Siyasal Bilimler

Transhümanizme İki Farklı Bakış Açısı ve Olası Krizlerin Doğuşu

Bu makaleyi 10 dakikada okuyabilirsiniz

Hazırlayan: Ömer Faruk Sandıkçı

Teknolojinin ve sosyal bilimlerin gelişmesiyle beraber değişen yaşam, din, gelecek ve zaman algısı beraberinde farklı düşünceleri de getirmiştir. 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren insanların gündemine gelmeye başlayan Transhümanizm de bu fikirlerden biriydi. Transhümanizmin ön plana çıkan yönlerini, insanlar arasında yol açtığı düşünce farklılıklarının sebebini, transhümanizmin gelecekte yol açabileceği sorunları iki yazı üzerinden inceleyeceğiz. Bunlar,  Ahmet Dağ tarafından Yeni Şafak gazetesi için yazılan “Dünyanın en tehlikeli fikri: Transhümanizm”[1] ve Peter Clarke tarafından Areo için yazılan ve Gazete Duvar tarafından Türkçe’ye çevrilen ‘’Transhümanizm ve kutsanmış insanın ölümü’’[2] yazılarıdır.

 

Öncelikle, Transhümanizm tartışmalarının en çok meşgul ettiği veya meşgul olduğu konulardan biri dindir. Hristiyanlık ve İslam başta olmak üzere büyük dinlerde insanın en üstün nitelikli varlık olarak nitelendirilmesi insanın konumunun zaten harika bir niteliğe sahip olduğunu düşündürmektedir. İnsanın ‘’Eşref-i Mahlukat’’ olmasından dolayı fiziki özelliklerinin değiştirilmesi, ömrünün uzatılması ve biyolojisi ile oynanması Tanrı’nın yarattığı insana, dolayısıyla da Tanrı’ya karşı çıkmaktır. Koreli filozof Byung-Chul Han’a göre ‘’Tanrı ölümsüz anlam taşıyıcılardan başka bir şey değildir’’ Han’ın bu görüşüne göre yaşamlarımıza anlam vermesi için yarattığımız Tanrı’nın transhümanizme çok katı bir şekilde karşı çıkacağı düşünülemez. Tanrı veya Tanrılara yüklediğimiz manalar onları değiştirebileceğimiz anlamına da gelmektedir. Peter Clarke’ın söylediği şekliyle ‘’Transhümanizm en basit hedeflerini dahi hayata geçirse bu muhafazakarlar için büyük bir tehlikedir.’’ Fakat bu sadece muhafazakarlar için büyük bir tehlike değil statükocular, değişim fobisine sahip olan insanlar için de büyük bir tehlikedir.

İnsan ‘’istisnacılığı’’ hatalı bir davranıştır fakat transhümanizmin insanın ömrünü uzatma isteği, fiziki ve biyolojik özellikleriyle oynaması da bu istisnacılığın diğer bir deyişle ‘’türcülüğün’’ ulaştığı son noktalardandır. İnsanın yaşam süresinin artması ile beraber evren üzerindeki canlıların yaşam alanının kısıtlanacağı göz ardı edilmemelidir. Bunun en büyük sebeplerinden biri de insanın yaşadığı çevreyi sömürmeye alışmış bir varlık olmasıdır. Clarke’ın yazısında karşı çıktığı türcülüğü belki farkında olarak belki de olmayarak savunduğu bir başka nokta da, ‘’normal’’ bir başka deyişle transhümanizmden nasibini almamış olan insanların gelecekte savunulamaz ya da etik dışı olarak görüleceği fikridir. İnsanları hayvanlardan ve bitkilerden üstün görmenin bir türcülük olduğunu düşünürsek transhümanizmden nasibini almamış insanları da etik dışı görmenin türcülük olduğunu söyleyebiliriz.

Ahmet Dağ’ın yazısında belirttiği üzere transhümanizm daha iyi insanlar ve mekanlar yaratmayı kendine hedef edinmiştir. Öncelikle, herhangi bir canlıya bir iyi olgusu belirledikten sonra ona bunu aşılamak veya dayatmaya çalışmak herhangi bir canlının benliğine karşı yapılmış bir saldırı olduğu gibi transhümanizm adı altına mekanların değiştirilmesi ve daha ‘’iyi’’ insanlar yaratılması insanların özgürlüğüne dokunulmasından başka bir şey değildir.

Diğer bir önemli eleştiri konusu ise, transhümanizme karşı olmanın tüm teknolojik gelişmelere ve değişime karşı olmak anlamına gelmemesidir. Değişim, bireylerin ve pek tabi toplumların elindedir, teknolojik gelişim transhümanizmi destekleyen en başat etkendir fakat teknolojinin koşulsuz olarak transhümanizme hizmet edeceği düşünülemez. Ayrıca değişimin insan eliyle gerçekleştiğini fakat bu değişimin bazen çok hızlı hatta zararlı olabileceği de göz önünde bulundurulmalıdır. Enerji üretimi için kullanılan nükleer teknolojinin hayatımıza bir savaş teknolojisi olarak girmesi ve akabinde enerji üretiminde yüksek verim vermesinden dolayı sık kullanılan bir teknoloji olması ve çevreye verdiği zararların önüne geçemememiz bu hızlı entegrasyonların zararlarından sadece biridir.

‘’Tarih boyunca olan tüm ilerlemelerde veya gelişmelerde ilerleyememiş veya geri kalmış toplulukların canı yandığı gibi ilerlemeyi içeren trans-posthümanist süreçte de yine daha çok bu toplulukların canının yanması muhtemeldir’’. Ahmet Dağ’ın yazısında en dikkat çekici noktalardan biri de bu kısımdır. Zaman zaman dile gelse de birçok sefer göz ardı edilen noktalardan biri de Dünya’nın tümüyle bir değişime girmediği gerçeğidir. ABD’de veya Fransa’da yaşanan değişim Moğolistan’da veya Etiyopya’da kendini aynı şekilde gösteremez. Ayrıca gelişmiş olarak nitelendirebileceğimiz batı medeniyetine mensup ülkelerin de tamamen bu değişime ve gelişime ayak uyduruğunu söylemeyiz. 3. Dünya olarak tanımladığımız Afrika’nın ardından, özellikle ABD’de ‘’homeless’’ olarak dile getirilen evsizlerin yaşadığı gelişmişliğin içindeki ‘’geri kalmışlık olarak tarif edebileceğimiz 4.Dünya tanımı da hayatımıza girmiş bulunmakta. Hal böyleyken ve Dünya nüfusunun yüzde 41’i internet erişimine sahip değilken insanlar arasındaki uçurumun daha da artacağı başka bir gerçektir. Sınıf ayrımının direkt olarak sermaye ve üretim araçları üzerinden kendine ilerleme fırsatı bulmasına benzer bir şekilde gelecekte gerçekleşmesi muhtemel değişimin ve transhümanizmin insanlar arasında halihazırda kendini gösteren, teknolojiye sahip olanlar(doğru kullanabilenler) ve teknolojiye sahip olmayanlar(doğru kullanamayanlar) gibi iki farklı sınıftan birini ön plana çıkartarak, sınıf çatışmasını çarpıcı bir biçimde alevlendirebileceği düşünülebilir.

Ayrıca, insanlığın başka bir gezegende yaşaması, şu an kapitali elinde bulunduran şirketlerin veya kişilerin de karşı çıkabileceği bir durumdur. Çünkü yeni bir ‘’gezegen düzeninde’’ karlı çıkacak gruplar roket teknolojisine, uzay sistemlerine ve bilişim teknolojilerine yatırım yapmış olan gruplar olacaktır. Hal böyle olunca devletlerle iyi ilişkiler içerisinde bulunan para spekülatörü Rockefeller, Rotschild gibi aileler ve Soros gibi kişiler yeni düzene ayak uydurmakta zorlanıp ellerinde bulundurdukları güçle bir baskı sistemi kurup ekonomik krizlere, siyasi çatışmalara ve şirket savaşlarına yol açabilir. Yirminci yüzyılın üçüncü çeyreğinden itibaren konuşulan küreselleşme gibi çok da absürt veya uçuk olmayan bir fikre bile tam anlamıyla sıcak bakılamamış ve bunun gerçekleşmemesi için büyük ekonomik ve stratejik hamlelere başvurulmuştu. Küreselleşmeden çok daha iddialı ve ‘’tehlikeli’’ olan transhümanizmin büyük bir ses getireceği ve gerçekleşmesinin önüne geçilmeye çalışılırken büyük krizlerle karşılaşılabileceği de büyük bir olasılık, hatta bir gerçektir.

Sonuç olarak transhümanizm insanların biyolojik, fiziksel ve doğal olarak psikolojik özelliklerini değiştireceği için birçok kesim tarafından tepki çekiyor. Teknolojinin göz açıp kapayıncaya kadar değiştiği günümüzde insanlığın yapmış olduğu çalışmalar, Mars’ta yaşamak için geliştirdiği teknolojiler insanlığın belki de geri dönüşü olmayan bir değişime gireceğinin en büyük kanıtıdır. Göz önünde bulundurulması gereken en önemli nokta değişimin insanlar arasında tam anlamıyla yayılamayacağı ve adeta Wall-E filminde Dünya’nın pisliğini temizleyen robot gibi, insanlığın bir kısmının Dünya’nın sistematik olarak tahribata uğratılmış yönlerini ve çöplerini temizlemek zorunda kalacak olmasıdır. Konuya ne Ahmet Dağ’ın tamamen olumsuz karşı bakış açısıyla ne de Peter Clarke’ın ‘’kucak açışına’’ benzer bir şekilde yaklaşmamak gerekir.

[1] https://www.yenisafak.com/hayat/en-tehlikeli-fikri-transhumanizm-3344574

[2] https://www.gazeteduvar.com.tr/bilim/2019/03/22/transhumanizm-ve-kutsanmis-insanin-olumu/

Comment here