Röportaj

Kemal Atan Gür ile “Karagöz, Gölge Oyunu” Üzerine Söyleşi

Bu makaleyi 20 dakikada okuyabilirsiniz

Söyleşen: Yasin Usta

Yasin Usta: Karagöz oyununun tarihçesinden bahsedebilmeniz mümkün müdür? Bununla beraber tarihte var olan hakikatiyle Karagöz ve Hacivat’ın Gölge Oyunu’na yansımaları nasıl olmuştur?

Kemal Atan Gür: Karagöz oyununun başlangıcı ile ilgili birçok söylenti var. En yaygın üç söylentiden kısaca bahsetmek isterim.

Birinci ve en fazla yaygın olanı Bursa’da Orhan Gazi’nin yaptırdığı cami inşaatı sırasında vuku bulduğuna inanılan, sonu hazin bitmiş bir hikâyedir. Orhan Gazi  Karagöz ve Hacivat’ı (Bazı hikâyelerde Hacivat’ın kaçtığı söylenir.) ölümle cezalandırır. Bu telafisi mümkün olmayan cezadan sonra padişah pişman olur ve Şeyh Küşteri’den onların hatıralarını canlandırmasını ister. Şeyh Küşteri de başındaki sarığı çözüp dört köşesinden gerer. Bir çıra yakıp bu gergiyi arkadan aydınlatır. Çarıklarının da her birini birer eline geçirerek gerilmiş sarık bezine yansıyan gölgelerini konuşturur. Bu canlandırma zaman içerisinde gelişerek, şekli şimali belirlenmiş kuklalara dönüşerek günümüze kadar gelir. Ancak bu söylentinin insanların iştahını kabartacak soslarla tatlandırılmış olduğu besbelli. Söylenti, çatışmalarla dikkat çekici hâle getirilmiş bir senaryoya dönüştürülmüştür. Burada asıl oluşturulmak istenen, Osmanlı padişahlarının “hak hukuk tanımaz, ali kıran baş kesen” adamlar olduğu algısıdır.

İkinci söylenti en zayıf ve mesnetsiz olanıdır: Bu sanatı Orta Asya’dan gelirken getirdiğimiz ve orada da Çinlilerden  öğrendiğimiz yolundadır. Zira hâlihazırda gölge oyunu sanatı Çin’de devam etmektedir.

Üçüncü ve belgeye dayalı, en aklı başında olan söylenti ise “Gölge Oyunu”nu Yavuz Sultan Selim’in Mısır seferinden dönerken şehzadesi için İstanbul’a getirdiği yönündedir. Bu kayıtlarla sabittir. Prof. Dr. Metin And da bu konuda aynı şeyi söyler. Fakat burada dikkat edilmesi gereken şey, Mısır’dan İstanbul’a gelen “Karagöz” değildir, “Gölge Oyunu”dur. Yıllar içerisinde “Gölge Oyunu” geldiği hâliyle kalmamış, gelişip tekamül etmiş ve Karagözleşip “Hayal Oyunu” olmuştur. Bu uzun süreçte hem dinen hem kültürel açıdan bize benzemiş bir parçamız hâline gelmiştir.

Karagöz ve Hacivat yaşamış mıdır? Elbette yaşamışlardır. Hem sadece onlar değildir yaşayan, “Hayal Perdesi”ne yansıyan tüm tasvirlerin  de yaşadıklarına inanıyorum. Karagöz için Kırklarelilidir derler, mukallit, dobra, güldürücü, ben yaptım olducu… Hacivat Çelebi için Tokatlı derler ki bu konuda ciddi araştırmalar yapıp kitap neşreden bir insan vardır: Murat Kavaklı. Devlet adamıdır Hacivat, çelebidir, örgütlemeyi bilir, kibardır, bilgilidir. Tuzsuz Deli Bekir Kasımpaşa’nın ne yaman kabadayısıdır, tulumbacısıdır, yangından yangına koşar. Gönüller fethetmiştir ki bunca yüzyıl hâlâ görmek isteriz onu perdede. Bebe Ruhi İstanbul’un kim bilir hangi mahallesinin cüce kamburu… Mercan, Bacı, Dadı ise siyahi İstanbullular; zengin konaklarının baş tacı yardımcıları. Ya Frenk? Yahu biz ne zaman Frenksiz kaldık ki! Onlar hep içimizde… Tiryaki Baba, Ermeni, Arnavut, Arap, Acem, Kayserili Rum, Rumelili, Kastamonulu… İmparatorluğun geniş coğrafyası ve barış içinde yaşayan renkli tebaasıdır her biri. Hepsi yaşadığı dönemde iz bırakmış, “Hayal Perde”sine terfi etmeyi hak etmiş insanlar. “Hayal Perde”sine girmek kolay değil öyle, evvela renkli bir kişilik olacaksın. Sonra işinde, davranışında, huyunda, âdetinde kavi olacaksın. Devamlı olacaksın. Gönül ehli olacaksın. Gönüllere yerleşeceksin ki bir Karagözcü senin tasvirini deve derisine çizip, kesip, nevreganlayıp, boyayıp “Hayal Perdesi”ne koysun. Ki sen de ölümsüzleş. Doğru bakmayı bilirsek Karagöz’ün hikâyesi tam da budur işte.

 

Usta: Karagöz oyunu kaç kişi tarafından sergilenir ve vermek istediği mesaj nedir? Yalnızca eğlendirmek amaçlı mıdır?  Bununla beraber başka bir gaye var mıdır?

Gür: Karagöz oyunu “Hay Hak!” diye başlar.  Karagöz oyununun besmelesidir bu… Yani “Hayat veren Allah’dır” Bunu ecdadımız bir emniyet supabı olarak geliştirmiştir. “Hayal Perdesi”nde insan suretlerindeki tasvirler oyun başlayınca seslendirilip oynatılacak, seyircinin nazarında bu deriden kuklalar can bulacak ve belki birçok insan bu durumu sihirli bir keramet gibi görecek, imanında ve ihlasında bir eprime olacak. İşte tüm bu olumsuzlukları bertaraf etmek için böyle başlamış oyuna ecdadımız: Hay Hak! Oynattığı oyunun yüzünü yıkıyor yani, diyor ki bu bir oyun, bunlar da kukla! Can verme iddiasında değiliz, olamayız da! Hayat vermek Allah’ın tasarrufundadır! Sanatçı bunu hem kendi nefsine hem de seyircisine hatırlatarak oyuna başlar. Fakat durum bununla sınırlı değildir. “Hayal Oyunu”nun tüm argümanları için yüklemeler ve tanımlamalar oluşturulmuştur. “Hayal Perdesi” dünya, tasvirler bedenlerimiz, perdeyi aydınlatan ışık ise ruhu remzeder. Işık sönünce hiçbir şey kalmaz seyircinin gördüğü… Ruh gider, beden işlevsizdir artık. Ve yine tek sanatçının sanatı olması da vahdete işaret eder. Karagöz oyununu tek kişi oynatır, bütün sesleri farklı farklı tonlarda tek sanatçı çıkarır. Onca tasvirin farklı ses ve ağızlarla konuşması ve bunu bir kişinin yapması seyirciyi hayrete düşürür. Bu da yine tasavvufta “Hayret Makamı”nı taltif içindir. Sanırım Karagöz oyununun gayesi anlaşılmıştır. Evet eğlendirmek için de vardır, fakat sınırları bellidir, bu sanatta her ne varsa İslami hassasiyet dairesinde cereyan eder. Diğer her ne uydurulup sonradan içine sokuşturulmak istenmişse eninde sonunda bunu kusar ve çocuksulaştırır.

 

Usta: Tiyatro ile Karagöz oyunu arasında bir mukayese mümkün müdür? Tiyatroyu yerelleştirebildik mi, Karagöz oyununu evrenselleştirebildik mi?

Gür: Tiyatro ile Karagöz oyununu mukayese edecek olursak ikisinin de en evvela gösteri sanatı olduğunu görürüz. Her ikisi ile de haşır neşir olan bir sanatçı olarak birini diğerinden ağdıran, üstün ya da düşük gören bir durum olduğunu düşünmedim. Tiyatro da oyuncu arkadaşlarımızla birlikte seyirciyle baş başayız. Karagöz’de yine bir o kadar tasviri seslendirip oynatarak, oyun kurarak tek başıma seyirciyle baş başayım. Tabii Karagöz’de seyirciyle aramızda perde var. Heyecan ikisinde de yoğun, seyircinin nabzını kontrol etme refleksi ikisinde de çok fazla. Tiyatro yapmanın Karagöz’e göre tek sıkıntısı, oyuncu kadrosunu oluşturup bir arada tutmak. Karagöz’de tasvirler zaten akıllı uslu duruyorlar, gel deyince geliyorlar, git deyince gidiyorlar. Her iki sanatta da  anlatacağınız şey çok önemlidir. Seyirciyi hafife alıp da genel geçer, kaza bela savmak cinsinden bir şey yaparsanız vay geldi yaptığınız işin hâline!. Bu iş çok özen ister. Anlattığınız hikâye dört başı mamur olacak. Tesadüflere yer yoktur hikâyelerde, mesnetli, olay örgüsü akla yatkın olacak, çatışmalar seyirciyi meraklandıracak. Aynı zamanda anlatılanlar seyirciyi daraltmayacak, darıltmayacak, seyircinin mukaddesatını alaya almayacak. Bu, tiyatro için de Karagöz için de böyledir. Çünkü her ikisinin de muhatabı insandır.

Biz gösteri sanatlarında profesyonelleşemedik. Akıllıca düşünemiyoruz henüz. Hep duygusalız. Para kazanma açısından da durum böyle. Zaten vatandaşımız sanatçının aç kalmışını pek sever, sanatçının para kazanma hakkı yoktur vatandaşımızın bilinçaltında. Sanatçı işini yapacak, sonra eline sağlık olacak. Yalnızca o kadar! Gösteri sanatlarıyla kendimizi ifade edebileceğimiz, bütün dünyada yerimizi göstermek adına gösteri sanatlarının hayati ehemmiyet taşıdığı kimsenin aklının ucundan geçmez. Amerika sinema ile gösteri sanatları ile tüm dünyayı hipnoz edip algı ile yönetir. Profesyonellik tam da budur işte. Bir de dönüp kendimize bakalım. Çok kıymetli kültürel bir değerimiz olan Karagöz henüz tiyatro konservatuarlarında ders olarak okutulmuyor. Tiyatro bölümünden mezun olanlar orta oyununu bilmiyorlar, bu arkadaşlar Türk tiyatrosuna katkı sağlayacaklar öyle mi? Haydi oradan! Yeni yeni halk bilimciler bu konuda bir şeyler yapmaya başladı. O kadar geç kaldık ki, kayıp anlatılamaz. Yahu, Karagöz’ü Yunanların elinden son anda kurtardık. Allah’tan kurtardık, elimizden gidebilirdi de! Buna sebep bizim bencilliğimiz ve vurdumduymazlığımızdır. Şu an Karagöz, geçtiğimiz yıllarda ileri yaşlarında vefat eden (Bu jenerasyondan iki usta sağdır.) ustaların benim jenerasyonumdan on, on beş ustaya el vermesiyle var durumdadır. Bizden bir sonrakiler şu an el almaya başladılar, yaşları 25 ile 40 arası olanlar. Karagöz sanatçılarının sayısı çoğalıyor fakat belirsizlik ve kaos da artıyor. Bakıyorum tasvir yapım kursu adı altında asetat malzemeye tasvir çizdiriliyor çocuklara. Adı atölye çalışması. Ustaların hâlâ ketum davrandıkları konular var. Saklanılan, gizlenilen püf noktalar var. Kaldı ki bu ketumluk bunca teknolojik gelişmeye, iletişime ve bilgiye kolayca ulaşılmasına rağmen var. Henüz paylaşmayı göze alamıyoruz. Kimse ötekinin yaptığı işten hoşnut değil. Böyle olunca dışarı karşı tutuk kalıyoruz. Biliyoruz ki mutlaka şiddetle eleştirileceğiz. Bu durum da bir kısır döngüye sebep oluyor. Karagöz’ün rayına oturup evrenselleşmesi için bizim insanımızın fabrika ayarlarına dönmesi gerek. Çünkü ancak o zaman içimizdeki “biz”den evrensel “biz”e gidebiliriz. Karagöz’de şu an her şey yarım yamalak. Herkes yarım ve eksik. En yaşlılardan iki usta hayatta: Metin Özlen, Ünver Oral. Ünver Oral’ın adını anan yoktur mesela, oysa en çok onun çalışmaları var. Daha kimse bu tür şeylerin adını anmazken 1995 yılında Halk Tiyatrosu Dergisi’ni neşretti. Her dergi gibi ilgisizlikten bir sene sonra kayboldu gitti. Karagöz ve Türk kuklacılığı hakkında yine bir hayli eser verdi. Fakat demek ki asıl dikkatini çekmesi gerekenlerin dikkatini çekemedi Ünver Oral. Belki kendisi çok aksi, insanlar iletişime geçmekte zorlanıyor. Bilemiyorum, en doğrusunu Allah bilir. Ama Karagöz Sanatının onlardan bizim nesle geçiş konusu irdelenmeli. Biz bu işin ne kadarını yapabiliyoruz sorgulanmalı. Bizden bir sonrakiler hayli hayli dikkatle izlenmeli. Çünkü zaman onların. Yanlışlar düzeltilmeli. Karagöz’ün olmazsa olmazları gözden geçirilip bu işle iştigal eden tüm sanatçılar o çizgiye çekilmeli ve bu canım sanat bir sonraki nesle sağlıklı ve doğru aktarılmalı.

Tiyatroyu yerelleştirdik mi? Elbette hayır. Şunca senedir bizim hâlâ millî ve yerli bir tiyatromuz yoktur. Olamaz da.. Çünkü oyun yazarınız olmadan yerli tiyatrodan söz edemezsiniz. İngiliz tiyatrosunun varlığı Londra’daki devasa tiyatro binalarından mı mülhemdir yoksa Shakespeare’den mi? Elbette İngiliz tiyatrosunu var eden Shakespeare’dir, yani onun hâlâ bugün de dünyanın dört bir yanında oynanan emsalsiz eserleridir. Devlet tiyatroları Atatürk’ün önemli eserlerindendir. Atatürk sağlığında tiyatro oyunlarının yazımı için yazarları teşvik etmiş, birçok oyun yazılmasına sebep olmuştur. Fakat daha sonradan bu konu zaruretten keyfiyete düşmüş, iş gevşetilmiştir. Şu an Devlet tiyatrosunun oyunlarına bir bakın, çoğu sığ ve seviyesiz maalesef . Yazar yetiştiremedik çünkü. Türk tiyatrosu olsun istiyorsak evvela yazarlarımız olacak. Devlet tiyatrosu bu işi beceremediğine göre bu iş özel tiyatrolara düşüyor. Ancak onlar yazarlarımızı da kadrolarına alıp, birlikte çalışıp Türk tiyatrosu adına olumlu gelişmelere imkân tanıyabilirler. Bu konuda ülkemizde çok güzel bir örnek var: Ferhan Şensoy ve orta oyuncuları.  Ferhan Şensoy’dan bir öncesi de onun ustası olan Haldun Taner ve Devekuşu Kabare’dir. Şu an Ferhan Şensoy Türk tiyatrosunu madden ve ruhen temsil etmektedir. Türk tiyatrosu Ferhan Şensoy’un oyunlarında vücut bulmuştur. O Türk tiyatrosunun icabınca yazıp sahnelemektedir oyunlarını. Devlet tiyatrosu Ferhan Şensoy’un bu hâlini örnek alıp kurum politikası hâline getirmelidir. Aksi hâlde zaten bir süre sonra kendini tüketecektir. Karagöz’ümüz için de tiyatromuz için de tek çaremiz kendimize dönmektir. Ancak böyle yaparsak evrenselleşebiliriz.

Usta: Karagöz oyununun günümüzdeki durumu nedir ve gelecekte onu neler beklemektedir? Bir zaman sonra halkta karşılığı kalmama gibi bir durum söz konusu mudur?

Gür: Bir önceki soruda bunun cevabının büyük kısmını verdim, günümüzdeki durumu anlattım sanıyorum. Bir zaman sonra halkta Karagöz’ün karşılığı kalacak mı sorusuna gelince, bizler yani Anadoluyu yurt edinen insanlar yarınlar için mukaddesatlarını, değerlerini ve kültürlerini muhafaza edebilirlerse evet, Karagöz’ün karşılığı olacaktır. Çünkü bu mübarek toprakların insanlığın son adası olduğuna kalben iman etmiş biri olarak şunu söylüyorum: “Hayal Perdesi” çeşitlilik demektir. Her dilden, her dinden, her ırktan insan demektir. Bu kadar fazla çeşitliliği barındırabilecek, haysiyetiyle yaşatabilecek dünyada tek ülke Türkiye’dir. Daha yenice beş milyon insan karıştı içimize: Suriyelisi, İranlısı, Afganistanlısı, Iraklısı… Onlar şimdilik ev komşularımız, sonra sonra iş komşularımız olacaklar. Daha sonrada hısım akraba olacağız onlarla. Daha önce Kafkasya’dan gelenlerle, Mısır’dan gelenlerle, Arnavutluk’tan, Bosna’dan, Bulgaristan’dan, Yunanistan’dan, Makedonya’dan gelenlerle hısım akraba olduğumuz gibi karışacağız, kaynaşacağız, hemhâl olacağız. Önceden gelenler de olduğu gibi sonradan gelenler de “Hayal Perdesi”nde Karagöz’ün karşısına geçip Türkçeyi konuşmak gayretiyle ortaya çıkardıkları şivenin tadına varacağız. Onları da yanlış anlayacak Karagöz, ve bu bizim pek hoşumuza gidecek. Bu topraklar mübarek topraklardır, bu millet mübarek bir millettir. Bu hususiyet devam ettikçe de Karagöz’ün daima karşılığı olacaktır bu topraklarda.

 

Usta: Gençler bu sanata nasıl başlayabilirler, neler yapabilirler, nelerden kaçınmaları gerekmektedir?

Gür: Bu işe hevesli gençler Karagöz sanatına bir ustanın yanında çırak durarak başlayabilirler. Bu da uzun bir süreçtir. En az beş yıl sürer. Sandık taşıyacaksın, perde kurmayı öğreneceksin, tef çalacaksın, ustanın iyi zamanına gelecek deynek takacaksın tasvire… Bütün bunlar için geçineceğin bir işin ve kazancın olmalı. Yalnızca Karagöz’den para kazanacağım, dersen tıkanırsın. Tıkanınca abuk subuk işler yapmaya başlarsın, yaranacağım diye “Hayal Perdesi”ne olmadık adamların tasvirini çıkarırsın. Elbet Karagöz’den de para kazanacaksın ama dediğim gibi evvela bir işin olacak ki sakin olabilesin. Dön, bir bak ecdadına nasıl yapmışlar onlar bu işi? Baktığında göreceksin ki hepsinin maişetlerini çıkardıkları işleri, zanaatları var. O esas mesleklerinin yanı sıra Karagöz’ü heves edinmişler. Hele hele bilmeden, cahil cesaretiyle Karagöz’e zarar vermek en kötüsü. Bunun tek sebebi de insanın ustasının olmaması. Yol yordam bilmeden, edep erkân bilmeden kendi kendine usta olmuş Karagöz oynatıyor. Karagöz’ün ruhunu anlamadan, salt para kazanmak için, okulları dolaşıp çocukları yolmak için geçici bir hevesle bu işi yapan kişi vebal altındadır. Hem sanatına hem Türk kültürüne ihanet etmiştir. Bu işe hevesli gençler en fazla bu duruma düşmekten kaçınmalıdırlar.

 

 

Comment here