Siyasal Bilimler

İki Ulusun Özgürlüğe Yolculuğu (Hindistan, Pakistan)

Bu makaleyi 8 dakikada okuyabilirsiniz

Hazırlayan: Mücahit Kaçmaz

 

Hindistan tarih boyunca dışarıdan gelen fatihler tarafından fethedilmiş ve Türkler de dahil olmak üzere çok çeşitli uluslar tarafından yönetilmiştir. Hindistan sahip olduğu çeşitli baharatları, birtakım kumaşları ile eski dünyada önemli bir üne sahipti. Coğrafi keşiflerin başlaması ile beraber batılı emperyalistler doğunun zenginliklerine ulaşmak için okyanusları aşmış ve Hindistan’a varmışlardır. Alt Kıtaya ilk gelen ve en son ayrılan Portekizliler olsa da İngilizler ilk olarak 1600’de elçi gönderdikleri devasa Hindistan’ı dominyon haline getirecek ve zamanla Alt Kıta’nın siyasi ve coğrafi kaderi bizatihi İngiliz postallarının bastığı yere göre yeniden şekillenecekti. Bölgede Portekiz, Hollanda, Fransa ve İngiltere arasında uzunca bir müddet hakimiyet savaşı yaşandı. Düpleks ve Büssi isimli iki başarılı Fransız komutanın tüm mücadelelerine rağmen 1760 yılı itibariyle İngiltere kıtanın mutlak hakimiyetini ele geçirdi. Bugünlere ışık tutacak bir olay olması sebebiyle önemlidir ki, Hindistan aslında 1858 yılına kadar İngiliz hükümetleri tarafından değil İngiliz tüccarları tarafından krallık beratıyla kurulmuş, zamanla dünyanın en büyük ticaret organizasyonlarından biri haline gelecek olan Doğu Hindistan Şirketi tarafından idare edildi. Başlangıçta şirket, o dönemde Hindistan’da hüküm süren Gürkanlı Devleti (Babürlüler) ile yakın ilişki kurup birtakım kapitülasyonlar elde edecek bir süre sonra da her türlü dayatmayla istediklerini alacaktı. 1858 Sipahi Ayaklanmasıyla beraber şirket dağıtıldı ve Hindistan doğrudan doğruya kraliçeye bağlandı. Kraliçenin Hindistan’ı, Birinci Dünya Savaşı’na 1.5 milyon asker göndererek Mısır’da, Doğu Afrika’da hatta Çanakkale’de İngiliz saflarında savaştı. Haberdar dahi olmadıkları bir savaşın tarafı olmak Hintliler için sadece Birinci Cihan Harbine özgü değildi. İkinci Dünya Savaşı sırasında da İngiliz ordusunda 2.5 milyon Hintli yer almış ve dünyanın çok farklı yerlerinde bilmedikleri düşmanlara karşı savaşmışlardı. “Tacın incisi” Hindistan’ı yönetmek İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra daha maliyetli ve zor hale gelecekti. 1885 yılında güdümlü bir muhalefet olarak tasarlanan Hindistan Kongre Partisi zamanla bağımsızlık arayanların toplanma merkezi oldu ve 1906 yılında kurulan Hindistan Müslüman Ligiyle beraber adı konmasa da, Hindular ve Müslümanlar kendi ayrı teşkilatlarını oluşturmuş oldu. Bu ayrışma her geçen gün daha da keskinleşecek özellikle Müslümanlar Muhammed İkbal ve Muhammed Ali Cinnah gibi liderler öncülüğünde kendilerine ait bağımsız bir Pakistan’dan başka alternatif olduğunu düşünmeyecekti. İngilizlerin uzun yıllar boyunca kendileriyle uğraşılması yerine birbirleriyle uğraşmalarını tercih ettikleri Hindular ve Müslümanlar iki ulus teorisine göre ayrışacaktı.  Ancak buradaki ulus kavramı ırka dayalı değil, dine dayalı bir ulusu temsil etmektedir. Bu teoriye göre Müslümanlar bir millet, Hindular da bir milletti.  Bu iki milletin ayrı devletleri olması gerekmekteydi. Müslümanlar yeni kurulacak bir devlet olan Pakistan’a gidecek; Hindular ise Hindistan’a yerleşecekti. Tarihin gördüğü en acı göç hikayelerinin yaşandığı bu ayrışma esnasında 25 milyon insan evlerini, arazilerini ve tüm yaşanmışlıklarını geride bırakıp bir bilinmeze doğru yola koyulmuşlardı. 1 milyon civarında insan göç hareketleri esnasında birtakım saldırılar, hastalıklar ve mevcut olumsuz şartlar neticesinde can vermiştir. Oluşan istikrarsız dönemde birçok yerde yağmalar gerçekleşmiş veya hamurları kinle yoğurulmuş olan kitleler tarafından büyük katliamlar yapılmıştır. Her şeye rağmen 1947 itibariyle İngilizler Alt Kıta’nın zincirlerini bırakmış ve teorik olarak Müslümanların devleti Pakistan ve Hinduların devleti Hindistan bağımsızlıklarını kazanmıştır. Fakat sadece haritaya bakarak bile bu bölme işleminin sağlıklı bir şekilde gerçekleştirilmediğini söylemek mümkündür. Pakistan birbiriyle kara bağlantısı olmayacak şekilde Doğu ve Batı Pakistan olmak üzere iki parçaya ayrılmıştır. Pakistan’ın toplam büyüklüğü 1.140.000 km² nüfusu ise 82 milyondu. Hindistan’ın toprak büyüklüğü ise 3.5 milyon km²  nüfusu da 310 milyon kadardı. Durumu belli olmayan Keşmir’in nüfusu ise 4 milyondu. Pakistan’da 12 milyon Hindu, Hindistan’da ise 20 milyon kadar Müslüman kalmıştı. Doğu Pakistan 1971 itibariyle Hindistan’ın da desteği ile kendi bağımsızlık savaşını verecek ve bugün bizim Bangladeş olarak bildiğimiz genç bir devlet olarak bölgede yerini alacaktı. Bangladeş’in ayrılığı iki ulus teorisinin bölgeye barış ve huzur yerine kan ve göz yaşı getirdiğine dair güçlü bir iddianın temelini oluşturur. Bununla beraber ayrışmanın bugüne bıraktığı en büyük sorun Keşmir’dir. Nüfusunun büyük çoğunluğu Müslüman, fakat yöneticisi bir Hindu olan Keşmir’de iki ülke de hak iddia etmiş ve günümüzde uluslararası bir soruna dönüşmüş olan topraklar için üç defa savaşmışlardır. Bölgenin en büyük fay hattı olarak ifade edebileceğimiz Keşmir’in statüsü bugün bile belirsizliğini korumaktadır. Keşmir bugün 3 farklı nükleer güce (Çin-Pakistan-Hindistan) ev sahipliği yapmasıyla her an patlayabilecek bir volkandır.

Hindistan’ın asla bölünmesini istemeyen Gandhi, Cinnah’a en son konuşmasında şu sözleri söylemişti: ‘’Eline bir bıçak al, beni ikiye böl; ama lütfen ülkemizi ikiye bölme!’’ Mahatma Gandhi ve onun gibi düşünenlere rağmen 47’de İngilizlerin terk ettiği topraklarda bugün üç farklı devlet hüküm sürmekte. Dün tohumları ekilen düşmanlıklar bugün bölgede filizlenmiş durumdadır.

Comments (2)

  1. Çok iyi yazı, elinize sağlık

  2. Gerçekten harika bir yazı son cümlesine kadar nasıl geldiğimi bile anlamadan okudum. Tebrikler

Comment here