Siyasal BilimlerTürk Dünyası

Çinlileştirme Politikası

Bu makaleyi 10 dakikada okuyabilirsiniz

Hazırlayan: Ayşegül Akdere

 

Türkistan coğrafyasının en doğusu olması hasebiyle bizim “Doğu Türkistan” olarak bildiğimiz, Uygur Türklerinin yaşadığı ata yurdumuzu Çin Halk Cumhuriyeti,” Uygur Özerk Bölgesi Sincan” (Xin Jiang, Yeni Toprak) olarak isimlendirmiş ve dünya kamuoyuna kabul ettirmiştir. Tarih öncesi yıllardan 21.yy’a kadar süregelen Çinlileştirme politikasını Doğu Türkistan özelinde inceleyelim.

Çin’in politikalarını incelerken öncelikle Çin’in tarihine bakmak gerekiyor. Tarihte günümüzde Çin’in yer aldığı Sarı Irmak ve çevresinde farklı hanedanlıklar egemen olmuştur. Bunların zamanla bir araya gelerek oluşturduğu topluluğun adı ise Huaxia’dır. Ünlü sosyolog ve etnolog Fei Xiaotong bu konuda şöyle demiştir: “bundan 3000 sene öncesinde Sarı Irmağın orta kesimlerinde yaşayan birçok milliyetler birleşerek tedricen kaynaşmış ve nihayetinde bir çekirdek oluşturmuşlardır. Bu çekirdek zamanla Huaxia diye anılmıştır. Tıpkı kartopu yuvarlandıkça büyüdüğü gibi, Huaxialar da çevresindeki yabancı halkları sürekli olarak bu çekirdeğe çekmiştir.” Sarı Irmak ile Uzun Irmak’ın orta ve aşağı kesimlerindeki doğu Asya düzlüğünü ele geçirdikten sonra başka milletlerce “Hanzu” diye anılmaya başlamıştır. Huaxia milleti, zaman içinde çevresindeki diğer milletleri de içine alarak eritmiş, modern bir terim ile ifade edecek olursak asimile etmiştir. Günümüzde Çin’in izlediği asimilasyon politikası ile birlikte değerlendirdiğimizde bunun Çin tarihine yabancı olmadığını görüyoruz. Çin Halk Cumhuriyeti vatandaşları kendi soylarını Han sülalesine dayandırmaktadır. Dünya üzerindeki her 6 kişiden 1’inin Çince konuşmasına karşılık Çinli olan kişi sayısı epey azdır.

Çin’in bünyesinde 400 kadar farklı millet bulunmasına karşılık resmi olarak kabul edilen 55 azınlık vardır. Azınlıkların nüfus içindeki oranı %8.41’dir, Çin topraklarının %64’ünde azınlıklar yaşamaktadır. Çin Komünist Partisi döneminde ilk kez Hanlar ile diğer azınlıklar eşit kabul edilmiştir.

Çin’e bağlı 5 özerk bölge vardır, Tibet, Doğu Türkistan, İç Moğolistan, Ningksia , Guangksi. Buradaki  halklara özerklik verilmesinin başlıca sebebi, bağımsızlık haklarını talep etmenin önüne geçmektir. Uygur Türklerinin bulunduğu Doğu Türkistan’ı Çin bakımından bu kadar önemli kılan ise bölgenin stratejik önemidir. Çin petrolünün 2/5’inin bu topraklardan çıkarılması, zengin altın ve bakır yataklarına sahip olması, büyük miktarda yün üretimi, İpekyolu’nun buradan geçmesi bölgenin stratejik önemini artıran faktörlerin başında gelmektedir.

Nur Shahadah Jamil, Çin’in Doğu Türkistan politikasını 4 aşamada incelemiştir.

1949-1976 arası dönemin ÇHC’nin kuruluş dönemi olması ve bu süreçte oluşabilecek sorunların önüne set çekmek için hoşgörülü bir politika izlenmiştir. Çin İslam Derneği aracılığıyla dini faaliyetler kontrol altına alınmaya çalışılmıştır. 1958’de hoşgörü politikası geri plana itilerek asimilasyon çalışmaları başlamıştır. Dönemin sonlarında Han olmayanlara karşı asimilasyon politikası en üst seviyelere çıkmıştır.

1977-1990 arası dönemde Mao’nun ölümü sonrası Deng Xiaoping 1978-1979 yılında iktidara geldiğinde daha yumuşak politikalar izlenmeye başlanmıştır. 1980’lerde öğrenci gösterileri ve 1989 Tiananmen Olayı ve 1990 Baren baskınından sonra politikalarını yeniden değiştirmişlerdir.

1991-2000 arasında en önemli sayılan olay “Go West” politikası ile Hanlıların Doğu Türkistan bölgesine göç etmesi ve Hanlıların bölgedeki nüfusunun hızla artmasıdır. Çin Hükümeti bölgeye gönderdiği vatandaşlarına istihdam sağlayarak göçü teşvik etmiştir.

2001-2009 arası dönemde Çin baskılarını iyice artırmış, 2002 yılında yasadışı görülen kitaplar, müzikler ve yazılar yasaklanmıştır. 11 Eylül olayları sonrasında Doğu Türkistan İslam Hareketi terör örgütü olarak kabul edilmiş ve bu tarihten sonra Çin’in Müslümanlara yönelik baskıları artmıştır. Bu süreçten sonra Ramazan’da camiler kapatılmış, toplu ibadetler yasaklanmış, dini ilimlerin öğrenilmesi ve öğretilmesi, Cuma hutbeleri, memur ve öğrencilerin oruç tutması yasaklanmıştır. Burada açıkça söyleyebileceğimiz şudur ki, ÇHC sözde Uygur Terörünün bitmesinden ziyade bundan olabildiğince istifade etmek istemektedir.

Çin’in asimile etmeye yönelik uyguladığı politikalarından biri de dil politikasıdır. ÇHC’nin kuruluş yıllarında dil hususunda baskı yapılmamış, yabancı diller Türk okullarında seçmeli olarak okutulmuştur fakat Kültür Devrimi’ne kadar olan dönemde kademeli olarak Çince’nin ağırlığı pekiştirilmiştir. 1966-1976 Kültür Devrimi’nde Çince eğitim öğretimi eskisi gibi planlı olmamıştır. Bu sürecin en önemli olayı, 10 asırlık Arap alfabesi bırakılmıştır. Çince yazı ve konuşma dilinde hakim duruma getirilmeye çalışılmıştır. İlerleyen dönemlerde ise Latin alfabesi kullandırılmış fakat Türkiye ile dil birliği yapılmasından korkulup bundan da vazgeçilmiştir. Akademide Uygur dilinde eğitim yapan okulların tercih edilmesi ileride bir sorun olarak karşılarına çıkabileceğinden Çince eğitim veren okullar daha çok tercih edilmiştir. İyi bir işe sahip olmak isteyen azınlık öğrencileri Çince bilmek zorundadır.

Çin iç politikada yürüttüğü baskı ve asimilasyona karşılık dış politikada “barış içinde bir arada yaşama” prensibini benimsemektedir. Burada büyük bir ikilem söz konusudur, kendi içinde bu kadar katı politikaları olan ve azınlıklara karşı sert yaptırımlar uygulayan Çin, dış politikada kendisini bambaşka bir şekilde göstermektedir. Bunun sebebi ise Konfüçyanist siyasetin benimsenmesi denilebilir. ÇHC, BM 5 daimi üyesinden biridir ve uluslararası azınlık haklarından birçoğuna da taraftır. Soykırım Suçunun Cezalandırılması ve Önlenmesine Dair Sözleşmeyi 1983’te, BM Her Türlü Irk Ayrımcılığının Ortadan Kaldırılması Sözleşmesini 1981’de, Kurumsallaşmış Irk Ayrımcılığı Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Uluslararası Sözleşmesini 1983’te, BM Siyasi ve Medeni Haklar Uluslararası Sözleşmesini (yürürlüğe girmedi) 1998’de imzalanmıştır. Tüm bunlara rağmen Çin, Doğu Türkistan ve Tibet gibi bölgelerde ihlaller yapmaktadır.

Etnik grupların ve azınlıkların hakları sadece teoride kalmakta ve pratikte yok sayılmaktadırlar. Taraf olunan bu anlaşmalara rağmen Çin’in yaptığı ihlaller dikkate alınmamakta, bunlar için Çin’e herhangi bir cezai yaptırım uygulanmamaktadır. Tüm bunlar göz önünde bulundurulduğunda BM, Dünya Sağlık Örgütü gibi kurumlar neden bunları görmezden geliyor? Her yıl toplama kamplarında binlerce Uygur soydaşımız hayatını kaybetmekte, sadece dini vecibelerini yerine getirdiği için sıradan bir vatandaş polis tarafından alıkoyulmakta ve zaman zaman kendisinden haber dahi alınamamaktadır. Bütün bunlar medyaya da yansımakta fakat Türkiye’nin ve başka ülkelerdeki birkaç aktivistten başka kimsenin dikkatini çekmemektedir. Yine son dönemde dünyayı kasıp kavuran COVİD-19 salgınında Doğu Türkistan’da da ölümler gerçekleşmiştir ve bazı haber kaynaklarına göre bu sayılar gerçeği yansıtmaktan çok uzaktır.

Biz bu sessizliğimizi neye borçluyuz?

 

KAYNAKÇA

 

İLEM BLOG, Çin’in Azınlık Politikalarına Tarihsel Bir Bakış, Esra ÇİFCİ

 

Çin Tarihinde Çinli Olmayan Halkların Yönetiminde Uygulanan Stratejiler, Abdürreşit Celil KARLUK

 

Çin’in Doğu Türkistan Politikası ve Azınlık Hakları Bağlamında Hak İhlalleri, Mustafa KESKİN, Kenan DAĞCI

 

ÇKP İktidarı Sonrası Doğu Türkistan’da Uygulanan Dil Politikaları, Abdürreşit Celil KARLUK

 

Terör Üzeriden Global Savaş ve Sözde Uygur Terör Tehdidi (1990-2011) ,Ömer KUL

Yorum Yazın (4)

  1. Merhabalar. Çin’in ne derece baskın bir kültüre sahip olduğu hepimizin malumudur. Bu baskın kültür milattan sonra 2 yılı gibi çok eski bir zamanda bile 60 milyon kişilik bir nüfusa ulaşan Çin’in tamamında etkilidir. Hem bu baskın kültür hem de bu yoğun nüfus dışarıdan gelen her türlü topluluğu kendi potasında eritmiştir. Bundan dönemlerinin dünya hakimleri, moğollar, dahi kaçamamıştır. Hal böyle iken, herhangi bir politika uygulanmadan dahi dışarıdan gelenin eritildiği bir coğrafya üzerinde anlattığınız üzere birtakım politikalar üretilip uygulanıyor, geçmişte de uygulanmıştır. Benim ilgimi çeken ise günümüz Çin devletinin iç ve dış politikaları arasında var olduğunu belirttiğiniz zıtlığın sebebini konfüçyüsçülüğe bağlamanızdır. Sizce veya kaynaklarınıza göre bu zıtlıkta konfüçyüsçülüğün rolü nedir? Konfüçyüsçülük hala Çin devleti üzerinde etkili bir anlayış mıdır?

    • Öncelikle merhaba, yorum için teşekkür ederim.
      ÇHC, bilhassa 2000’li yıllardan sonra Konfüçyüs felsefesine ve değerlerine yeniden sahip çıkmaya başlamıştır. Bu bağlamda şunu belirtebiliriz 2011 yılında Çin Ulusal Halk Kongresi (Mao Zedong’un heykeli ve mezolesi bulunuyor) binasına Konfüçyüs heykeli dikilmiş ve bu süreçten sonrasınra Komünizm’den tam anlamıyla olmasa da nispi olarak uzaklaşmalar ve kopukluklar başlamıştır. Sorunuza cevap olarak, evet Konfüçyüsçülük ÇHC üzerinde etkili bir anlayıştır. Kadim geleneğe dönmek ve uluslararası arenada bunu ön plana çıkarmak ÇHC’niz izlediği politikalardan biridir. Fakat şunu da belirtmekte fayda var ki Çin’in uyguladığı politikayı tamamıyla Konfüçyüsçülüğe bağlayamayız.
      Bir diğer konu ise, Çin’in yumuşak güç bağlamında uyguladığı Yeni İpek Yolu Projesi, Avrasya Tren Hattı gibi yeni yollar ve demiryolu ağları oluşturmasıdır. Çin, özellikle Afrika üzerinde bir yayılma politikası izliyor. Bu bölgede önce yatırım ortaklıkları yapıyor, örneğin bir liman yapımı için kaynak veriyor fakat anlaşma dahilinde verilen paranın istenen zamanda ödemesi yapılmazsa limana el koyuyor. Bu gibi durumlar ÇHC’nin dış politikada izlediği siyasetin bir sonucu diyebiliriz.
      Konu hakkında daha fazla bilgi sahibi olmak isterseniz daha önce katıldığım bir derste hocamız tarafından okutulan makaleyi ekliyorum.
      http://dergisosyalbil.selcuk.edu.tr/susbed/article/view/56

  2. çok güzel bir yazı olmuş ayşegül hanım tebrik ederim, başarılar

Comment here