Tarih Metodu

Tarihin Felsefesini Yapmak Niçin Önemlidir?

Bu makaleyi 27 dakikada okuyabilirsiniz

Hazırlayan: Hasan Hüseyin Ay

Giriş:

Tarihi bir olayı veya geçmişi tamamıyla anlamak mümkün müdür? Tarihte yaşamış, ömrünü tamamlamış, “geçmiş” dediğimiz tarihin tozlu sayfaları arasında yerini almış, kimi zaman tamamıyla unutulmuş kişileri ve olayları sadece bilmek değil anlamaktan bahsediyorum. Geçmişi/tarihi hep dün olarak adlandırıyoruz. Peki geçmiş sadece dünden ibaret midir? Tarih birazda bizim içimizde yaşayıp bizimle anlam kazanmıyor mu?

Bu ve bunun gibi bir sürü soru/n tarihte tartışılmıştır. Belki de tartışılmamıştır kim bilebilir ki? Tartışılmış diyoruz ama tartışmak bir sorunu çözmek için yeterli bir şey mi? Olayların iç ve dış şartlarını bilmeden, tarihe üstün bir bakışla sorunu çözmek mümkün değil gibi geliyor bana. Bu ve bunun gibi sorunlarla/sorularla haberdar olmadan tarihe ilgi duyan bir öğrenciydim. Öğrenciliğim ilahiyat alanında da devam ediyor ama ben bu merakım sayesinde tarihle ilgili şeyler yazabiliyorum. İlahiyatta tarihin işi ne diye sorulacak olursa; Hocam ilahiyat için: ‘İnsanlık tarihinin arkeolojik kazısını yapmak gibidir’ demişti. Tarihle uğraşım hep bu şekilde olagelmişti. Artık tarih okurken şu soruda geliyor aklıma, Tarihin bir anlamı var mıdır?

İlahiyatta aldığım eğitimde Temel İslam Bilimlerini Felsefi disiplinlerle birlikte okumak belki de benim en büyük avantajımdır. Bir diğer avantajım ise, çok iyi hocalardan eğitim almış olmam. Hocalarım sayesinde İslâm Tarihi yanında Türk-İslâm tarihini de spesifik olarak çalıştım. Sadece İslâm Tarihi okumanın yanında Dinler Tarihi ile diğer geleneklerin alt yapısını öğrenirken, Felsefe Tarihiyle Batı düşünce tarihinin dönemleri hakkında bilgilendim, Din Felsefesiyle de bir üst dil yakalama çabalıyoruz. Kendimi anlamadan İslâm’ı anlamayacağımı bana öğrettikleri için hocalarıma minnettarım. Buradaki kastım ise tamamen Türk olmam. Cumhuriyet sayesinde Anadolu’nun bir köyünden kalkıp yükseköğretime gidebildim. Bunun değerini anlamak için tekrar aynı köye gelmem, Babamın mezarının başına gitmem gerekecekti. Geldim ve geçmiş olan atamın sadece bir tarih malzemesi olamayacağını keşfettim. Tarihe dönecek olursak işte tarih yanı başımda yatıyordu. Babam geçmiş olmuştu ve atalarımın yattığı toprakta benim vatanımdı. Tarihi anlamak, benim için hiç tanımadığım atalarımı anlamak demek olacaktı. Onları öylece tarih sayfalarının arasına bırakamazdım. Aynı zamanda kültürel süreklilik demekti bu benim için. Ama bu iş için sadece tarih bilmek yani kronolojik olarak olayları/geçmişi bilmek benim için yeterli değildi. Sorun, onları sadece tarih/geçmiş olarak görmekti. Bizden önceki kültür ve insanları sadece geçmiş/tarih olarak görmenin önüne geçmenin yollarını aramak bu çalışmanın ana karakteridir. Bu sayede geçmişi ve şimdi değerlendirmeyi amaçlıyoruz.

Öğrenci olmaktan kasıt günümüzde sadece okula devam edenler için kullanılan bir kavram ama benim öğrencilikten anladığım hayat boyu öğrenmek, hayatımı okula çevirmektir. İşte bu nedenden ötürü tarihteki olayları sadece olay olarak bakmak yerine onlardan bir şeyler öğrenerek kendimi, kültürümü değerlendirmek istedim. Tarihe sadece yaşanmış geçmişe bakar gibi bakmak değil de onun iç  ve dış şartlarını da öğrenmem gerekiyordu. Bu çabam beni Felsefenin bir dalı olan Tarih Felsefesiyle buluşturdu. Felsefeyle tanışıklığım ise bu toprakların evladı olmamdan dolayıdır. Her ne kadar günümüzde bir takım felsefe karşıtlığı olsa da bu benim/ bizim ondan yüz çevirmemize bir neden değil. Burada Felsefenin önemi; onun, bize varlığın hakikatini bildirecek ilim olması yönünden gerekli olduğudur. Ama öyle sadece gerekli olduğunda kullanılan bir ilim değildir o, bir yaşam tarzıdır. Bunu Sokrates’in hayatında görmek mümkündür. Felsefe’nin bir diğer anlamı da, bilgelik sevgisidir. Bu sevgi bizi hep yolda kılacağı için Karl Jaspers, “Felsefe, yolda olmaktır” demiştir. Bizim Felsefe tanımımız ise, bilgelik yolunda yolda/ş olmaktır.

1.Bölüm Tarih, Tarihimiz:

Tarih’e gelecek olursak o, toplumların başından geçen olayları zaman ve yer göstererek anlatan, bunların sebep ve sonuçlarını, birbirleriyle olan ilişkilerini ele alan bilim dalı ve bu dalda yazılan eserlerin ortak adıdır.[1] Onun ikili bir anlamı vardır, hem yaşanmış geçmişi hem de yaşanmış geçmişi konu edinen Tarih biliminin adıdır.[2] Bu anlamıyla yukarıda bahsettiğimiz geçmişe dönmek ve kronolojik olarak ihtiyacımız olan verileri bize objektif olarak verecek olan bu ilimdir. Bu iki güzel bilim dalından felsefe, kendi içinde dallara ayrılarak Tarihi kendine konu edinmiş Tarih Felsefesi disiplinini doğurmuştur. Felsefenin tarihi konu edişi aslında bir ihtiyaç nedeniyle ortaya çıkmıştır. Bu ihtiyaç tarihte yaşamış insanları, kendi tarih, değer ve yargıları içinde değerlendirerek onları anlama ihtiyacıdır. Tarih Felsefesi ise, yaşanmış geçmişin felsefesini ve Tarih biliminin felsefesini içerecek şekilde kullanılır. Hem insani olup bitmelerle hem de dünya tarihine yönelik bir üst bakış oluşturmayla ilgilenir bu disiplin. Tarihteki aklın bilinebilirliğini de sorgulayarak, geçmişin ne anlam ifade ettiğini anlamamıza yardımcı olan bir disiplindir ayrıca.[3]

Yukarıdaki tanımdan hareketle diyebiliriz ki Tarih, geçmişin delillere dayanılarak araştırılması ve soruşturulmasıdır. Ancak buradaki araştırma ve soruşturma nasıl olacaktır? Tarihçi ne tür şeyler arar, kullandığı belge ve delillerin özellikleri nelerdir? Bunlar nasıl yorumlanacaktır? Bu ve bunun gibi sorular Tarih Felsefesinin teknik sorunlarıdır. Tarih Felsefesinde bahsedilen bir diğer sorun ise, evrensellik iddiası ve nesnellik sorunudur. Çünkü bu disiplin içinde tarihin/geçmişin bilimsel bir yorumunun yapılmasının mümkün olduğu anlayışı vardır. Buna göre, tarihsel açıklamalar için başvurulacak evrensel yasalar ve tarih için birleştirici ilkeler olup, bunların bilinmesi, gelecekteki olayların öngörülmesini mümkün kılar. Bu determinist ve çizgisel bir ilerlemeyi savunan bir tarz olup, “öteki” tarih anlayışlarını yok sayan mutlakçı, totaliter ve evrenselci bir bakış açısını gerekli kılmaktadır. Bu anlayışa, Whighci tarih yöntemi de denir. Whighci tarih yöntemini benimsemek, bilginin kümülatif bir biçimde geliştiğine, bilimin ilerlediğine, kısacası bizim öncekilerin kendilerini anladığından daha iyi anladığımıza inanır. Bu anlayışın savunduğu görüşe göre tarihte yaşamış kişi ve kimseleri, olayları biz onlardan daha iyi anlayabiliriz.[4]

Tarihi tarihteki anı yaşayan veya tarih olmuş kimseleri onlardan daha iyi anlayacağını savunan görüşün karşısında hermeneutik anlama vardır. Tarihsel bilginin mahiyetini anlamada diğer anlayışa göre, ayrıcalıklı tek bir nokta bile yoktur, zira tarihte farklı varoluşlar ve farklı bakış açıları vardır. Dolayısıyla tarihsel olgu ya da olay, “uygun bir hayat biçimine” yerleştirerek, pozitivist olmayan bir tarzda; yani insanların içinde bulunduğu kültürel donanımın okunmasıyla anlaşılır. [5] Buradan anlayabiliriz ki tarihteki olay veya olgu kendi kültürel ortamında ve tarihinde anlaşılır. Tek yönlü bir okuma bana veya bize tarihteki olayı anlatmayacak bizim onlara yaklaşımımızda ki üstüncül bakış yüzünden belki de bir şey anlayamayacağız. Çünkü gerçekten bilmek, nedenlerinide bilmek demektir.[6] Belki bilebiliriz ama anlamanın tamamen farklı bir nokta olduğunu biliyoruz. Anlama için özne ve nesnenin çatışması yerine uyuşması gerekmektedir. Burada tarihi anlamak için Tarih Felsefesinde kullanılan bazı kavramlara yer vermemiz gerekmektedir.

 

2.Bölüm: Tarihsicilik, Tarihselcilik, Tarihsellik

Tarihi daha iyi anlamak için bu kavramlar arasındaki farka yer vermek gerekmektedir.

Tarihselcilik kavramından anlamamız gereken, onun tarihteki olayları tamamıyla anladığını iddia eden görüş olduğunu bilmek yeterli olur. Bu tarz bakış açısı benim tarihi anlamadaki sorunuma nasıl balta vurur onu belirtmem gerekir. Çünkü amacım tanımlamak değil, benim anlamak. Anlamak istediğim kimseler ise uzaktakı farklı kültürün insanları bile değiller. Ama ben Tarih Felsefesinden anladığım kadarıyla bu bakış açısını kullanarak kendimi bile anlayamam. Çünkü ilerde beni benden daha iyi tanıyıp bilecek birisi gelecek. Böyle bakarsam da benim uğraşmam gereken kendim değil geçmiş olur ki ben de bana göre kendimi değil geçmişi daha iyi anlamış olurum. Hayır bu şekilde bir anlayışı ben kabullenemiyor ve geçmişi daha iyi anlayamıyorum. O yüzden mutlakçı bakış açısını bırakmalı anlamaya çabalamalıyım.

Tarihsicilik ise; kısaca denilebilir ki, geçmişi olduğu gibi anlamak ve onun değişmez yasaları olduğunu kabuldür. Bu yöntem mutlakçı bakış açısını, bir homojenleşmeyi öngörür. Bunun için totaliter ve evrenselci bir tarzı önerir. Burada bakılan tarihin bir bölümü veya bölgesidir. O mutlaklaştırılır, evrensel hale getirilir. Bu tür bir bakış açısı başkalarını yok saymayı ve karşıt görüşe hoşgörüyle bak(a)mamayı getirir.[7]

Tarihsellik kavramı ise; olaylar ve kişiler her zaman tarihsel gelişim seyri içinde görülmeli ve anlaşılmaya çalışılmalıdır.[8] Bu bakış açısının özelliği, tarihçinin geçmişi değerlendirirken kendi çağının değer, inanç ve motiflerini kullanarak açıklamasının doğru olmadığını savunur. Bir diğer artısı da olayları tarihsel dönemine göre anlamaya çalışması ve her olayı tarih içinde biricik görmesidir. Geçmişe bu yönlü bir  bakış onun gerçek değerini anlamamıza büyük katkı sağlayacaktır.

Bu tarz farklı düşünüş ve yöntemlerin ortaya çıkmasındaki asıl neden bize tarihi olduğu gibi anlatan bir tarih türünün olmamasından dolayıdır. Tarih diyoruz, bizim tarihimiz, ama hangi tarih? Benim kendimi tanımak için öğrenmek istediğim tarih içinde bir sürü tarihi gerçeklikler var. Ben hangisine inanacağım, inanmaktan öte hangisi gerçek. “Tarihi kazananlar yazar” düsturundan hareketle farklı tarih yazımlarından farklı gerçeklere ulaşmak mümkün ama hangisi hakikati yansıtıyor? Bir tarihin anlattığı gerçeklik diğerine tamamen yabancı olabiliyor. Günümüzdeki sorunların çözümü içinde tarihin doğru bir şekilde anlaşılması gerekmektedir. Bu ve bunun gibi sorunları aşmak için tarihsel bilginin eleştirisini yapmak gerekir. Bunu da yaparken yöntemlerin de doğru kullanımı gerekmektedir. Çünkü ilmin kendine özgü bir yöntemi ve bir ispat şekli vardır. Bu husus, ilk Müslüman filozof el-Kindi’den bu yana, ilimlerin araştırılmasında, muhtemel yanılmaların farklı konulara yanlış yöntem uygulanmasının sonucunda olduğu bilinir.[9] Bu sebeple tarihi anlamadaki yöntemlere bakmamız gerekir.

 

3. Bölüm: Tarihi anlamada takip edilebilecek yöntemler

 

Daha doğru bir tasnif ve anlatım olması için kitaptaki sınıflamayı buraya alacağız.

 

  1. Empirist Pozitivizm; Tarihi, edebi bir tür olarak kabul eden yaklaşımların uzantısı olan bu yöntemle, değişik etkiler altında, araştırma yapan bireyin davranışlarının gözlemlenmesine dayanarak genellemelere gitmek ya da davranışsal yasaları kullanarak tarihteki olguları açıklamak hedeflenir. Ranke ile birlikte, bu yöntemde, iç tutarlılığa önem verilir, tarihin bilgi ve belgelere da­yanılarak nesnel-tarafsız bir şekilde ortaya konulabileceğine inanılır. Ulusçu tarih tezleri bu yöntemden çok yararlanmıştır.

 

  1. Gerçekçilik (Realizm ): Bu yöntemle, idiografik tarih yazımında, tarihsel ve toplumsal süreçlerin kendilerine özgü nedenleri ve bunların sonuçları ortaya konulmaya çalışılır. Tarihi anlamada bu yöntemi kullanan araştırmacılar, pozitivistler gibi, nedenselliği olguların görülen yüzüyle açıklamanın yetersiz olduğunu; bu nedenle, toplumsal bir çok durumda gizli kalan yapısal özelliklerin gerçek açıklayıcılar olduğunu düşünürler. Araştırmacılar, tarihsel olay ve olguları buradan hareketle açıklamayı ve farklılığı olan bir bütünlük kurmayı hedeflerler; ama bunu yaparlarken atladıklan bir nokta vardır ki, buda, anlatının süreklilik rasyonalitesini kurmanın gerekliliğidir.

 

  1. İşlevselcilik (Fonksiyonalizm ): Tarihe açıklayıcılık açısından herhangi bir bilim gibi yaklaşmak. Burada tabiat ve beşeri bilimler arasında önemli bir fark olmadığı tezinden hareketle monist bir bilim anlayışı hakimdir.

 

  1. Hermeneutik: Pozitivist açıklama yerine, empatik/duygudaş anlamayı tercih eden bu yöntemde, kültürel anlamlar çeşitliliği, özgünlüğü ve bunların karmakarışık etkileşme dokusu üzerinde durulur. Bunu yaparken, sığ bir kültürel göreceliğe ve tarihsiciliğe düşülmemeye çalışılır. Daha doğrusu, hermeneutik yöntemin kültürel göreceliği ile bilimin, “gerçek” olanı, kabile mitlerinden daha fazla bildiğini iddia edemeyeceğini söyleyen ve bir “salon felsefesi” konumunda olan “marjinal kültürel görecelilik” arasındaki farka dikkat edilir. Böylece, bir “salon felsefesi” yerine; mantıklı/tutarlı bir kültürel görecelik tezi ortaya konulmaya çalışılır.

“Mantıklı bir kültürel görecilik”ten kastedilen ise: Başka bir kültür ve inancı, kendi kültürümüze göre yorumlamaya çalışmak, onu anlamayacağımızı peşinen kabul etmek demektir. Çünkü kültürdeki inançların her birini, öteki inançlar bağlamında görmemiz gerekir.[10]

Bu yöntemlerin bu şekilde tasnifinden anlamamız gerekiyor ki, tarihe hangi amaçla bakarsak onu kolaylıkla bulabiliriz. Geçmiş bir defa yaşanmış, bulgu ve belgelerle belgelenmiş bir şekilde durmaktadır. Bu biraz da tarihçinin insafına kalmış bir şey aslında orada ne bulmak isterse bulabilir, yorumlayabilir.Tarih yapmış ve tarih olmuş kimseler bunu bilmeyecekler nasıl olsa. Öyle de olsa hiç bilinmese bile tarihe karşı ve en çokta insan olarak görevimiz onları olmalarını istediğimiz şekilde değil oldukları gibi anlamalıyız. Biraz da bunun önüne geçerek farklı tarih tasarımlarına eğilmek için tarih felsefesine ihtiyaç duyuyoruz. Ancak yine de yöntemde yapılabilecek muhtemel hatalardan kaçınmak gerekir. Bizim özellikle anlatmak ve anlamak istediğimiz yöntem Hermeneutiktir. Bu yöntemde bahsedilen bir tanılama değil anlamadır. Çünkü tarihin bizim onları tanımlamaya ihtiyaçları yoktur. Zaten hepsinin bir adı vardır. Yolumuza devam edelim ve tarihimizi daha iyi anlamak için bu yönteme detaylı bakalım.

        4.Bölüm: Bir anlama yöntemi; Hermeneutik

Hermeneutik için diyebiliriz ki, o insanın manevi yönünü ve onun tezahürlerini anlamak için kullanılabilecek en iyi bakış açısıdır. Bu yöntem tarihsel bilgi üzerine yoğunlaşan bir düşünme etkinliğidir. Önemli olan nokta ise anlamanın sadece açıklamak ve akli bir şey olduğunu savunmak değil aynı zamanda ruhun tüm duyusal güçleriyle gerçekleşen bir edim olduğunu bilmektir. Bu yöntem aslında aydınlanma çağında, “dünyanın tek biçimli hale getirilmesi, farkların silinmesi ve evrensel ideallerin gerçekleştirilmesi” gibi hedeflerin karşısında ortaya çıkmıştır. Bu ve bunun gibi ifadelerin tarihten ve kültürden kopuk bir hakikatin ardına düşmeyi engeller.[11]

İnsanın bir eylem gerçekleştirirken daima merkezi bir yere, bir kalkış noktasına, bir perspektife zorunlu olarak ihtiyacı vardır. İşte insan tarihide anlamlandırırken veya tanımlarken bu perspektif içinde kalarak bunları yapar. Kısmi olarakta olsa perspektifinin dışına çıkabilmektedir. Ancak bunu yaparken aslında her zaman, insan, ancak bir perspektif içinde kalır. Dolayısıyla insani düşünce ile varoluş arasındaki ilişki kurulmazsa, ortaya konulan modelin özgünlüğü ve özgüllüğü olmaz, mantıksal çelişkiler ortaya çıkar.[12]

İnsanın kendini başka bir varlığın yerine koyması ve bu varlığa göre şekillenmesi mümkün olmaz. Bunun için olsa gerek, Gadamer “ufukların kaynaşması” teziyle, bir nesneyi, bir metni, bir sosyal pratiği kendi olduğu haliyle anlamayı hedefleyen hermeneutik’de iddia edilen öznenin olabildiğince açık fikirli ve ön yargısız olup, nesneye ön anlamalar olmadan yaklaşımını reddeder. Zira nesneyi yorumlayan özne, (yorumcu) anlamada, ön-kavrayışını ve ön yargılarını kullanabilir. Gadamer’in burada yaptığı bizim zararlı olarak gördüğümüz ön yargıları anlamada kullanabileceğimizi belirtmesi olmuştur. Burada eleştirmemiz gereken nokta, araştırmacının ön yargılarını, değerlerini bir çırpıda çıkarıp atabileceğini düşünmektir. Böyle bir şey pratikte mümkün değildir. Gadamer’in bize katkısı ön yargılarımızı ön anlamada kullanılır hale getirmektir. Anlamanın önündeki en büyük engeller arasında gizli ön yargıların tiranlığının olabileceğini de belirtir. Eleştirel aklın temel görevini de, meşru ön yargıları, gayri meşru ön yargılardan ayırmak olarak belirler.[13]

 

Hepimiz bir insanlık tarihinin varlığından bahsediyor ve istemesekte bunun içinde yer ediniyoruz. Şimdinin insanları olarak daha tarih olmamış anın yöneticileri ve onun efendisiyiz. Elimizden çıktıktan sonra şimdi geçmişe dönüşmüş olacak bir süre sonrada tarih olarak adlandırdığımız geçmişin arasında olacağız. Yaşarken hangi anlam ağları kurduk, nelere önem verdik, bizim için nelerin önemli olduğunu bizden başka kimse tam olarak bilemeyecek. Çünkü her birimiz olaylara/şimdiye ve geçmişe o ufuktan bakmaktayız. Bizim tarih bilimi açısından yaptığımız değerlendirmelerde tamamen kendi ufkumuzdan, günümüzün değer ve kültür yargılarıyla oluşan değerlendirmeler olacaktır. Belki bir miktar kendi ufkumuzdan sıyrılıp başka ufuklara yelken açabiliriz. Ancak unutulmaması gereken nokta bizim asla tamamıyla kendi ufkumuzun dışına çıkamayacağımızdır. Gadamer’e göre de, “İnsanın kendi ufkunu terk ederek, başkasının tarihsel ufku, Arşimedvari bir nesnellik noktasının benimsenmesiyle anlaşılamaz. Bu tür bir nesnellik noktasına ulaşmak imkansız olmakla kalmaz, aynı zamanda anlamanın karşıtı olan bir kendi kendine yabancılaşmaya yol açar.”Ufuk kavramından anlamamız gereken ise, “belirli bir bakış açısından görülebilecek her şeyi içine alan görüş sahasıdır.” Kendi ufkumuzun dışına çıkmak ise başka ufukları görmek demek olacaktır. İşte anlamanın yolunu açanda budur.[14]

Toparlayacak olursak anlamanın gerçekleşmesi için zaten biz de var olan ön yargıları ön anlama olarak kullanmamız, onlardan sıyrılmak yerinde anlamak için kullanabiliriz. Çünkü ön yargılarımızdan tamamen kurtulmak mümkün değildir. Anlama, yukarıda da bahsettiğimiz kendi ufkumuz ile tarihsel ufkun kaynaşması ile olacaktır. Ön yargının rolü ise her iki ön yargının uyumu tarihsel yorumun doğruluğu için gereklidir. Burada tarih hakkında yazılanları hangi bakış açısıyla yazıldığını görüp kavrama vardır. Hermeneutik, geleneğin bütünlüğünün anlaşılmasını sağlayan hususların peşindedir. Bu anlamıyla hermeneutik, insanların kendi kendileri hakkındaki bilinçlerinin ötesinde gerçekte ne olduklarını ve onları dünya ile ilgili tecrübemizin bütününe bağlayan şeyin ne olduğunu anlama teşebbüsüdür. Tarihi felsefî açıdan anlamaya çalışmak budur.[15]

 

Sonuç:

Bu çalışmada yapmaya çalıştığımız şey tamamen tarihin felsefesini yaparak onu anlamaya çalışmaktır. Çünkü tarih, kazananlar tarafından yazılır. Tarihçi, bulduğu belgelerle belirli sonuçlara vararak açıklamalarda bulunur. Bir birey olarak benim ne tarihi yazmak ne tarihçi gibi araştırmalar yapabilecek durumum var. Ama aklımı doğru yöntemlerle kullanarak tarihe dair bir üst bakış yakalayabilirim.Bu da bir nevi Tarih Felsefesine tekabül eder. Evrensel/döngüsel/ilerlemeci tarih anlayışlarının benim için ne ifade edip edemeyeceklerini az çok kestirerek benim ve bu topraklarda yaşayıp tarih yapmış kimseleri üst ve bütüncül bir bakış açısıyla yazılmış tarihin üzerine çıkabilirim. Geleneği sorgulayıp kendimi, değerlerimi ve kültürümü anlamlandırıp değerlendirerek yeni bir bakış açısıyla yazılı olmayan tarihsel olayları ve kişileri de anlayabilirim. Çünkü dünya bize öyküler, efsaneler halinde sunulmuştur. Bu dünyanın üzerindeki sis perdesini aralayarak hakikate erişmek benim asli görevdir. Emanet aldığım topraklarda daha önce yaşamış insanları anlayarak hem muhtemel bir “öteki” konumuna düşmekten kurtulacak hem de ilerlemeci tarih anlayışının tanımladığı şekilde tarihi tek tip hale getirmeyeceğim. Çünkü sunulan gerçek sadece bir gerçekliğe tekabul eder. Hakikatin yolları ise farklı ve çok çeşitlidir.

Tarihi ve tarihimi anlayarak şimdiyi ve geleceği anlamlandırarak, geçmişi sadece kronolojik olarak görmenin ve öğrenmenin ötesine geçerek anlama üzerine bir çaba sarfetmek kendimi bilme noktasında büyük katkı sağlayacaktır. İsmet Özel’in deyişiyle: “Tarih insanlara özlerini verir.” Bu bilinçle tarihi anlamaya, tarihten kendimize bir ayna tutacak bakış açısı kazanmaya çalıştık.

 

Kaynakça:

Fayda Mustafa, TDV İslâm Ansiklopedisi, 40. Cilt, İstanbul, 2011.

 

https://pin.it/4kU1vfS

 

Uyanık Mevlüt, Felsefi Düşünceye Çağrı, Elis yay., Ankara, 2012.

 

 

[1]  Mustafa Fayda, TDV İslâm Ansiklopedisi, Tarih maddesi, 40. Cilt, S. 30-36, İstanbul, 2011.

[2]  Mevlüt Uyanık, Felsefi Düşünceye Çağrı, Elis yay., Ankara, 2012,. s.140.

[3] Uyanık, age. s.131.

[4]  Uyanık, age., s.145.

[5] Uyanık, age., s.145.

[6] Uyanık, age., s.150.

[7] Uyanık, age., s.165,166.

[8] Uyanık, age., s.164.

[9] Uyanık, age., s.168.

[10] Uyanık, age., s.168-170.

[11] Uyanık, age., s.170.

[12] Uyanık, age., s.172.

[13] Uyanık, age., s.174-175.

[14] Uyanık, age., s.176.

[15] Uyanık, age.,. s.176-177.

Comment here