Siyasal Bilimler

Değişen Dünya’da Değişmeyen Bir Misyon: Türk Grand Strateji’nin 21.yy Dönüşümü

Bu makaleyi 12 dakikada okuyabilirsiniz

Hazırlayan: Oğuzhan Yetkin

Türkiye Cumhuriyeti, Büyük (Grand) Stratejisini asırlar üstü devlet tecrübesi ve felsefesinden almaktadır. Türkiye Cumhuriyeti, Türk Devlet Felsefesinin gereği olarak bir devlet ve büyük misyon geleneğinin de mirasçısıdır. Bugün de Türkiye Cumhuriyeti, coğrafi ve dini jepolitik (teo-politik) etki sahalarında tarihinden gelen bakiyesi ile yayılmacı (irrendalist) hamlelere karşı mukavemet göstermekte, uluslararası barış ve güvenliği hem periferinde hem de perifer ötesinde tesis etmeye gayret göstermektedir. 20.yy’daki uluslararası sistem ve 21.yy’daki düzen, paradigmalar ve kavramlar arasındaki farklılık Türkiye’nin Büyük (Grand) Stratejisine giden yolda program ve mobilitesini revize etmesini zaruret haline getirmektedir. Çeşitli aşamalardan müteşekkil çalışmada, Grand Strateji bakımından; hakimiyet teorileri ve doktrinler, devletin enstrümanları olan, sert güç (hard power)-yumuşak güç (soft power)-akıllı güç (smart power) opsiyonlarının hinterlandında nasıl kullanıldığı, bunlara mukabil olarak Türkiye Cumhuriyetine tehdit oluşturan muhtelif diasporaların lobi faaliyetleri ve terör örgütleriyle mücadele, insan kaynağı yönetimi, metafizik ve maddi kavramların algılayış şemaları ve meydan okuma hamleleri ele alınacaktır.

21.yy paradigma ve mevcut uluslararası sistem nizamının topyekun bir değişikliğe uğraması ve sistemin giderek ‘’Dijital Dünya Düzeni’’ paradigmasına kayması dünyanın geçirdiği kriz ortamında herkesin malumudur. Bununla birlikte ‘’Grand Strateji’’ gereği hegemon ve başat güçler bu evrime kendini hazırlamakta ve ‘’Milli Strateji’’ doktrin ve programlarını ‘’Yeni Dünya Düzenine’’ uygun olarak dönüştürmektedir. Öte yandan milli strateji ile büyük (grand) strateji arasında bir fark vardır. Biraz sisli ve muğlak bir anlam farkından bahsedilebilir. Milli strateji terimi demir gibi sağlam ve serttir. Ama kırılgandır. Büyük strateji de sağlamdır ama biraz daha (yumuşak değil) esnek bir terimdir. Bu sebeple o kadar kırılgan sayılmaz. Hülasa, milli stratejilerin ‘’Grand Strateji’’nin zaman ve mekan, duruma göre değişen doktrin, program ve strateji bütününün bir parçası olduğu söylenilebilir. Grand Strateji, milli stratejilerin bir terkibi olan parçaların bütününün alaşımıdır.

Grand Strateji’ye sahip olmanın ana amili olan ‘’Ardıl Devlet’’(Successor State) mevhumu bütün stratejinin olmazsa olmaz bir parçasıdır. Bugün, küre-i arzda kafamızı nereye çevirsek çevirelim ‘’devlet  geleneği’’ oluşturmuş devletlerin yönlendirici ve başat unsur olduğunu görürüz. Batı Avrupa’da Anglosakson devlet geleneği 20.yy’a kadar İngiltere olmuş ardından merkezini ABD’ye yani Atlantik’e taşıyarak güç dengelerini kaydırmıştır. Müstahkem Avrupa’da ise Fransızlar ve Almanların ağır bastığı bir çifte muvazenede Doğu Avrupa, Balkanlar, Kafkasya ve Asya’da Rusya hegemonik olma iddia ve misyonunu I.Petro’dan itibaren ajandasına almıştır. Çarlık ve Sovyet imparatorluklarının arasındaki ideolojik ve sistemsel farklılıklara rağmen (Avrasyacılık) ‘’Rus Emperyal’’ politikası ortak paydayı teşkil etmiş ve bugünkü Rusya Federasyonunun mirasına tevarüs etmiştir. Asya-Pasifikte ise Çin ve Japonya gibi Asya’nın Emperyal rekabeti her devirde 2 başat unsur arasında devam etmiştir. Ön Asya, Kuzey Afrika, Balkanlar, Kafkasya ve Anadolu’nun Güneyi ve Körfez Coğrafyalarında hakim konumda olan Osmanlı İmparatorluğu, 20.yy’da Mirasını Türkiye Cumhuriyetine tevarüs ettirmiştir. Bununla Birlikte Farsların bölgesel bir egemenlik ve territoryal yayılmayı Pers, Sasani, Safevi ve Şahlık rejimlerinde de gündemine almış olduğunu görüyoruz. Bugün bu saymış olduğumuz devlet geleneklerinin ortak noktası “etnik biyolojik ırk” anlayışları üzerinden değil “İçtimai milliyet” olarak kimliklerini inşa etmeleridir. Bugün bir Kuzey Afrika kökenli birinin kendini Fransız, Hintlinin İngiliz, Hispanik kökenlinin Amerikan, Ukraynalının Rus, Boşnak’ın Türk addetmesi bu akidenin içerindedir. Artık bu kimlikler adeta toplumsal bir şuur ve aidiyet oluşturmuş, alt kimliğin ne olduğu fark etmeksizin üst kimliklerini kolektif bir kümülatiflik içinde İçtimai Irk ile ifade edilmeye başlanmıştır. Bu sebeple ‘’Kurucu Unsur’’ olan Rus, Türk, Çin, Anglosakson, Alman, Fransız, Fars kimliklerinin ‘’Teşkilatçılık  Ruhu’’ ile imtizaç ettiğini görmekteyiz. Bir diğer ehemmiyetli göze çarpan unsur ise süreklilik içerisinde var olan devlet geleneğinin, ’’Heterojen Unsurlar’’ın maharetli idaresi ve ‘’barış içerisinde bir arada yaşamaya’’dayalı uzmanlaşmış bir insan kaynağı yönetimidir. Alman kökenli Kissinger ve Polonya kökenli Brezezinski’nin  Amerikan dış politikasını inşa eden yönlendiriciler olması, Fransız sporcuların sömürge ülkelerden toplanan yetenekli gençler olması bir hayli dikkatleri celbeden bir göstergedir. Devşirme Sistemi ile Sırp kökenli ‘’Sokullu’’, Rum kökenli ‘’Pargalı’’  Türk potası içerisinde adeta devletle özdeşleşmiştir. Bu büyük geleneğin cumhuriyet döneminde bir ‘’azınlık düşmanlığı’’na dönüştürülmesi ise üzerine eğilmeye kafi gelecek kadar değerlidir. Zira Ermeni,Yunan lobilerinin ABD ve Fransa merkezli operasyon dirije etme faaliyetleri ülkemize yönelik sürekli bir tehdittir. Bu bölümde saydığımız kıstaslar Grand Strateji oluşturmanın Müşterek Unsurlarıdır. Asgari şartları oluşturmanın ne kadar önemli göstergeler taşıdığı malumdur.

21.yy’da ‘’insan güvenliği’’  kavramının  ‘’devlet güvenliği’’ kavramını aldığı ve önleyici (Pre-Emptive) müdahalenin terörle mücadele ve güvenlikte önemli bir yer iştigal ettiği güvenlik yaklaşımlarındaki değişimde dönüşen ana perspektif paradigmalardır. Türkiye Cumhuriyeti devletinin bir ur’u haline dönüşen terör örgütleri, mekan ve hangi şekle büründüğü fark etmeksizin mücadele edilen ve sivil halkın güvenlik ve refahı öncelik verilerek en etkili biçimde mücadele edilen tehdit unsurlarıdır. Türkiye’nin GSMH’sine oranla en fazla yardım yapan donör ülke olması ve muhtelif coğrafyalarda TSK ile güvenliği sağlaması ordumuzu ve devletimizde oluşan ‘’Akıllı Güç’’ cazibesinin en müşahhas kanıtlarıdır. Korona virüs döneminde de görmekteyiz ki insani yardım da karşılıksız bir seferberliğe koşan Türk Devleti ‘’İnsan Güvenliği’’ kavramı ile ‘’Yumuşak Güç’’ünün etkinliğini de bir kez daha gözler önüne sermektedir. ’’Algı yönetimi ve kitle mühendisliğinin’’dönemi olan 21.yy dünya sisteminde aleyhinde yapılan her türlü tezvirat ve müttefik organizasyon destekli hamlelere rağmen akıllı güç kavramını sert ve yumuşak güçler arasındaki muvazenesiyle iyi kullanan Türk devleti ‘’Kamu Diplomasisi’’ ile politikalarını meşruluk ve haklılığını güç dönüşümündeki hamleler ile göstermektedir. YTB, TİKA, Yunus Emre Enstitüsü gibi kurumlarla kamu diplomasisini Afrika, Balkanlar ve Orta Asya’da etkin şekilde kullanmaktadır. 20.yy’da Amerikan düzeninin bel kemiğini teşkil eden hakimiyet stratejileri ve doktrinler ve ulusal güvenlik stratejileri kapsamında kendi programını deklare edebilecek kapasiteye sahip olamayışımız, doğal hakimiyet sahalarımız olan Balkanlar, Kafkaslar, Sahra Altı ve Kuzey Afrika gibi bölgelerde varlığımızı akamete uğratmış ve milli güvenlik külfetleri ve savunma sanayii bağımlılığımız manevra kabiliyetimizi azaltmıştır. 21.yy’daki gelişmelerle durumun eskisi gibi olmadığı görülmüş olup ‘’Meydan Okuyan Güç(Challenger)’’ kategorisine namzet olduğunu ispatlamıştır. Lakin Enerji’de İran, Rusya gibi Jeo-Politik ve Teo-Politik olarak güç mücadelesinde olduğumuz devletlere tek taraflı bir bağımlılık zincirini kırmamız elzemdir. Teo Politik olarak Fars Rejiminin, Şiiliği bir kalkan ve mıknatıs olarak kullanması, Rusyanın Avrasyacılık politikasını pragmatist olarak kullanarak etki coğrafyalarımızda tekrar bir Sovyet ‘’irrendalatizmi’’ göstermesi dikkat etmemiz gereken Jeo Politik unsurlardır. Balkanlarda tekrar ‘’Ortoskluğun hamiliği rolünü üstlenmesi’’ ve Baltıklarda Rus azınlıkları ‘’Panslavist’’politikalarla kışkırtması çok yönlü politikasını ortaya koymaktadır. Sputniknews, Rossiya Segodnoya, Russia Today  gibi medya organlarını dezenformasyon amaçlı bir araç olarak kullanması da dikkatleri çekmektedir. Ayrıca Jeo-Politik olarak Arktik Bölgesi’nin ABD, Çin, Rusya arasında çetin bir rekabet alanı olarak ortaya çıktığını belirtmek lazım gelir. Çin, “Bir Kuşak Bir Yol” projesi kapsamında her ülkede limanların ve toprakların zilyetlik (kullanım) haklarını almaya çalışıp ‘’yumuşak yayılmacılık’’ göstermektedir. Bu hususa bilhassa iyi ölçüp tartarak dikkat edilmesi önem arz etmektedir. ’’Uydu ve Uzay Hakimiyetinin ‘’ rekabetin sahası olduğu 21.yy’da kendi savaş ve iletişim uydulularımızı fırlatmamız hem istihbarat kapasitemiz hem de uydu savaşlarındaki mevzide yer almamız açısından sevindirici ve ehemmiyet teşkil eden gelişmelerdir.

Son kertede görmekteyiz ki ‘’Metafizik kavram ve literatür şema’’ oluşturmasının batı tekelinde olması ve emperyal umdelerinin bir aracı olarak dayatılması doğunun meydan okuyan güçleri Rusya, Çin, Hindistan gibi güçler tarafından kabul görmemektedir. Rusya’nın ‘’Egemen demokrasi’’,’’Hibrid Savaş’’ gibi muğlak ve müphem kavramları inşa etmeye çalışması karşı bir metafizik ve maddi dünyanın kavramlarını inşa etme hareketi olarak görülmemektedir. Başka bir zaviyeden baktığımızda ise LGBT, Transhümanism vs. kavramların ulus devlet üstü mekanizmalar tarafından çeşitli propaganda araçlarıyla bir teşvik olarak ‘’Yeni Dünya Düzeni’ ’inşasında görmekteyiz. Bu kültürel taarruz ve dönüşüm planlarını ‘’Türk Coğrafyasında’’hem maddi hem metafizik bakımdan mukavemetle mağlup edecek kadrolara ve kurumlara ihtiyacımız zaruridir. Bu kurum ve kadroların acil olarak tevdi edilmesi yeni neslin inşası bakımından kaçınılmazdır.

Comment here