Sinema

Tibet’te Yedi Yıl

Bu makaleyi 11 dakikada okuyabilirsiniz

Hazırlayan: Enes Adıgüzel

Uyarı: Filmi henüz izlememiş olanlar için bu yazı tatkaçıran(spoiler) içerir.

 

Giriş

Başarılarla dolu bir kariyere sahip ve aynı zamanda Nazi SS üyesi Avusturyalı bir dağcının kaderindeki zorlu patikanın bir gün dünyanın çatısı olarak adlandırılan Tibet’e çıktığını ve bu dağcının yasaklı şehir Lhasa’da Tibetliler için kutsal sayılan ruhani lider Dalai Lama ile ömür boyu sürecek bir dostluk kurduğunu hayal edin. Eğer hayal etmekte zorlanıyorsanız dert etmeyin. İlk başta sıradışı ve alaka kurmakta zorluk çekilebilecek bu olayların gerçek bir hayat hikâyesine dayandığını belirterek konuya açıklık getirelim. Bu hikâyenin asıl sahibi olan Heinrich Harrer(1912-2006) 93 yılında Avusturya’da hayata gözlerini yumduğunda geride romanlara ve filmlere konu olabilecek yaşamıyla birlikte bir Tibet serüveni bıraktı. 1952 yılında kaleme aldığı “Tibet’te Yedi Yıl(Sieben Jahre in Tibet)” adlı eseriyle Tibet’te yaşadıklarını tarihe not olarak düşmüş, tarihe düşülen bu notlar da yıllar sonra beyaz perdeye konu olmuştur. Heinrich Harrer’in bizzat kendisinden ve Tibet’te yaşadıklarını ele alan hatıratından yola çıkılarak yapılan ve 1997 yılında beyaz perdeye aktarılmış olan “Tibet’te Yedi Yıl” filminde Heinrich Harrer’i ünlü aktör Brad Pitt canlandırmaktadır.

Filmin Kısaca Hikâyesi

Film Avusturyalı kâşif ve yazar, aynı zamanda gönülsüz bir Nazi SS üyesi olan Heinrich Harrer’in henüz II. Dünya Savaşı’nın başlamak üzere olduğu 1939 yılında Alman-Avusturyalı bir ekiple Himalaya dağları silsilesindeki Nanga Parbat dağına tırmanmakla görevlendirilmesiyle başlamaktadır. Zorlu iklim ve arazi koşulları altında ekibiyle birlikte Nanga Parbat’a doğru tırmanışa geçen Harrer o dönem Hindistan’da egemen olan İngilizler tarafından ekibiyle birlikte tutuklanıp Dehra Dun’daki savaş esirleri kampında alıkonulur. Çünkü II. Dünya Savaşı patlak vermiş ve İngiltere, Fransa ile birlikte Nazi Almanyasına karşı savaş ilan etmiştir. Haliyle İngiltere toprakları olarak addedilen Hindistan bölgesinde Nazi Almanyası mensubu olmak savaş esiri olmak için makul bir sebepti.

Dehra Dun’da savaş esiri muamelesi gören Harrer bir yandan geride bıraktığı hamile eşinin doğum yaptığını ve bir oğlunun olduğunu öğrenmenin mutluluğunu yaşarken diğer yandan da eşinin boşanmak istediğine dair gönderdiği tebligatı almanın ruhsal bunalımını yaşamaktadır. Birçok kez bu şartlar altında esir kampından kaçmaya çalışan Harrer nihayet 1944 yılında arkadaşlarıyla birlikte kaçmayı başarır. Takım arkadaşlarından olan Peter Aufschnaiter ile birlikte dilini, kültürünü ve coğrafyasını bilmediği topraklarda kâh soğukla, kâh açlıkla, kâh esir düşme tehlikesiyle yüz yüze gelerek Tibet’e doğru yol alır. Başlangıçta Tibetliler tarafından yabancı muamelesi gören bu ikili yerli halkın inançları gereği uzaklaştırılmaya zorlansalar da yerli halkın kıyafetlerine bürünerek bir şekilde yasaklı şehir olan ve aynı zamanda Budizm’in ruhani lideri 14. Dalai Lama’nın bulunduğu tarihi şehir Lhasa’ya girmeyi başarırlar. Bu şehirde kaldıkları müddetçe Lhasa’daki devlet erkânının, özellikle de daha çocuk yaşta olan Dalai Lama’nın dikkatini çekerler. Heinrich Harrer herkesin giremeyeceği Potala sarayında Dalai Lama’nın huzuruna davet edilir ve o andan itibaren Dalai Lama ile Harrer arasında dostluk ilişkileri başlar. Böylece II. Dünya Savaşı boyunca Heinrich Harrer Tibet’te kalır.

O yıllarda Çin’de milliyetçiler mağlup olmuş, Mao Zedong önderliğindeki Komünistler başa geçmiştir. Yeni hükümetin Çin’i birleştirme arzusu Tibet’in bağımsızlığını da tehlikeye düşürür. İnançlarına ve bağımsızlığa sıkı sıkıya bağlı olan Tibet halkı ile “din zehirdir” anlayışına sahip Komünist Çin Halk Cumhuriyeti’nin çatışması kaçınılmaz hale gelir. Nitekim Çin ordusu işgallere başlayarak yavaş yavaş Tibet’teki çemberi daraltmaya başlamış, manastırları yıkıp keşişleri öldürmeye başlamıştır. Heinrich Harrer, arkadaşı Peter Aufschnaiter ile birlikte her ne kadar Tibet halkının Çin işgaline karşı direnmesi gerektiğini savunsa da aciz Tibet hükümeti Çin ile barış antlaşması yapmaya mecbur kalıp teslim olur. Küçük Dalai Lama’nın hayatının riske gireceğini düşünen Harrer onu Tibet’ten götürmek istese de Dalai Lama kendisine ruhen bağlı olan halkıyla birlikte kalmayı tercih eder. Harrer ile Dalai Lama arasında sıkı sıkıya bağlı iki dostun buruk vedalaşması gerçekleşir ve Harrer adeta ruhuyla bütünleşen Tibet’ten ayrılıp doğduğu topraklar olan Avusturya’ya geri döner. Film son olarak oğlu ile birlikte Heinrich Harrer’in bir dağın zirvesine tırmanıp uzaklara dalarak geçmişi anması ve Tibet bayrağını zirveye dikmesi ile sona erer.

Film Analizi ve İlgi Çeken Detaylar

Filmde kendinizi bir anda Avrupa medeniyetinin bir parçası olan Almanya’dan başlayıp Asya’nın mistik atmosferini barındıran Tibet’te buluyorsunuz. Budist keşişlerin ayinlerine tanıklık ettiğimiz manastırlar, Budizm’in etkisiyle yapılan sanat eserleri, Tibetlilerin rengârenk kıyafetleri ve dini ritüelleri, tarihi başkent Lhasa ve bir tepede gizemli bir mabet veya kaleyi andıran Potala Sarayı filmi izleyenleri adeta geleneksel ve ruhsal anlamda bir yolculuğa çıkarmaktadır. Tibet’in yüksek coğrafyası ve zorlu iklimi insanda hayret uyandırırken diğer yandan Tibet’in doğal güzelliğinin cazibesi de izleyenleri büyülemektedir. Tibetlilerin inançları gereği yabancılara karşı tutumu da filmde iyi yansıtılmıştır. Tibet’in kendisini dış dünyadan soyutlamasının yarattığı durumlar filmde oldukça göze çarpmaktadır. Mesela Dalai Lama’nın veya diğer adıyla Kundun’un Heinrich Harrer’e sürekli dış dünya hakkında merak ettiklerini sorması, daha önce hiç buz pateni kullanmamış Tibetlilerin onu et kesme bıçağı olarak kullanması, Çin devlet görevlilerini taşıyan uçağı görünce Tibetlilerin verdiği tepkiler bu duruma dair güzel örneklerdir.

Filmi izlerken ilk dikkat çeken şey batı zihniyetiyle yetişmiş bir adamın doğu zihniyetinin mistisizmine sahip bir topluluk arasında yaşadığı kültürel şok olarak gözükmektedir. Farklı bir dünyaya girdiğini düşünen Harrer ilk başta Tibet halkının dini ritüellerine anlam verememektedir. Dillerini bilmediği topluluğun hareketlerini taklit ederek veya beden dilini kullanarak onlarla anlaşmaya çalışmaktadır. Netice olarak Tibetlilere uyum sağlamakla birlikte kendisini onlardan biri olarak hissetmeye başlar ve ruh halinde iç huzurunu yerine getiren bir değişim meydana gelir.

Filmde Tibet halkının ritüellerine, geleneklerine ve sanatına oldukça yoğun bir şekilde yer verilmiştir. Heinrich Harrer bazen bir dağ ritüeline katılan Tibetlileri görmekte, bazen keşişlerin ayinlerine rastlamakta, bazen onlar gibi davranarak Dalai Lama’nın huzurunda secdeye varmaktadır. Birçok kez de halkın batıl inançlarıyla karşılaşmaktadır. Mesela arkadaşıyla esir kampından kaçtıktan sonra Heinrich Harrer ilk başta kendilerini kötü ruhlar olarak gören Tibetlilerin taşlı saldırısına uğramış, daha sonra bir şehre girdiğinde halkın kötü ruhları uzaklaştırma maksadıyla yaptığı alkışlamaları bir karşılama sanmıştır. Daha sonra şehirden uzaklaştırılan Harrer ve Aufschnaiter bir pazarda halkın kendilerine dil uzattıklarını görmekte ve bunun nedenini anlamayan Harrer de onlara dil uzatmaktadır. Bunun dışında Lhasa’da kayan bir yıldızın kötü şansa işaret ettiğini düşünen halkın verdiği tepkiler Harrer’e ilginç gelmiş, Dalai Lama’nın ricasıyla yapımına başlanan sinemanın inşasında çalışanların topraktan çıkan solucanlara duydukları saygı ve inanç da batı zihniyetiyle yetişmiş Harrer’in istemsizce gülmesine neden olmuştur.

Filmde ayrıca iki zıt kutbun, yani Çin ile Tibet’in anlayış farkının çatışmasına tanıklık edilmektedir. Çin devlet erkânını karşılayan Tibetliler onlardan protokol kurallarına uymalarını isterlerken Çin devlet erkânı ise katı ideolojileri gereği kendilerini Tibetlilerden üstün gördükleri için protokol kurallarına uymamakta, Tibetlilerin inançlara dayalı hayat tarzını ise saçma bulmaktadır. Bu çatışmanın sonunda ise izleyenler Tibet’in 1950 yılındaki Çin işgaline, Tibet’in acizliğine ve dış dünyanın acımasızlığına tanıklık etmektedirler.

Film gösterime girdiği dönemde Çin’in filmde kötü yansıtılması gerekçesiyle Çin Halk Cumhuriyeti tarafından Heinrich Harrer’i canlandıran Brad Pitt ile Peter Aufschnaiter’i canlandıran David Thewlis’in bir süre Çin’e girişlerine yasak getirildiğini de belirterek “Tibet’te Yedi Yıl” filminin incelemesine nokta koyalım.

 

 

Kaynakça

https://islamansiklopedisi.org.tr/tibet

https://www.britannica.com/biography/Heinrich-Harrer

https://en.wikipedia.org/wiki/Seven_Years_in_Tibet_(1997_film)

https://pahar.in/mountains/Books%20and%20Articles/Tibet%20and%20China/1954%20My%20Seven%20Years%20in%20Tibet%20by%20Harrer%20from%20GJv120%20s.pdf

Comment here