Röportaj

Mustafa Alican ile “Alparslan” Kitabı Üzerine Söyleşi

Doğu'nun ve Batı'nın Sultanı Alparslan
Bu makaleyi 17 dakikada okuyabilirsiniz

Söyleşen: Musa Yılmaz

Musa Yılmaz: Eseriniz Stefan Zweig’tan bir alıntı ile başlıyor, ayrıca üslup bakımından da edebi bir dokuya sahip. Peki size göre bir tarihçinin edebiyatla münasebeti nasıl olmalıdır?

Mustafa Alican: Bu güzel sorunuza cevap vermeden önce, evvela bir hususa işaret ederek başlamak isterim. “Tarihçinin gelip de kendisine vâkıf olması ve alıp başkasına aktarması için orada öylece bekleyen bir (büyük harfle) Anlam” olduğu düşüncesinin, modası geçmiş pozitivist bir iyimserlik olduğunu düşünüyorum. Anlam ile ifade arasında kuvvetli (hatta belirleyici) bir ilişki olduğu kanaatindeyim. Yazının anlam dediğimiz şeyi sabitleyerek taşıyan bir âlet olduğu düşünülecek olursa, onun hangi anlamı ne kadar taşıyabileceği ya da aktarabileceğinin tamamıyla kendi mahiyeti ile ilgili bir mesele olduğu görülür. Teşbih, istiâre, mecaz, kinâye, teşhis, cinas vb. edebî sanatlardan istifade edilmeden kaleme alınan bir yazının anlatabileceği şeyler fazlasıyla sınırlı, basit ve derinliksiz olacaktır. Dolayısıyla yazmak ile anlamak/düşünmek/anlatmak arasında gözardı edilmesi mümkün olmayan bir irtibat vardır. Buna herhalde kimse itiraz etmez. Meseleye buradan temas ettiğimiz zaman, bir anlatıcı olarak tarihçinin, her şeyden, hatta anlatmaya soyunduğu şeyden de önce nasıl anlatacağına ilişkin bir yetiye sahip olması gerektiği açık hale gelir. Böyle bir yeti de öyle doğuştan gelen veya bir dili öğrenmekle elde edilebilen bir şey değildir. Bunun edebiyat ve felsefenin bahçelerinde dolaşılarak edinilmesi gerekir. Bir dili konuşabiliyor olmak, o dille anlam ve ifade yaratabilmek, bir başka ifadeyle düşünce üretebilmek veya düşünceyi layıkıyla aktarabilmek için yeterli olmuyor. Bu durum, aynı zamanda “tarihçinin edebiyatla nasıl bir münasebeti olmalıdır” sorusunun cevabını da içerir. Yazı tarihî anlamın kalıbı, edebiyat ise yazının ilk aşamada bilimi, sonra da sanatıdır. Bu bakımdan edebiyat tarihin mütemmim cüzüdür. Edebiyat olmadan tarih (kuşkusuz sadece tarih değil, anlatıya bağlı hiçbir disiplin) düşünülemez. Süleyman Hayri Bolay’ın bir yerde Osman Turan merhum için kullandığı fevkalade ifadeyle “tefekkürü şümullü tarihçi” sayısının ziyadesiyle az olmasının bununla ilgili olduğunu düşünüyorum. Benim kanaatim, tarihçinin tarihten çok edebiyat ve bunun doğal sonucu olarak felsefe ile meşgul olması gerektiği yönünde. Kalıbınız yoksa ya da kötüyse, kullandığınız malzemenin ne kadar kaliteli olduğu çok da önemli değil, ona düzgün bir şekil veremezsiniz. Tarihçinin bir USB bellek ve Hard Diskten daha fazlası olması gerekir.

 

Yılmaz: Önsözünüzde eserinizi öncelikle gençler için yazdığınızı belirtiyorsunuz. Peki daha ziyade genç okuyucuya hitap eden popüler tarihçiliğimizin ülkemizdeki halini nasıl buluyorsunuz ve kendi eserinizi nasıl konumlandırıyorsunuz?

Alican: Popüler tarihçilik kavramının fazlasıyla örselenmiş olduğu düşüncesindeyim. Açıkçası bu kavramın tam olarak ne anlama geldiği çok belirsiz görünüyor benim gözüme. Yaygın olarak bu kavrama ilişkin akademik tarihçilik üzerinden dikotomik bir kavramsallaştırma girişimi var ve bu son derece sorunlu bir kavrayışa karşılık geliyor. Çünkü yapılan ayrım tamamıyla biçimsel nitelikli… İlgi çekici bir başlığı olan metnin popüler ya da didaktik bir başlığı olan metnin akademik olduğu sanılıyor. Yapılan atıflar genellikle dipnot kullanımı ve tarihyazımı tekniklerine dönük oluyor. Hâlbuki bir tarih metninin dipnotlu olması onu akademik ya da bilimsel yapamayacağı gibi, bir metnin dipnotsuz olması da onu popüler yapmaz. Ayrıca tarihyazımı düşüncesine baktığınız zaman “tarihyazımı teknikleri” diye tarif edebileceğimiz, herkesin üzerinde ittifak ettiği ya da edebileceği bir ön-bilimsel kurallar seti olmadığı da açıkça görürüz. Benim kavramsal dünyam, popüler tarihçiliği hitap edilen kitle üzerinden okuyan bir dünya. Bir başka ifadeyle dikotomik bir şekilde işlemiyor. Daha geniş kitleleri muhatap olarak kabul eden çalışmaları ben bu popüler tarihçilik kavramına dâhil ediyorum. Öte yandan sözünü ettiğim bu kitlenin “akademik tarihçiliğin” kitlesini de içerdiğini düşünüyorum. Yani akademik tarihçilik dediğimiz şeyi bir tür çember olarak düşünecek olursak, popüler tarihçiliği onun etrafına çizilmiş daha geniş bir çember olarak değerlendirebiliriz. Akademik tarihçiliğin verileri olmadan popüler tarihçilik yapılabilir mi? Hayır! Bu bakımdan popüler tarihçilik denen şeyin tarihin bir sunum şeklinden başka bir şey olmadığını söyleyebiliriz. Yalnızca bir arz meselesi. Popüler tarihçiliğin maalesef bir çeşit ideolojik tarih olarak görüldüğü ülkemizde bunu görece iyi yapabilenler olmakla birlikte, bunların sayısı bir elin parmaklarını geçmiyor. Benim çalışmama gelecek olursam; ben her şeyden önce bir üslupçuyum ve kendi akademik birikimimi ya da başka alanlardaki okumalarımı kendi hikâyemi kurabilmek için kullanmaya çalışıyorum. Fakat ne kadar başarılı olduğumu ya da olabileceğimi henüz bilmiyorum, ömrümüz olursa hep birlikte göreceğiz.

 

Yılmaz: Sultan Alparslan’ın insani tarafını öne çıkarmayı tercih ettiğinizi görmekteyiz. Onun iç dünyasına inmeye çalışan size göre Sultan Alparslan nasıl bir insandı?

Alican: Sultan Alparslan, görebildiğim kadarıyla insan olmanın bütün zaaflarını ve kudretlerini bünyesinde barındıran biriydi. Merhameti ve öfkesiyle, kararsızlık ve iradesiyle, zayıflıkları ve bağımlılıkları ile çağının sıradan insanlarından ayırt edilemeyecek ölçüde normal ve gerçek bir insan. Bununla birlikte, bütün bu sıradanlığı organize eden, ona biçim ve yön veren kuvvetli bir idealin temsilcisi durumundaydı. Söz konusu ideal onun iradesini çelikleştirmiş, kendisini hem o zaman hem de şimdi, aslında tarihin her döneminde çok az kişide rastlanabilecek kadar büyük bir sorumluluk duygusuyla donatmıştı. Hayatı buna ilişkin örneklerle doludur. Sürekli Allah ile irtibat halindeydi örneğin. Başına gelen olumsuz hadiseleri Allah’ın kendisine bir uyarısı olarak görür, hemen hatasını telafi etme gayretine girerdi. Ölümünden hemen önce bile “kibrine karşılık Allah’ın kendisini aciz kıldığını” söylemişti. Bakın bu çok olağanüstü bir kontrol mekanizmasıdır. Başka hiçbir şeyin yapamayacağı ölçüde insana istikamet verebilecek güçlü bir kontrol mekanizması. Onu Sultan Alparslan yapan ve çağının kendisinde kristalize olduğu görkemli bir figüre dönüştüren şeyin bu olduğunu düşünüyorum. Evet, o bir kahramandı. Gerçek ve dünyaya az gelen kahramanlardan bir kahraman. Fakat aynı zamanda da bir insan. Yani ayakları dünyaya ve toprağa basan, bu dünyadan ve bizden olan bir kahraman. Kendini eğitmiş, zaaflarını kontrol etmiş ve kendisini donattığı sorumluluk bilinciyle yaşarken dünyayı, geride bıraktığı fevkalade miras ile de tarihi ve geleceği değiştirmiş bir kahraman. Fizikötesi, insanüstü ve “ama o Sultan Alparslan’dı yani” denilerek etkisi kısıtlanacak, yani etkisiz hale getirilerek bir masal figürüne dönüştürülecek erişilmez biri değil. Dolayısıyla da öykünülecek biri. Örnek alınarak dünya kurulacak, zihniyet inşa edilecek, genç kuşaklarımıza hedef olarak gösterilecek bir ufuk.

 

Yılmaz: Eserinizde Alparslan’ın insani taraflarını ön plana çıkararak, onu tarihin bir nesnesi olmaktan çıkarıyorsunuz. Size göre tarihçi ve tarihi figürler arasındaki ilişkinin nasıl olmalıdır?

Alican: Tarihçi ile tarihî figürler arasındaki ilişkinin “doğal” olması gerekir. Sözünü ettiğim bu doğallık, tarihçi öznenin en baştan kendisinin tarih-nesneye erişiminin nesnel bir hat üzerinden kurulabilmesinin mümkün olmadığının bilincinde olmasıyla gerçekleşebilir. İnsan sabit bir varlık, bir diğer ifadeyle, kabaca nesne değildir. Nesne olmadığı için de nesnel olamaz. Dolayısıyla da Rankeci kavrayışın “neyse o” nosyonu sadece nâmümkün değil, aynı zamanda saçmadır da. Nesnel olma hülyası ya da iddiası doğallığı tahrip ederek “yapay” bir sözde-nesne üreteceğinden hem belirli bir bakış açısını mutlak hale getirecek, hem de tarihî figürleri bu sözde-nesnenin kerameti kendinden menkul renklerine boyayarak tahrif edecektir. Nesnel tarih nosyonu gerçek anlamıyla ideolojiktir. Faşist ya da Marksist tarih anlayışları nesneldir örneğin. Hakikati kendi uhdelerinde barındırdıklarını iddia ederler. Böyle bir öz-tanrılaştırmanın sonucu bellidir. Mutlak bir hakikati temsil ediyorsanız, o zaman o hakikatin gereğini yerine getirmek zorundasınızdır. Bu göksel büyüklenmenin sonuçlarını 20. yüzyılda acı bir şekilde tecrübe ettik. Dünya savaşları, ütopyacı ideolojiler, terör, biyolojik ve kimyasal silahlar, milyonlarca ölü. Hâlbuki doğal olarak nitelendirdiğimiz türden bir tarihçi-tarihî figür ilişkisi ve bunu temel alan tarih anlayışı, tarihçinin kendi insanlığından, değişkenliğinden, zaaflarından, nesne olamayışından ve bir şekilde mutlak olamayacağının bilincinden beslenir. Bu nedenle tasvir ettiği tarihî figürün kendi zihniyet kalıbında şekillendirdiği bir figür olduğunu, yeni bilgi ya da belgelerle veya yeni anlatma biçimleri yahut başka zihniyet kalıpları ile farklı kalıplara döküleceğini bilir. Kendisini de onu da mutlaklaştırmaz. Ürettiği bilginin kendisini bağladığının idrakinde olur ve fütürist dangalaklıklarla kendisine ya da başkalarına zarar vermez. Sultan Alparslan gibi davranır. Kendisini inşa ederek düşüncesini, idealini ve iradesini tahkîm eder. Bunu yaptığı vakit, kendisince temsil edilen gerçek bir erdem eğer varsa, bunun gelecek kurucu bir düşünceye evrileceğini, ne kadar mutlak olduğuna inanılırsa inanılsın, herhangi bir tarihî anlatının tek başına bir hikâyeden başka bir şey olmadığını aklından hiç çıkarmaz. Ben meseleye biraz böyle bakıyorum.

 

Yılmaz: Sultan Alparslan’ın bizlere bıraktığı mirası nasıl tanımlarsınız?

Alican: Sultan Alparslan’ın bize bıraktığı miras, biraz da bizim neye talip olduğumuzla alakalı, öncelikle onu belirtmek lazım. O, Türk ve İslâm tarihinin kesiştiği kavşak noktasında kollarını açıp tarihe yeni bir yön veren, benim söylemeyi çok sevdiğim bir ifadeyle “İkinci Binyılın Siyasî Müceddidi” olan bir hükümdar. İslâm dünyasında siyasî birliği tesis edip Sünnî İslâm temelinde gelecek asırları şekillendirecek yeni bir siyasî söylemi bir çeşit paradigmatik zemine kavuşturmakla kalmamış, aynı zamanda yaşadığı çağın en büyük “zulüm makinesi” (bu tabiri, bir tarihçi olarak nesnel olamayacağımı göstermek için kullanıyorum) olan Bizans İmparatorluğu’nu dize getirmiş. Bir yandan inşa ve ihya ederken, diğer yandan tarihin molozlarını temizlemeye gayret etmiş. Üstelik bütün bunları henüz kırk yaşına bile gelmeden yapabilmiş. Ben şahsen şöyle geri dönüp Sultan Alparslan’a baktığımda, milletinin temsil ettiği faziletleri tarihin altın kubbelerine işleyen ve gözlerini ufuklara dikerek asırlar sonrasını şekillendirecek fikir tohumları ekebilmeyi başaran genç bir adam görüyorum. Büyük düşündükçe büyüyen, büyüdükçe büyük işler yapan ve büyük bir vazifeyi büyük düşündükçe büyümesi gereken torunlarının omuzuna yükleyen bir büyük adam. Onun mirası budur. Ve sizin gibi güzel gençler, bu mirasın taliplerinin hiç de öyle azımsanamayacak kadar çok olduğunu gösteriyor.

 

Yılmaz: Selçuklu alanında ilerlemek isteyenlere tavsiyeleriniz nelerdir?

Alican: Bu bahiste birçok şey söylenebilir. Öncelikle dil meselesi önemli. Aslında tarih kaynaklarının büyük bir kısmı çevrildi, çevriliyor; fakat Selçuklu çağını anlayabilmek için salt kaynak bilgisi yeterli değil. Selçuklu tarihi Türk ve İslâm tarihinin kesişim kümesini meydana getiriyor. Bu bakımdan çok iyi bir İslâm tarihi bilgisi gerekli. Abbâsî tarihi ziyadesiyle önemli. Dönemin siyasî dönüşümlerini anlamak için daha da önemlisi fıkıh, kelâm ve tasavvuf bilgisi. Mu’tezile bilinmeden ya da işte Gazzâlî veya Cüveynî, Selçuklu çağını anlamak zor demiyorum, düpedüz imkânsız. Ek olarak merhum Osman Turan’ın yazdığı her şey didik didik edilmeli. Sadece Selçuklu tarihi ile ilgili yazdıkları değil, aynı zamanda “aktüel siyaset, kültür ve gündelik yaşama” ilişkin yazılarının derlendiği kitaplar da. Çünkü bunlar, Selçuklu tarihine ilişkin “tefekkürü şümullü” bir kavrayışın nasıl bir akıl inşa edebileceğini göstermeleri bakımından hayati önemdeler. Bütün bunların dışında ve ötesinde, edebiyat ve felsefe. Roman ve şiir. İmgeler, simgeler, yeni kavrama biçimleri, kavramsal manivelalar biriktirmek için olmazsa olmaz olan şeyler bunlar. Ben kendi öğrencilerime, örneğin lisans eğitimlerini tamamlayıncaya kadar derslerine ilave olarak sadece dil öğrenip roman ve biraz da felsefe okumalarını tavsiye ediyorum. Okumanın doğasına temas ederek onu hakiki manada “öğrenen,” sevip tarz-ı hayat haline getirebilen birisi için kaynakları okuyarak “malzemeye erişmek” fazlasıyla basit olacaktır. Öte yandan “okumayı bilmeyen” birinin kaynak okuması nasıl olacaktır? Bu sorunun cevabını artık sevgili okuyucular versin.

Comment here