede Korkut neler neler anlatır size. Yine karakterler de böyledir Orta Asya, İslam öncesi devre ait destanlarda kahramanın olağanüstü doğumu ad almak için yaptıkları vb. anlatılar o zamana ait unsurlar barındırır İslamiyet ile bu destanlar veya yeni teşekkül edenlerde  bir takım farklılıklar vardır. Elbette uzun zaman diliminde sözlü kültürün etkisiyle sağından solundan bükülmüştür bunlar, bu da bir yere kadar kabul edilir olmuştur yok olmasındansa. Köroğlu en güzel örnektir mesela Guroğlu  Farsça gur yani mezar (mezarda doğan mezarın oğlu) anlamında ilk defa Göktürk devrinden itibaren bilinen destanda İslamlaşan Türk zümrelerin etkisi yansımış zamanla olağanüstü doğumu ve İslamiyet’e uymayan versiyonları kısmen unutulmuş ortaya çocukluğu neredeyse olmayan babasının kör edilmesiyle sahneye çıkan bir Köroğlu’na destan evrilmiştir.

Berkay Aris: Hocam teşekkür ediyor, çalışmalarınızda kolaylıklar diliyoruz.

Olgay Söyler: Tekrar sizlere teşekkür ediyor, başarılar diliyorum.

Comment here