Siyasal BilimlerTarih

Biyolojik Savaş Tarihi

Bu makaleyi 7 dakikada okuyabilirsiniz

Hazırlayan: Kürşat Mücahit Topcugil

Biyolojik olarak üretilen maddeler tarihin eski zamanlarından beri insan, hayvan ve bitkiler üzerinde ölüm veya kalıcı hasar meydana getirmek amacıyla kullanılmıştır. Bu hasar verici virüs, bakteri vb. maddeler “biyolojik ajan” olarak adlandırılmaktadır.  Biyolojik Savaş, biyolojik ajanların çeşitli yollarla istenilen ortama bırakılmasıyla başlar. Biyolojik ajanlar besin maddelerine ve hayvanlara da enjekte edilebilir. Biyolojik Savaş kapsamında kabul edilen hastalıkları oluşturan biyolojik ajanlar, yayılmacı ve sömürgeci politika izleyen emperyalist devletler ve bazı terör örgütleri tarafından geçmişten günümüze kadar kullanılagelmiştir.

Bazı kaynaklara göre MÖ 6’da Asurluların düşmanlarının içme suyu için kullandıkları kuyuları kirletmesi tarihteki ilk biyolojik savaş örneğidir.[1] Moğollar, vebalı fareleri(veya insanları) mancınıkla “Kefe” şehrine atarak biyolojik savaş uyguladı ve veba salgını bu şehirden tüm Avrupa’ya yayıldı. Sadece 14. yüzyılda veba salgını Avrupa’da 200 milyon kişinin ölümüyle sonuçlanmıştır. Bu salgın “Kara Ölüm” olarak adlandırılmıştır.[2]

Veba salgının böyle büyük yıkıma yol açtığını dikkatlerinden kaçırmayan İspanyollar 16. yüzyılda işgal ettikleri ülkelerde yerlilere karşı veba salgınını kullanmışlardır. 1650’de Polonya ordusu tarafından kuduz köpek salyası içeren küreler düşman birliklerine atıldı. 1665’te de İngiltere’de bir veba salgını görülmüş ve Daniel Defoe bu konuda bir kitap yazmıştır.[3] 1763’te Yedi Yıl Savaşları’nda İngilizler, daha önce çiçek hastalarının kullandığı battaniyeleri Kızılderililere vermiş ve Kızılderililer arasında bir çiçek salgını başlamıştır.

Osmanlı’ya karşı yapılan bir biyolojik savaş örneğine de yer vermekte fayda var. 1897’de Türk-Yunan savaşında ağır darbe alan Yunan Genelkurmay Başkanlığı, Yunan istihbaratına İstanbul’da Galata ve civarına frengi hastalıklı Rum fahişelerinin çalıştırıldığı genelevler kurdurmuştur.  Bu genelevlerde çalışan fahişeler yıllarca Anadolu’dan İstanbul’a çalışmak için gelen genç erkeklere hastalık bulaştırmışlardır. Fuhuş parasının Yunanistan’a aktarıldığı çok geç tespit edilmiştir. Bir Rum fahişe, milli görev olarak 3000 Türk’e frengi bulaştırdığını ifade etmiştir.[4]

20. yüzyıla gelindiğinde biyolojik silah üzerine yapılan çalışmalar daha sistematik bir hal almıştır. Japonya 1932-45 yılları arasında işgal ettiği Mançurya’da Japon ordusu yönetiminde gizli biyolojik silah programları kurmuşlar ve bunlara UNIT 731 ve UNIT 100 adlarını vermişler. Mançurya’daki savaş esirlerini, kendi sözleriyle “sonsuz insan deney materyalleri” olarak kullanmışlardır[5]. Daha sonraki yıllarda ABD ve Sovyetler Birliği biyolojik ajanlar üzerinde kapsamlı araştırmalar yapmıştır. 1972’de Küba, CIA’nin 500.000 kadar domuzun ölümüne neden olan “domuz ateşi virüsü (swine fever virus)”nü yaymakla suçlamıştır. 1979’da ise Washington Post, ABD’nin Küba’ya karşı olan biyolojik savaş programını açıklamıştır.

Bir yerde daha önce görmediğimiz bir bitki türünü gördüğümüzde, hayvanlarda beklenmedik değişimler ve çoklu ölümler gördüğümüzde, insanlarda ise birçok insanın aynı şikayetlerde bulunduğunu gördüğümüzde bir biyolojik saldırı olma ihtimaline karşın önlemler almalıyız. Bireyler olarak hijyene önem verip gerekli tedbirleri alıp salgınlardan korunmalıyız.

Ülkemizin biyolojik saldırılar konusunda tedbirli olması şart. Gıdalar, hayvanlar, bitkiler üzerinden çeşitli biyolojik saldırılarla karşı karşıya kalabiliriz. 21 yüzyılda güvenlik politikalarımızı gözden geçirirken “gıda güvenliğine” önem vermemiz gerekiyor. “Et ve süt ürünlerinin” insan yaşamında önemli bir yeri vardır. Köylerden uzaklaşan toplumumuz kendi etini, sütünü üretmeye özen göstermeli. Yoksa yarın temel ihtiyaçlarımızı ithal edelim derken bilmeden biyolojik ajanlar da ithal etme ihtimalimiz var. Tarımda yerli tohuma önem verip bin yıllık tarım alanlarında “ithal tohumlarla” kendimizi zehirlemekten kaçınalım. Bugün malum Kovid-19 adı verilen bir salgın tüm dünyayı sarmış durumda. Bu salgının biyolojik saldırı olup olmadığını tam olarak bilmesek de bu yönde şüpheler var.  Bu salgınla görüyoruz ki kendi kendine yeten ülkeler bu asrın başat güçleri olacak.

Günümüzde hala birçok devlet, virüsler ve bakterilerle biyolojik silahlar geliştirerek insanlık suçu işliyor. Biz Türkler, tarihin hiçbir döneminde insanlık onurunu zedeleyecek faaliyetlerde bulunmadığımız gibi biyolojik savaş yöntemleri izleyip masum insanları tehlikeye atmadık. Sinsi emellerle insanların sağlığına ve canına kast edenlerin cezasız kalmayacağı hususunda inancım tamdır.

 

 

 

[1] Selçuk Kılıç, Biyolojik savaşlar ve biyoterörizm . Türk Hijyen ve Deneysel Biyoloji Dergisi, 63: 1-20.

[2]  “Health. De-coding the Black Death”. BBC. 3 Ekim 2001. Erişim tarihi: 3 Kasım 2008.

[3] Defoe D. (1722). A Journal of the Plague Year (Norton Critical Editions) 1st Edition.

[4] M.Özdağ; İdeolojik, Psikolojik Savaş, Dolaylı Saldırı, Örtülü Saldırı, Stratejik Araştırmalar Dosyası, Aylık Strateji Dergisi, 2000/5, s.21-22

[5] Barenblatt D. (2006). A plague upon humanity: the secret genocide of axis Japan’s germ warfare operation, Souvenir Press, London

Comment here