Röportaj

Baha Öztunç ile “Manastır” Kitabı Üzerine Söyleşi

Bu makaleyi 19 dakikada okuyabilirsiniz

Söyleşen: Doğukan Oruç

Doğukan Oruç: Öncelikle söyleşi talebimizi kabul ettiğiniz için teşekkür ederim. Bugün, sizin geçtiğimiz günlerde basılan “Tanzimat Dönemi’nde Bir Rumeli Şehri: Manastır” başlıklı ve 1839-1876 yılları arasında şehrin sosyo-ekonomik yapısını ele aldığınız kitabınız hakkında konuşacağız. Gerek şehir tarihçiliği gerekse Rumeli çalışmaları için önem taşıyan bu eseriniz ayrıca Manastır’ın Tanzimat ile Meşrutiyet arasındaki tarihini ele alan nadir çalışmalardan biri olması ve şehrin nüfus defterlerini de inceleyen ilk çalışma olması sebebiyle ayrıca kıymetli. Fakat konuya daha geniş bir giriş yapmak amacıyla şehir tarihçiliğinin önemini ve Türk tarihçiliğinin bu konudaki konumunu nasıl değerlendirdiğinizi sorarak başlamamız daha yerinde olur sanırım.

Baha Öztunç: Söyleşi talebiniz için duyduğum memnuniyeti ifade ederek sözlerime başlamak isterim. Şehir tarihçiliği, sosyal tarih çalışmaları içinde önemi her geçen gün artan bir çalışma alanı olarak dikkati çekmektedir. İnsanların yaşadığı şehrin tarihini ortaya çıkarma arzusunun bu noktada önemli bir motivasyon kaynağı olduğunu ifade edebilirim. En azından Manastır mübadili bir ailenin çocuğu olmamdan ötürü çalışma konusu olarak bu şehri seçmem mikro ölçekte bir örnek teşkil edecektir. Türk tarihçiliğinde ise Bahaeddin Yediyıldız’ın “Ordu Kazası Sosyal Tarihi” ve Feridun Emecen’in “XVI. Asırda Manisa Kazası” eserleri bu manada yapılan önemli çalışmalardır. Günümüzde artık gerek Osmanlı Devleti ve gerekse öncesi dönemde kurulan Türk devletlerinin şehirleriyle ilgili pek çok çalışma yapıldığını görmekteyiz. Ülkemizdeki şehir tarihi çalışmaların önemli bir kısmı yüksek lisans ve daha çok doktora tezi olarak hazırlanan tezlerin kitaplaştırılmasıyla meydana gelmektedir ki bu da bize çalışmanın bilimsel yeterliliğini göstermektedir. Bu manada gerek günümüzde Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde kalan yerleşim birimlerimiz gerekse daha önceki Türk devletlerinin hakimiyeti altında bulunan şehirlerin çeşitli dönemlere ait çalışmalarının giderek artan bir sayıda yapıldığını memnuniyetle görmekteyiz.

Oruç: Şehir tarihçiliği içinde Osmanlı Devleti’ndeki kritik konumu sebebiyle Rumeli bölgesindeki şehirlerin ayrı bir önemi olsa gerek. Manastır da Rumeli coğrafyasının birçok bakımdan en mühim şehirlerinden biri. Kitabınızda alıntıladığınız bir dilekçede yer alan “orası sâ’ir sancaklara kıyâs kabul etmemek cihetiyle” şeklindeki hayli enteresan ifadeden anlaşıldığı üzere Manastır’ın taşıdığı önem o devrin insanlarınca da biliniyor. Manastır’ın “sâir sancaklara kıyâs kabul etmemesi” durumunu doğuran kendine has özellikleri nelerdir? Niçin bu kadar önemli bir şehir olarak kabul görmüş ve görmektedir?

Öztunç: Manastır şehri Osmanlı Devleti tarafından ele geçirildiğinde rahmetli Halil İnalcık Hoca’mızın da ifade ettiği gibi Filibe, Belgrad, Sofya ve Saraybosna şehirleri gibi küçük bir kasaba hâlindeydi. Osmanlı Devleti’nin sağladığı barış ortamıyla bölgede ticaretin canlılık kazanması söz konusu şehirlerin de gelişmesine yol açmıştı. Manastır özelinde konuşacak olursak bu yerleşim merkezi kadim bir ticaret yolu olan “Via Egnatia” ticaret yolunun üzerindeydi ve elbette güvenli ortam sağlandığında ticari yollara ve merkezlere yakınlığıyla şehrin gelişmesi doğaldı. Kitabın çalışma alanını oluşturan 1839-1876 arasına ise artık manastır şehri vilayet merkezliği yapan önemli ve görece büyük bir şehir olarak karşımıza çıkmakta. İdari noktadaki bu önemi yanında ilgili dönemde üçüncü ordunun merkezi olması şehrin gelişimine çok büyük etkiler yapmıştır. Hâliyle bir ordu ve vilayet merkezine merkezî yönetim tarafından çok daha fazla yatırım yapılacak ve bu da şehrin gelişimini gerek mimari, gerek ulaşım ve gerekse alt yapı çalışmaları gibi pek çok noktada diğer yerleşim yerlerine oranla daha fazla öne çıkaracaktı.

Oruç: Çalışmanız Tanzimat’ın ilan edildiği yıldan itibaren şehirde yaşanan değişimleri ele alıyor. Devletin kendi çehresini ve organizasyon yapısını bile değiştiren Tanzimat’ın vilayetler üzerindeki tesiri de yadsınamaz bir gerçek. Fakat anlaşıldığı kadarıyla Manastır’da, bazı başka şehirlerde olduğu gibi Tanzimat bir reaksiyon yaratmıyor ve bu geçiş nispeten kolaylıkla sürdürülebiliyor. Manastır’ın Tanzimat’ın getirdiği yeniliklere kolaylıkla ayak uydurabilmiş olmasını ne gibi sebeplere bağlıyorsunuz?

Öztunç: Bu sorunuza Gülhane Hatt-ı Hümayunu’na olan tepkilerin nedenlerinden kısaca bahsetmekle başlamak yerinde olacaktır. Ali Akyıldız Hoca’mız bu hususta şu tespitleri yapmakta: “Hazine gelirlerinin mahallî idareciler elinde telef olmasını önlemeyi amaçlayan yeni sistemden çıkarları zedelenen vali, mütesellim, eşraf, âyan, sarraf, mültezim, voyvoda gibi zengin zümreler Tanzimat’ı başarısızlığa uğratmak için halkı kışkırtıp çeşitli engellemelere başvurdular. Zira bunlar, vergi oranının gelire göre tespitiyle birlikte daha fazla vergi verecekleri gibi öteden beri kendilerine tanınan muafiyetleri de kaybetmişlerdi. Bulgarlar 1841 Nisan’ında Niş’te ciddi bir isyan çıkardı”. Bu tespitler çok yerinde tespitler olup tepki sahiplerinin isyana varan motivasyonlarının nedenlerini de açıkça göstermektedir. Manastır’da böyle bir tepkinin olmaması sürecin daha kolay yönetilebilmesi her ne kadar merkeze mesafe bakımından uzak olsa da idari ve askerî noktada gerekli önlemlerin hemen alınabilmesinin önemli bir yeri vardır. Elbette sivil ve askerî yöneticilerin halk üzerindeki etkisini de burada ifade etmek gerekmektedir. Tüm bu unsurlar bir araya geldiğinde olası hoşnutsuzluklar varsa da bir isyan şeklini almadığı söylenebilir.

Oruç: Kitaptaki en ilginç bölümlerden birkaçını da bu tarih aralığında ortaya çıkan yeni teknolojilerin şehir üzerindeki etkileri oluşturuyor. Bu süreçte sanayileşme hareketleri başladığı gibi telgraf ve demir yolu gibi teknolojiler de Osmanlı Devleti’ne dâhil olmaya başlıyor. Eserinizden öğrendiğimiz kadarıyla bölgede telgraf hatlarının kurulmasının masrafları halkın yüksek katılım gösterdiği yardım kampanyaları sayesinde karşılanıyor. Bu durum Manastır halkında “şehirli olma bilinci”nin yerleştiğinin bir göstergesi sayılabilir mi? Bu bilinç bakımından dönemin Manastır halkını nasıl değerlendirirsiniz?

Öztunç: Bu güzel soru aslında çok bilinmeyenli denklem gibi, zira verilebilecek pek çok cevap var. Yine de kısaca ifade etmek gerekirse bu yardımları şehir sakinleri arasında bir “şehirli olma bilinci” ile ifade etmek çok da sağlıklı olmayacaktır. Öncelikle devletin o dönemde mali olarak içinde bulunduğu durum hepimizin malumu. Hâl böyle iken, yapılması gereken veya istenen yatırımların sadece devlet eliyle gerçekleştirilemeyeceği gerçeğinden hareketle halkı yüksek maliyetlerlerin karşılanması sürecine ortak etmektir. İşte burada bahsettiğiniz şehirli olma bilinci yalnız manastır şehrinde değil ülkenin pek çok yerinde hemen aynı şekilde karşımıza çıkar. Nitekim dönemi incelediğimizde yapılan yatırımların -bu bir telgraf hattı da olabilir bir okul ya da hastane de- hemen tamamında halkın yardımına başvurulduğu görülmekte. Bununla birlikte Manastır özelinde telgraf hattı kurulması önemli bir ihtiyaç ve bunun şehir sakinlerine sağlayacağı faydaların içselleştirildiğinin ve bu nedenle yardım kampanyasına yüksek katılım gösterdiği ifade edilebilir. Tabii çevresine göre görece daha fazla maddi imkânlara sahip insanların yardım yapma noktasında bir fark oluşturacağı gerçeğini de burada göz önünde tutmak gerekir.

 

Oruç: Manastır, nüfusu homojenleştirme çabalarının henüz o kadar yoğun görülmediği bu devirde birçok Balkan şehri gibi farklı inanç ve milletlerden insanların yaşadığı bir şehir. Nitekim şehir meclislerinde ve sair kuruluşlarda değişik inançlardan insanların görevlendirildiğini ve beraber çalıştıklarını görüyoruz. Bu kozmopolitlik her ne kadar sonraki süreçte nüfus bazında görülmez olmuşsa da tarihî miras bakımından hâlâ yaşayan bir gerçek. Manastır’ın 1839-1876 yılları arasındaki demografik yapısı hakkında genel bir çerçeve çizmeniz mümkün müdür?

Öztunç: Burada şehir merkezindeki nüfusun 1843-44 yılında %48 Müslüman ve %52 gayrimüslim olarak tespit edildiği bilgisiyle başlamak yerinde olacaktır. Bu oran 1881/82-1893 sayımında Müslümanların aleyhine değişecek ve Müslüman nüfusun genel nüfusa oranı %30’a gerileyecekti.  Çalışmada da ifade ettiğim gibi bu değişim ve şehirdeki gayrimüslim oranındaki bu büyük artışta merkeze bağlı köylerdeki Hristiyan nüfusun fazlalığı, bölgede nüfus bakımından yoğunluk kazanmak isteyen Hristiyanların buraya yerleşmek istemesi gibi etkenler etkili olmuştur.

 

Oruç: Tabii Manastır denildiği zaman “konsoloslar şehri” tabiri de muhakkak yanında gelir. Şehirde birçok büyük devletin ve ayrıca komşu Balkan ülkelerinin konsolosları bulunuyor. Fakat o devirde konsolosluklarının sadece basit diplomatik görevleri olmadıkları da anlaşılıyor. Şehirdeki bu konsolos yoğunluğunun nedeni nedir? Ayrıca konsoloslarının görev ve faaliyet sahalarını açıklayabilir misiniz?

Öztunç: Evet, ilgili dönemde Manastır şehri bu adlandırmayı hak ediyor. Büyük devletlerin hepsinin şehirde konsolosluk, konsolos yardımcılığı veya başka bir ülkenin konsolosu tarafından temsil edildiği görülmektedir. Konsolosların mevcut diplomatik görevlerinin başında mensubu bulunan ülkenin vatandaşlarının haklarını korumak gelmektedir. Bunun yanında farklı faaliyetlerin içinde de bulunmuşlardır. Buna İngiltere Konsolosu Mr. Longworth’un Kırım Savaşı esnasında Yunanistan’ın gösterdiği tavra karşı yaptığı çalışmalar örnek gösterilebilir. Yine Rumeli ordusuna mensup Onbaşı Fettah Bey’in zenci cariyesi evdeki bir çekmeceyi kırmak suretiyle 5.000 kuruş akçeyi çalarak Fransız konsolosluğuna sığınması da ilginç bir durum olarak dikkati çeker. Burada İngiltere konsoloslarının mali durum hakkında yaptığı detaylı çalışmalara da kısaca vurgu yapmak isterim. Uluslararası bir panayır olan Manastır’a bağlı Pirlepe panayırında kaç dükkânın açıldığı, bunların kaçının yerli kaçının yabancı olduğu, panayırda hangi ürünlerin hangi fiyata satıldığı ve toplam işlem hacmine kadar çok detaylı bilgilere konsolos raporunda ulaşabilmekteyiz. Şehirdeki konsolos yoğunluğunun nedenine gelecek olursam Rusya’nın bu konudaki yaklaşımının bir fikir verebileceği kanaatindeyim. Rusya 1853-1856 Kırım Savaşı’ndan sonra Makedonya bölgesindeki Slavlar üzerinde kaybettiği etkinliğini yeniden sağlamak amacıyla Makedonya’da çok sayıda konsolosluk açmaya karar verir. Ancak maddi nedenlerle istedikleri her merkezde konsolosluk açamazlardı. Konsolosluk açacakları yeri şu iki kritere göre belirliyorlardı. Ya Fransa, İngiltere ve Avusturya’nın konsolosluk açtığı şehirlerde ya da nerede Slavları ilgilendiren karışıklık varsa orada açıyorlardı. Yani Manastır’da konsolosluk açan devletler sadece Osmanlı Devleti’ni değil orada konsolosluğu olan diğer devletlerin faaliyetlerini de takip ediyorlardı. Bu sebepler Manastır’ın konsoloslar şehri olarak adlandırılmasında önemli etkiye sahiptir.

 

Oruç: Manastır’ın da içinde yer aldığı Makedonya coğrafyası özellikle uluslaşma süreçleri açısından hayli ilginç bir bölge. Bulgar uluslaşmasının önemli bir ayağını Makedonya oluşturuyor. Arnavut uluslaşma hareketinin bazı önemli hareketleri Manastır, Debre, Kırçova gibi Makedonya şehirlerinde gerçekleşiyor. Keza ilerleyen süreçte bölgesel bir Makedonluk aidiyetinin doğduğunu da görüyoruz. Habib Sevük’ün “Biz milliyeti Makedonya dağlarında öğrendik.” kavline bakacak olursak Türk millî bilincinin gelişiminde de önemli bir bölge. Gerçi bu hareketlerin pek çoğu 1876’dan sonrasında tüm şiddetiyle açığa çıksa da muhakkak önceki süreçte bütün bunları tetikleyen öncüller olmalı. Manastır şehrinde özellikle Hristiyan tebaanın milliyet bilinçlerini tetikleyen ne gibi hareketlilikler görüyoruz? Yabancı okulların, komşu devletlerin ya da konsolosların faaliyetleri bu unsurların ulusçuluklarını kuvvetlendirmekte ne gibi roller oynamışlardır sizce?

Öztunç: Rahmetli İsmail Bey Gaspıralı’nın meşhur “Dilde, Fikirde, İşte Birlik” sözü bu sorunun cevabı olsa gerek. Kitapta yer alan ve 1863 yılına ait olan “Arnavutluk içinde Lisân-ı Türkî gâ’ib olmak derecesine gelmiş ve ahâlî çocuklarını bütün Rum lisânı üzere okutub, yazdırmakda bulunmuş olduğundan şu hâl te’essüf…” ifadesi bir devletin adeta çimentosu diyebileceğimiz dilin bölgede ne durumda olduğunun göstergesidir. Bu noktada Osmanlı Devleti’nin bünyesindeki gayrimüslimlerin eğitim noktasında özerk bir yapısının olduğunu, kendi okullarını açıp burada çocuklarına kendi dillerinde eğitim verebildiklerini de hatırlatmak gerek. Bu okullarda okutulan Türkçe dersinin yeterliliği ise ayrı bir tartışma konusudur. Elbette Fransız İhtilali neticesinde aradan geçen zamanla bölgedeki gayrimüslim kesim artık kendilerini din temelli temsil yerine millet temelli temsil etmeye başlamıştı. Yani artık kendilerini Katolik, Ortodoks diye değil, Rum, Sırp, Bulgar diye tanımlamaya başladılar. Yabancı devletler ve onların bölgedeki temsilcileri olan konsoloslar da bu milliyetçilik akımı yangınına körükle gitmişler ve ateşin her zaman canlı kalması için ellerinden geleni yapmışlardır. Buraya kadar anlatılanlar Osmanlı Devleti için ne kadar olumsuz bir tablo ise biraz daha geç, 19. yüzyılın sonlarına doğru kendisini hissettirmeye başlayan “Türk Milleti” kavramı, Osmanlı Devleti’nden sonra tarih sahnesinde yerini alacak olan Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasında da o denli etkin rol oynamıştır.

Oruç:Son olarak bu röportajı okuyacak olanların büyük kısmını tarihe meraklı ya da tarih temelli bir kariyer yapmak isteyen gençlerin oluşturduğunu göz önüne alarak bir soru sormak istiyorum. Şehir tarihçiliği ya da Balkan araştırmaları yapmak isteyenlere ne gibi tavsiyelerde bulunursunuz? Bu konularda çalışma yapmayı arzulayanlar hangi hususlara ağırlık vermelidirler?

Öztunç: Tabii bu konuda danışılacak, şehir tarihçiliğinde söz sahibi hocalarımızın yanında bana ne kadar söz düşer bilemem ancak ilk yapılacak şey herhâlde şehir tarihçiliği ile ilgili sağlam bir literatür okuması yapmak yerinde olacaktır. Çalışmanın dönemlendirilmesi, sınırlarının belirlenmesi her çalışmada olduğu gibi şehir tarihi alanında da çok önemlidir. Bu da çalışılacak dönem özelinde farklı kaynaklara yönelmeyi beraberinde getirecektir. Kendi alanım olan Yakın Çağ döneminde yapılacak olan çalışmalarda Cumhurbaşkanlığı Osmanlı Arşivi bize çok zengin belge sağlar. Bu manada Osmanlı Türkçesi okuma, anlama ve değerlendirme noktasında kendimizi sürekli geliştirmeliyiz. Resmî belgelere yansıyan olayları, dönemin bir diğer önemli kaynağı olan basında takip etmeye çalışmak çalışmaya canlılık katacaktır. Son olarak eksikliğini fazlasıyla hissettiğim karşılaştırmalı tarih yazımı noktasında konuyla ilgili yukarıda bahsettiğimiz konsolos raporları ya da yabancı devlet arşivlerinden temin edilecek belgeler gibi kaynaklarla çalışmayı derinleştirmenin, farklı bir bakış açısı sağlayacağına inanıyorum.

Oruç: Hoca’m sorularımızı cevapladığınız için çok teşekkür ederiz.

Öztunç: Rica ederim, iyi çalışmalar dilerim.

Comment here