Röportaj

Erkan Göksu ile Tercüme Faaliyetleri Üzerine Söyleşi

Bu makaleyi 27 dakikada okuyabilirsiniz

Söyleşen: Yasin Usta

Yasin Usta: Öncelikle söyleşme nezaketini gösterdiğiniz ve davetimizi kabul ettiğiniz için çok teşekkür ederim. Zira siz alanınıza ilişkin birçok kaynak eseri dilimize kazandırmış bir tarihçisiniz. Dolayısıyla bugün tarihî kaynakların çevirisi meselesi hakkında söyleşmek istedik. Hoca’m, müsaade ederseniz biraz genel bir soruyla başlayalım istiyorum. Hatta oldukça genel bir soru da sayılabilir bu. Tercüme eserlerin kıymeti, hassaten tarih ilmi için önemi konusunda genel giriş yapmanızı rica edebilir miyim?

Erkan Göksu: Tabii. Tercümenin, herhangi bir dile ait yazılı veya sözlü bir metni, başka bir dile çevirmek anlamına geldiği malum. Bu bakımdan tercüme faaliyetlerinin dillerin ortaya çıkışıyla başladığı söylenebilir. Farklı diller konuşan insanların birbirlerini anlamak, ilişki kurmak amacıyla tabii bir ihtiyaçla başlattıkları ilk tercüme faaliyetleri, zamanla daha sistemli ve kompleks alanlara yönelmiş. Söz gelimi devletler arası anlaşmalardan ticari faaliyetlere, edebî metinlerden dinî ve ilmî eserlere kadar birçok alana yayılmış. Bilhassa modern çağlarda küreselleşmenin de etkisiyle iyice yaygınlaşmış ve sistemli bir eğitime ve metodolojiye sahip bir bilim, çeviribilim şekline dönüşmüş.

Usta: Bu durumda zamanla daha büyük bir ihtiyaç hâline geldiği söylenebilir mi?

Göksu: Günümüzde hemen her alanda ciddi bir ihtiyaç hâline geldiği muhakkak. Bu durum, tarih bilimi için de geçerli. Benim çalışma alanımı teşkil eden Orta Çağ tarihi ve tabii ki Selçuklu tarihi kaynaklarının tercümesi meselesi için de geçerli bu durum. Zira tarihçilik mesleğinin ilk şartı, tarihçiyle tarihî kaynakları buluşturmak. Bu bakımdan büyük önem arz ediyor.

Usta: Sizce genelde Orta Çağ tarihi, özelde Selçuklu tarihi kaynaklarının tercümesine yeteri kadar önem veriliyor mu?

Göksu: Son zamanlarda bu konuda ciddi bir gelime var. Ama genel anlamda ne yazık ki tercüme faaliyetlerine ülkemizde gereken önemin verildiğini söylemek zor. Bir yandan bu kaynakların tercümesi konusunda görülen teknik problemler, diğer yandan ise tercümesi meselesi hakkında mevcut bulunan yerleşmiş kanaatler ya da yaklaşım problemleri sebebiyle bizdeki tercüme çalışmalarının hem kemiyet hem de keyfiyet bakımından istenen seviyeye ulaştığını söyleyemiyoruz ne yazık ki.

Usta: Tercüme konusunda konuşmaya devam etmeden önce konuyu “tarihçilik” bağlamında ele aldığımız ve siz de bu hususa değindiğiniz için biraz bunun üstünde duralım isterim. Tarihî kaynakların tercümesi meselesini konuşuyorsak tarihçi üzerine de konuşmamız gerek kanısındayım. Dolayısıyla şunu sormak istiyorum: Sizin tarih ve tarihçilik anlayışınız -tabii ki en genel çerçevede- nedir?

Göksu: Tarih, geçmişte insanın öznesi olduğu her şeydir. Buna bağlı olarak insanın geçmişte bıraktığı her türlü iz, tarihin konusunu teşkil eder. Bu izler, bazen insan elinden çıkmış bir alet veya nesne olabileceği gibi, bazen de taşa, kâğıda veya toplumsal hafızaya kazınmış bir resim veya metin olarak karşımıza çıkabilir. Ancak neticede insan elinin değdiği her şey tarihin malzemesidir ve bu malzemeler olmadan tarih yazmak mümkün değildir. İşte tarihçilik mesleği bu noktada ortaya çıkar. Tarihçi, sadece bahsettiğim bu tarihî malzemeyi bilen, gören, hatta okuyabilen değil; söz konusu malzemeyi belli bir metodoloji ve tarih biliminin esasları çerçevesinde ele alıp değerlendiren, böylelikle insanın geçmişe dair sıradan izlerini, tarih biliminin malzemesi yani bilimsel manada tarihî kaynak hâline getiren kişidir.

Bu durumda tarih bilimi bakımından en öncelikli meselenin, tarihî kaynakla tarihçiyi buluşturmak olduğunu söylemek mümkün. Nitekim en önemli tarihî malzemenin bile tarihçi olmayanların elinde önemsiz hâle geldiğine ya da en kabiliyetli tarihçilerin bile ele aldıkları konuyla alakalı tarihî malzemeden mahrum olmaları durumunda işlevsiz kaldıklarına, bütün birikim ve tecrübelerine rağmen mesleklerini icra edemediklerine dair birçok örnek mevcut. Bir tarihçi için çalışma sahası ne olursa olsun, tarihî kaynaklara ulaşmak ve bunlardan istifade edebilmek, sair teknolojik imkânlar neticesinde gün geçtikçe daha kolay bir hâl aldığı aşikâr. Ancak hemen belirtelim ki tarihçinin tarihî kaynaklarla buluşması demek sadece kaynakların tespiti ve temini demek değil. Aynı zamanda ve esas itibarıyla, temin edilen kaynaklarda mevcut bilgileri okuma ve anlama işinin de bu sürece dâhil olduğu unutulmamalı. Bu okuyup anlama süreci, sağlıklı bir şekilde gerçekleşmezse, mevcut bilginin tahlili, mukayesesi, işlenmesi, hâsılı tarihçilik mesleğinin esası olan hiçbir ameliye gerçekleşmez. Bu durumda tarihçi, elindeki madenin ne olduğunu ve nasıl işleyeceğini bilmeyen bir mücevher ustasından farksızdır.

Usta: Söylediklerinizden anlaşıldığına göre tarihçi, tarihî kaynakları yalnızca okuyabilen kimse değil, onları anlayan ve metodolojik biçimde inceleyebilen kişi. Peki o halde tarihçinin tarihî kaynak ile kurduğu okuma, anlama, yorumlama ve inceleme faaliyeti nasıl gerçekleşir, tarihçi bu ilişkiyi nasıl mümkün kılar?

Göksu: Tabii ki tarihçi, sadece metin okuyan insan değil. Bu noktada tarihçinin elindeki kaynağı okuyup anlayabilmesinin ilk şartı şüphesiz kaynak diline vakıf olmasıdır. Bu bakımdan bir tarihçide bulunması gereken asgari şart, çalıştığı alan, dönem veya konuya ait bir en az bir kaynak dilini öğrenmiş olacak. Tabii bilhassa bazı alanlar için sadece bir kaynak dili öğrenmek yetersiz kalabilir. İşte bizim Orta Çağ tarihçiliği böyle. Bu dönemde kurulan Türk devletleri hakkında bilgi veren kaynaklar, kuruldukları coğrafya ve temas ettikleri yabancı kavimlerin çeşitliliğine göre başta Arap ve Fars dili olmak üzere Grekçe, Latince, Ermenice, Gürcüce ve Süryanice gibi dillerde kaleme alınmış. Bu durum, bu dönem tarihçiliğinin en önemli meselelerinden biri ve ülkemizde Orta Çağ tarihçiliğinin diğer alanlara kıyasla daha geride kalmış olmasının temel sebeplerinden birini teşkil ediyor. Esasen bir tarihçinin, yukarıda bahsedilen dillerin hepsini öğrenmesi, dilin inceliklerini kavraması ve o dilin, tarihçinin çalıştığı döneme ait yapısına vakıf olması, teorik olarak mümkün gibi görünse de pratikte pek de kolay değil.

Usta: Sanırım tam da bu noktada işin içine tercüme meselesi giriyor.

Göksu: Evet. İşte tam da bahsettiğim bu durum, tabii bir sonuç olarak tarihî kaynakların tercümesi ihtiyacını ortaya çıkarıyor.

Usta: O zaman asıl konuya geri dönelim. Siz söyleşimizin başında tercüme sahasındaki birtakım yetersizliklerden bahsetmiş, tercüme faaliyetlerinin “istenilen seviyede olmadığından” söz açmıştınız. Bu konuyu açar mısınız? Bunun sebepleri nelerdir?

Göksu: Bu durumun bana göre ilk sebebi genelde tercüme, özelde de kaynak tercümesine yaklaşım meselesidir. “İlim tercümeyle olmaz, tetkikle olur.” şeklinde ifade edilen bir yaklaşım var. Bu yaklaşım her ne kadar genel bir mantık esası olarak doğru gibi görünse de bizim sözünü ettiğimiz kaynakların tercümesi konusunda daha işin başında psikolojik bir engel olarak karşımıza çıkıyor. Tarihin bile bir bilim olup olmadığı tartışılırken tarihçilerin kaynak tercümelerinin bilim olup olmadığı konusunda bir tartışma başlatması, üstelik bilim olmadığı gerekçesiyle önemsememesi, hatta küçümsemesi bence son derece yersiz ve gereksiz bir yaklaşım. Benim de yaptığım kaynak tercümeleri münasebetiyle zaman zaman işittiğim bu tür yaklaşımlar neticesinde birçok dil bilen araştırmacı tercüme faaliyetlerinden uzak durmakta, böylelikle Batılıların neredeyse iki yüz yıl önce tamamladıkları Doğu literatürünün tercümesi çalışmaları ülkemizde hâlâ gereken seviyeye ulaşamamakta.

Aynı yaklaşım akademik yükselme kriterlerine de sirayet etmiş durumda. Hâlbuki tahkiki, değerlendirmesi, karşılaştırması, tahlil ve terkibi sağlam bir şekilde yapılış kaynak tercümelerinin en az tetkik eserler kadar akademik bir nitelik taşıdığı ortada. Bana göre bir çalışmanın akademik veya bilimsel olup olmadığı konusunda dikkate alınması gereken temel kriter, çalışmanın tercüme veya tetkik olması değil, bilimsel metot ve akademik kriterlere uyup uymaması olmalı. Adı tetkik eser olmakla birlikte hiç de akademik veya bilimsel olmayan, hatta bilinen şeylerin kötü birer tekrarı halinde bulunan çok sayıda tez, kitap ve makalelerle hepimiz sıklıkla karşılaşıyoruz. Bir yanda kaliteli bir tercümenin daha baştan bilimsel olarak değerlendirilmemesi, diğer yandan kötü bir tetkik eser ya da makalenin bilimsel kabul edilmesi. Her ikisi de makul değil.

Usta: Sanırım bu duruma biraz daha spesifik örnekler vermemiz gerekebilir. Tabii bunun en sağlıklı yolu da sizin çalışma alanınıza yönelmek. Orta Çağ tarihi çalışmaları özelinde, çeviriye bahsettiğiniz şekildeki yaklaşımın etkileri konusunda neler söylersiniz?

Göksu: Bu durum ülkemizdeki Orta Çağ tarihçiliği çalışmaları için büyük bir kayıp. Az önce belirttiğim gibi 18. yüzyılın sonlarından 19. ve 20. yüzyıllara kadar devam eden süreçte Oryantalistlerin Doğu’ya dair hemen her eseri bütün Batı dillerine tercüme ettikleri biliniyor. Bizde ise durum son derece içler acısıdır. Zira Batı’da bu tür tercüme çalışmalarına büyük önem atfedilmiş, bu tür çalışmaları yapanlar o devrin en büyük âlimleri olarak nitelendirilmişken bizde tam anlamıyla bu tür seferberliğin başlatılmamış olması son derece üzücüdür. Orta Çağ tarihinin en temel eserlerinin bile birçoğu dilimize kazandırılamamış, araştırmacıların istifadesine sunulamamıştır. Denilebilir ki, Orta Çağ tarihine dair Türkçeye tercümesi yapılan eser sayısı, Batı dillerine tercümesi yapılmayan eser adedi kadardır. Bu yüzden bu tür tercümeleri gereksiz bulan, küçümseyen birçok önemli tarihçi de dâhil olmak üzere muhtelif konuları sadece küçük bilgi kırıntıları veya şehir efsanesi haline gelmiş genel tekrarlarla geçiştirmek durumunda kalmıştır. Buna karşılık, günümüzde bile Orta Doğu, İran, Maveraünnehir ve Hindistan tarihiyle ilgili en önemli çalışmaların Batı’da yapılmış ve yapılıyor olması tesadüf değildir ve bu başarı, Batı’da iki asır önce başlatılan tercüme faaliyetlerinin bir neticesidir.

Bu noktada bir hususa da işaret etmek yerinde olur: Orta Çağ tarihçiliği söz konusu olunca dillere pelesenk olan “Zaten kaç kaynak var ki? Çalışılmayan ne kaldı ki?” gibi ifadelerin bir şehir efsanesinden ibaret olduğunu belirtmek gerekir. Her ne kadar Orta Çağ tarihi kaynaklarının, Osmanlı tarihi veya daha yakın dönem tarihlerine ait kaynaklara kıyasla az olduğu söylenebilirse de iddia edildiği derecede yetersiz olduğu kabul edilemez. Esasen bu ön yargının da tercüme konusundaki yaklaşımın bir ürünü olduğu söylenebilir. Sadece Selçuklular çağı için bile farklı kaynak türlerinde mevcut olan ama isminden başka bir şey bilinmeyen o kadar çok el değmemiş eser vardır ki, bunların tercümelerinin, meseleye farklı açılardan yaklaşacak birçok araştırmacı için son derece önemli ufuklar açacağı muhakkaktır.

Usta: Ülkemizde çeviri faaliyetine yönelik bu olumsuzlayıcı yaklaşımı konuştuktan sonra, hayli teknik bir mesele olan çeviriye bu açıdan da bakmak gerekiyor zannındayım. Özellikle Orta Çağ gibi eski zamanlardan bahsettiğimizde sürekli değişen, hareketliliğini koruyan dil ile çevirmen arasında bir mesafe oluştuğu göz önüne alınırsa… Zira tercümenin sıhhati için yalnızca kaynak dili değil, kaynak dilin o asırdaki inceliklerini de bilmek gerekiyor. Orta Çağ çalışmalarıyla ilgili eserlerin çevirilerini teknik açıdan nasıl değerlendiriyorsunuz? Alanınızdaki çeviri dünyasının teknik problemleri nelerdir?

Göksu: Bu noktada en önemli problem, bu dillerin öğretimi ve öğrenimi meselesi. Ülkemizde bilhassa belirli dönemlerde Doğu dillerine karşı takınılan tavır, bu dillerin öğrenilmesi ve doğal olarak da kaynak tercümesi veya bu kaynaklardan istifade konusunda olumsuz bir etki oluşturdu. Hâlbuki sadece Orta Çağ tarihi araştırmalarında değil, yeni ve Yakın Çağ çalışmalarında hatta Cumhuriyet tarihi araştırmalarında bile Arap veya İran coğrafyası üzerine yoğunlaşmış araştırmacıların bu dillerde yazılmış eserlerden istifadesi son derece önemlidir. Söz gelimi Arap kaynaklarına göre Osmanlı Devleti’nin kuruluşu veya Arap basınında Millî Mücadele veya Atatürk konulu çalışmalar hâlâ yapılabilmiş değildir. Bu konuda sadece Atatürk’ün Dil, Tarih ve Coğrafya Fakültesine yüklemiş olduğu misyonun bir parçası bile devam ettirilmiş olsaydı bugün mevcut durumun çok farklı olacağı şüphesizdir.

Buna ilave olarak bugün ülkemizin birçok yerinde mevcut bulunan Arap dili, Fars dili, Doğu dilleri gibi bölümlerin de bu misyonu istenen düzeyde devam ettirdikleri söylenemez. Nitekim bu bölümlerde yapılan çalışmalarda Orta Çağ tarihi kaynaklarına çok az yer ayrıldığı, bunun yerine genellikle modern edebiyata dair çalışmalara ağırlık verildiği ortada.

Diğer bir önemli meselenin de kaynaklarda kullanılan dilin niteliği ya da dönemsel özellikleri. Bir kaynak tercümesinde bin yıl öncesine ait olayları, o dilin bin yıl önceki yapısı, kelime hazinesi, manası ve ruhuyla kaleme almış olan müellifi, doğru anlamak son derece dikkatli davranmak lazım. Bunun için sadece o dili iyi bilmek yetmez. Metnin mahiyetine göre dönemi iyi bilen bir tarihçinin, dilcinin, coğrafyacının, hatta bazen bir tabip, fizikçi veya kimyacının, bir demir ustası veya sanatçının da bilgi ve görüşlerine müracaat edilmesi gereken ifadelerle karşılaşmak mümkün. Bu durumda tarihî kaynağı, o dili ve dönemi bilen bir tarihçinin tercüme etmesi, gereken hâllerde saydığımız uzmanlık alanlarına danışması en uygun yöntem. Ya da bir dilcinin yaptığı tercümenin, başta tarihçi olmak üzere uzman görüşleriyle şekillenmesi gerekir. Aksi takdirde örneklerine sıkça rastladığımız üzere çok galiz hatalar ortaya çıkar ki, bu hatalar bazen çok ciddi anlam ve algı kırılmalarına, müteselsil yanlışlar zincirine dönüşebilir.

Usta: Çeviri meselesinde Türkiye’de oldukça yaygın bir kelime tercihi problemi de mevcut. Edebî eserlerden kuramsal eserlere bu tartışma hemen her konuda sürdürülüyor. Bazı çeviriler fazla Öz Türkçeci, bazı çeviriler fazla eskimiş bulunuyor ve kelimenin kendisinin bile –“çeviri” mi “tercüme” mi- tartışıldığı zamanlar oluyor. Bu tartışma Doğu dillerinden geçme kelimeler üzerinden yürüdüğü için, o dillerden yapılan tercümelerde de muhakkak bir sıkıntıya sebep oluyordur.

Göksu: Evet. Kaynaklarda geçen bilhassa makam, mansıp ve dönemin ruhunu yansıtan kelime ve tabirlerde tercih edilecek sözcükler meselesi… Dilciler genellikle tercüme edilen bir metnin kâmilen Türkçeleştirilmesi gerektiği görüşündedir. Gerçekten de Arapça veya Farsça bir metni, yine Arapça veya Farsça kelimelerle tercüme etmenin bir anlamı yoktur. Fakat tercüme edilen metin, tarihî bir metin olunca, tercümede kullanılan sözcüklerin dönemin ruhuna, devlet teşkilatı ve sair ıstılahi kavramlara uygun olması lazımdır. Söz gelimi “şurta”yı emniyet genel müdürlüğü veya polis teşkilatı, münşi veya kâtibi sekreter, divanı bakanlık, Divanü’l-Arzı Millî Savunma Bakanlığı, kadıyı yargıç gibi günümüzde muadili olduğu varsayılan sözcüklerle tercüme etmek, çok ciddi algı ve anlam hatalarına sebep olabilir. Bu durumda sultanı cumhurbaşkanı, veziri başbakan gibi kelimelerle tercüme etmek gerekir ki, bu durum metni kendi anlam dünyasından, zamanın ruhundan koparan ve tarihî bir metin olmaktan çıkaran bir hâle getirecektir. Aynı durum dua, tazim ve buna mümasil ifadeler için de geçerlidir. Bu noktada bir örnek olması bakımından bir tercümemiz için gelen hakem raporunda “celle celaluhu” kelimesinin dahi Türkçeleştirilmesi konusunda fikir beyan edildiğini belirtmek isterim.

Sözün burasında bugüne kadar bütün maddi ve manevi zorluklarına rağmen başta Selçuklular olmak üzere Orta Çağ Türk tarihinin muhtelif konuları ve dönemlerine ait muhtelif ana kaynakları Türkçemize kazandırmanın ve meraklıların istifadesine sunmanın bahtiyarlığını yaşayan bir Orta Çağ Türk tarihçisi olarak, kaynaklar üzerinde yaptığımız bu çalışmaların, yine bazı tarihçiler tarafından kaynak fetişizmi veya kaynakperestlik olarak nitelendirilmesi konusunda duyduğumuz rahatsızlığı da dile getirmek istiyorum.

Usta: Birçok kaynağı dilimize çevirdiniz. Konuştuğumuz çerçevede size karşı da çeşitli eleştiriler geldi mi?

Göksu: Gelmez olur mu? İşin aslı, gelmeli de. Çünkü bilim, akademi ancak ve ancak sağlıklı eleştiri mekanizmasının varlığıyla gelişebilir. Öncelikle şunu söyleyeyim. Erbabı iyi bilir ki, akademik yükseltmelerde puan almak için falan yapılacak, katlanılacak iş değil bu çalışmalar. İğneyle kuyu kazmaktan farksız. Bu noktada destek verip cesaretlendirenlerin sayısının çok fazla olduğunu belirteyim. Bununla birlikte şüphesiz bizim de hatalarımız, eksiklerimiz olmuştur, olacaktır. Bunu bildiğimiz için bilimsel manada karşılaştığımız eleştirilere çok sevindik. Hatta yanlış veya eksiklerimizi görmemize sebep oldukları için teşekkür ettik. Ama ne yazık ki bizde hakaret, karalama ve küçümsemeyi eleştiri kalkanıyla yapmayı alışkanlık edinmiş bir sürü kifayetsiz muhteris de var. Bir sürü orijinal telif eserimizi, makalelerimizi görmezden gelerek bizi “mütercim” diye küçümsemeye çalışan da oldu, Farsça konusundaki yeterliliğimizi sorgulayan da. Çoğu, ciddi bir akademik üretimi olmayan, hiçbir şekilde bilimsel bir kaygı ya da Türk tarihçiliğine fayda amacı gütmeyen kişilerden bizi üzen, bazen kızdıran şeyler işittik. Tabii hepsi dedikodu mahiyetinde. Ama zaten bütün bunlara hazır olarak başlamıştık bu işe ve hala da devam ediyoruz. Hizmet aşkımız, üzüntümüzün de kızgınlığımızın da üstünde. Tek derdimiz, Türk tarihçiliğine hizmet. Hiçbir zaman bunlara kızıp küsüp “Nasıl olsa ben biliyorum, kendim kaynaklarda istifade edip çalışmalarımı yapayım, başkası ne yaparsa yapsın.” diye düşünmedik. Yılların emeğini, birikimini, herkesin istifadesine sunmayı seçtik.

 

Usta: Bütün bu konuştuklarımızın bir hülasasını yapmamız icap ederse neler söylemek istersiniz? Bahsettiğiniz konuların özüne ilişkin meselelerin toplu bir görüntüsü bu röportajın okurları için de faydalı olacaktır.

Göksu: Şöyle diyeyim: Daha önce de belirttiğim tarihçilik, sadece kaynak okumaktan ibaret değildir. Ama kaynaksız tarihçilik de olmaz. Bir tarihçi hangi donanıma sahip olursa olsun, hangi metodoloji veya felsefeyi benimsemiş olursa olsun, yazdıklarını veya söylediklerini tarihî kaynaklara dayandırmaz ise gerçek manada tarihçilik sayılamaz. Bu, şüphesiz kaynaklarda yer alan bilgileri tamamen doğru olarak kabul etmek veya bu bilgileri hiçbir metodolojik ve felsefi değerlendirmeye tabi tutmamak anlamına gelmez. Zaten tarihçi, bu değerlendirme ve tahlili yapan kişidir. Hiçbir kaynağa dayanmadan yapılan değerlendirme ve tahliller, zamanın ruhundan tamamen uzak, bilim dışı, anakronik ve ideolojik bir hâl almaktan öte bir amaca matuf değildir. Tarih boyunca bizatihi tarihin ruhunu oluşturan bir milletin çocukları, sadece güncel meselelere altyapı hazırlamak düşüncesiyle ortaya atılan tahrif edilmiş bilgilerin, ideolojik tartışmaların çerçevesini çizdiği bir tarih algısından daha fazlasını hak etmektedir.

Bu yüzden bugüne kadar ihmal edilmiş olan Türk tarihinin ana kaynaklarının bir an evvel Türkçemize kazandırılarak insanların tarihi, ana kaynaklarından öğrenebilmesi için gerekli şartlar temin edilmelidir. Bu konuda başa Türk Tarih Kurumu olmak üzere herhangi bir kurum veya enstitü bünyesinde oluşturulacak bir komisyonun, kişisel gayretlerle yürütülen bu meşakkatli çalışmalara daha kurumsal ve sistemli bir yapı getireceği muhakkaktır. Bunun yanında akademik yükseltme ve buna mümasil zeminlerde tercüme faaliyetlerini destekleyici düzenlemeler yapılmasının da bu konuyla ilgilenen araştırmacıların sayısını artıracağında şüphe yoktur.

Usta: Kıymetli vaktinizi ayırdığınız için teşekkür edelim. Umalım ki işaret ettiğiniz hususlar ilerleyen zaman içerisinde dikkate alınır ve tarihçiliğimiz çeviri alanında arzulanan bir seviyeye erişir.

Göksu: Ben teşekkür ederim.

Comment here