Siyasal Bilimler

Uluslararası İlişkilere Metafizik Perspektiften Bir Bakış: Etten Çelik Yapmak

Bu makaleyi 7 dakikada okuyabilirsiniz

 

Hazırlayan: Oğuzhan Yetkin

Uluslararası İlişkiler disiplini dimağlarımızda yer ederken ’’Güç’’, “Çıkar’’, “Gücün Tahakkümü’’ vs. bir takım makyavelist argümanların sıralandığı ve hâkim olduğu bir disiplin olarak kodlanmıştır. Orta Doğu, Avrasya, Uzak-Doğu gibi jeopolitik konumlandırmaların, Westfalyen düzenin getirdiği modern ulus devlet düzenin referans noktası olarak alındığı bir uluslararası ilişkiler akademya literatürü gözümüzde canlanır. Bununla beraber eşya ve hadiselere dair tasavvur sahibi olmanın ve disiplinde “kural koyucu’’ merkez oyuncu olmanın iktiza ettirdiği her dönemin müşterek bir mukim altın kuralı vardır: Bedel ödemek.

Dünya sahnesinde “borçlular’’ ve “alacaklılar’’ olmak üzere küre-i arzda bulunan topluluklar bu şedit kıstasa göre ayrılmıştır. Kıymet hükümlerini koymakta bedel ödemekten gocunmayan, nesneye dair olgu ve olayları yönlendirme kabiliyet ve cüretini deruhte edebilen “borçlular’’, haklı olarak “dünya nizamını’’ tesis etmekte ve toplulukları tabii kılmada sürekli bir devinim içerisinde ve metafizik bir dünya inşa ederken; “alacaklılar’’ bu metafizik ve materyal dünyanın ürünlerini almak için rızalarını vermiştir. Dünya sistemini inşa etme idealinde olanlara muharrik bir kuvvet oluşturmak için, herhangi bir değer yargısı silsilesi ve metafizik kavramların disiplinle imtizaç ettirilmesi gibi “dertlerden”  kendilerini arındırmışlardır. Yazımızda, bu algı farklılığının uluslararası ilişkiler disiplininde nasıl bir topyekûn dönüşüme sebep olacağını incelemeye çalışarak, bu iki taife arasındaki en belirgin hatları yansıtmaya çalışacağız. Haddimiz ve hududumuzun sathını biraz geniş çemberden alarak birtakım sorular sormak lazım gelir. Olaylara sorduğumuz sorulara göre cevap aradığımız bilinen bir epistemolojik ilkedir. Hangi nokta-i nazardan eşya ve hadiselere yaklaşmamız gerektiği, sahip olduğumuz veya ol(a)madığımız teklif ve temsilin bir sonucu olarak ortaya çıkar. Bunun manası şudur: Dünyadaki müesses nizama karşı zalime ve mazluma ne sunuyorsun? Teklif sahibi olarak nasıl tatbik ettin ki temsil aşamasından fırlayıp, Cihan deryasında namzet olabilesin? Ve bunu yaparken hangi kavram ve varlık şemaları üzerinden bir nizam oluşturabiliyorsun?

Dünya haritasını önümüze alıp baktığımız vakit, Orta Doğu kavramının mevhumunu düşünmeden ve nereye göre o isme tekabül ettirildiğine vakıf olamıyorsak, işe başlamamızın bir manası yoktur. Çünkü bu kadar galiz bir konumlandırmadan ve ontolojik fukaralıktan bir doğru çıkması kabil değildir.

Cengiz Han’ın dünyanın yüzde 33’üne denk gelen 22 milyon kilometrekarelik kesintisiz kara imparatorluğunu kurarken salt sert güce dayandığını, bozkır yasalarını ve kendi amentülerine olan vecdlerini yadsıyorsak; İskender’in Hindistan seferindeyken keşişlere sorduğu soru üzerine “Biz kendimizi fethediyoruz.” yanıtına “Siz kendinizi fethede durun ben cihanı fethedeceğim!” mukabelesini anlayamıyorsak, bir yerlerde diyalektik sistemimizde bir sorun var demektir. Binyamin Netenyahu, İsrail siyasetinin kanonlarından olan ve her gün lanet okumakta ülkemizin mahir olduğu bir zattır; 6 Gün Savaşları ve Yom-Kippur Muharebeleri’nde Sayaret Matkal timinin bir ekip lideri olarak, İzotop Muharebesi’nde omzundan vurulmuştur. Yine eski başbakan, Golda Meir, ülkesinin bağımsızlığı için hayat kadınlığı gibi bir işe girişmekten gocunmamıştır. Onlar da kendi amentülerinin bedellerini ödeyenler ve meydan okuyanların tarafında yer alanlardandır. 24’te geldiğinde tahta sabanlarla ülkeyi teslim alan; 53’te giderken ise ardında uzaya çıkmış kitle imha silahlarına sahip olan Stalin’in SSCB’si, 20 Milyon insanıyla etten duvar örerek Stalingrad’da amentülerinin bedelini ödemişlerdir. Dünya, bu bedeli ödeyenlere verilen bir hakimiyet sahasıdır.

İnanç ve Mefkureler insanda vücut ve temsil bulmuyorsa o kavramlar inanç değil, içi boş birer lafız heybesinden başka bir şey olamaz. Bugün Suriye, Irak, Doğu Türkistan, Sudan, Libya, Somali, Arakan ve adını sayamadığımız diyarların hali pür melali, bu metafizikten yoksun olduğumuz ve bu sahayla mündemiçliğini kurmaktan imtina ettiğimizin resmi olarak ortaya çıkıyor. Hipersonik silahların, nükleer, biyolojik, kıtalararası güdümlü füzelerin, Bretton Woods’un, BM’nin Barış Gücü’nün, IMF’nin, NATO’nun füze kalkanlarının bizi inşa ettiği ve kendimizi bu batıl itikat uluslararası ilişkiler düzeninde konumlandırdığımız gerçeği ile yüzleşmek durumundayız. Müzekker değil, müennes bir tavır içerisinde yer almaya devam ettikçe, çeliğin eti keseceğine inandırılanlardan olmaya ve uluslararası ilişkiler sisteminde bize biçilen rolü oynamaya devam edeceğiz. Kendi orijinalite ve meydan okuyan akademik programımızı bu sahada talebemize tatbik ettiremeden ve ortak bir mefkureyi, uğrunda ölünecek değer yargılarını yaşanılacak idealler haline getirmeden, bir şeylerin bize karşı işletilen bir ’’modernite’’ düzeni olduğunun farkına varamayacağız. İrrasyonaliteyi, metafiziği, insanın insan olduğunu ve her şeye namzet olduğu realitesini aklımızdan çıkarmamamız lazım gelir. Ve unutmadan diyelim ki; et, çeliği yener!

Comment here