Röportaj

Aydın Usta ile “Türkler ve İslâmiyet” Adlı Kitabı Üzerine Söyleşi

Bu makaleyi 19 dakikada okuyabilirsiniz

Berkay Aris: Horasan ve Maveraünnehir’in İslam Dünyası için öneminden bahsedebilir misiniz?

Aydın Usta: Günümüzde olduğu gibi tarihin seyri içerisinde toplumları yönlendiren önemli olgulardan biri de her zaman ticaret/ekonomi olmuştur. Aslında ticaret denildiğinde olaya sadece bir meta ya da para alışverişi şeklinde bakmamak gerekiyor. Örneğin Ortaçağ’a bakıldığında dönemin ticaret yolları üzerinde ülke ülke dolaşarak seyahat eden mal alıp satan tacirler diğer taraftan da gittikleri yerlere kendi kültürlerini, dinlerini ve hatta bilimsel faaliyetlerini de götürüp aynı şekilde oralardan da benzer şeyleri alıp gelmekte idiler.

Horasan ve Maveraünnehir bölgeleri de bu etkileşimin en fazla yaşandığı yerlerden biri hatta birincisi durumundadır. Nitekim buralar Ortaçağ Dünyasının üç önemli ticaret yolunun yani İpek Yolu, Kürk Yolu ve Baharat Yolu’nun kara güzergâhının birleştiği yerlerdir. Yaşanan yoğun ticarî faaliyetlerin meydana getirdiği zenginlik adı geçen eyaletlerin şehirlerine nüfusu, nüfus da sosyal etkileşimi çekmekteydi. İşte bu nedenle Ortaçağ’da Horasan ve Maveraünnehir bölgeleri İslam dünyasında sosyo-ekonomik canlılığın en fazla yaşandığı yerler olmalarının dışında kültürel etkileşim sebebiyle ilmi açıdan her zaman ayrı bir ekol meydana getirebilmişlerdir. İslam Dünyasında ilk medreselerin, gerçek manada tasavvufun buralardan çıkmış olması tesadüf değildir. Aynı şekilde tarih başta olmak üzere pek sahada bilhassa Horasan her daim ayrı bir ekol meydana getirebilmiştir. Söz konusu potansiyeli sebebiyle de sürekli şekilde devletlerin ele geçirmek istedikleri yerler olmuşlardır.

Öte yandan Horasan ile Maveraünnehir’i birbirinden ayıran Ceyhun Nehri aynı zamanda İranlılar ile Türklerin birbirinden ayrıldığı bir etnik sınırı temsil etmektedir. Nehrin doğusunun Türk yani Turan olduğu bizzat efsanevi İran destanı Şehname’de de ifade edilmektedir. Ayrıca Maveraünnehir bölgesi Türklerin İslamiyet öncesinden İslamî döneme geçişteki en önemli kavşak noktasıdır.

Berkay Aris: İslam Ordularının Sasanilerle mücadeleleri ve İran’da İslam hâkimiyetinin sağlanmasından bahsedebilir misiniz?

Aydın Usta: İslam tebliğinin başladığı sırada Arap Yarımadasını çevreleyen coğrafyalarda Bizans ve Sasaniler gibi iki büyük imparatorluğun hâkim olduğunu görüyoruz. Ancak her ikisi de İpek Yolu üzerinde hâkimiyet tesis etmekten kaynaklı olarak patlak veren uzun soluklu bir mücadele yaşamışlar. Hatta bu mücadelelerin Kur’an’daki Rum Suresi’nde geçtiğini de biliyoruz. Mücadelenin başlarında Sasanilerin, Bizans’a karşı açık bir üstünlüğü söz konusu olup Mısır, Suriye, Filistin, Anadolu gibi eyaletler birinciler tarafından ele geçirilip yağmalanmıştır. Ancak İmparator Herakleios 616 yılında başlatmış olduğu bir seferler silsilesiyle düşmanlarına boyun eğdirip bu savaşları Bizans lehine sonuçlandırmayı başarmıştır. Mamafih sonuçta her iki imparatorluk da o kadar bittkin ve zayıf düşmüştür ki bunun kısa bir süre sonrasında başlayacak bu durumun İslam fetihlerini kolaylaştırıcı etkenlerden biri olduğunu da rahatlıkla söyleyebiliriz.

Sasanilerle ilk münasebetler Hz. Peygamber’in, kisraya gönderdiği tebliğ mektubu ile başlamış ise de buna çok da iyi bir yanıt alınmadığı bilinmektedir. Hz. Peygamber’in 632 senesinde vefatı ve bunun hemen ardından meydana gelen Ridde Savaşlarının İslam Devleti’nde kısa süreli bir karışıklığa sebebiyet vermiştir. Fakat söz konusu hareketin bir sene içinde bastırılmasının nihayetinde başlayan İslam fetihleri sırasında Halid b. Velid idaresindeki bir kuvvet Sasanilerin elindeki Irak üzerine yürüyerek fiili mücadeleyi başlatmıştır. Aslında Müslümanlar burada kısa bir süre evvelinde ihtida eden Bekr b. Vail kabilesinin Sasanilerle olan mücadelesini devralmışlardır.

Halid’in bu cepheden ayrılması ve Sasaniler karşısında yaşanan kısa süreli bir gerilemenin sonrasında bölgeye atanan Sa’d b. Vakkas’ın emrinde başlayan askeri harekâtlar sonrasında zaten bir öncesinde Bizans ile yaptıkları savaşlarda ciddi şekilde yıpranmış Sasaniler Kadisiyye (636) ve Nihavend (642) savaşlarında uğradıkları mağlubiyetten sonra yıkılmışlardır. Müslüman orduları da hızlı bir ilerleyiş ile İran ve Horasan’ı aşarak Ceyhun Nehri kıyılarına kadar olan sahayı kolaylıkla ele geçirmişlerdir. Hatta burada son Sasani Kisrası III. Yezd-cerd’e yardıma gelen Göktürk hükümdarı Tou-lu ile karşı karşıya gelinse de arada bir savaş gerçekleşmemiştir. Sonrasında adı geçen kisranın öldürülmesiyle birlikte Sasaniler tam manasıyla tarih sahnesinden çekilmişlerdir.

Berkay Aris: Türklerle Araplar birbirlerini ne zaman tanımaya başladılar ve ne zaman karşı karşıya geldiler? Talas Savaşı bunun neresindedir?

Aydın Usta: Türklerle, Arapların birbirlerini tanımaları İslamiyet öncesi döneme kadar dayanmaktadır. Öyle ki Araplar, Sasani ve Bizans ordularında paralı askerlik yapan Türkleri biliyorlardı. Hatta eski Arap şairlerinin bunun ile alakalı şiirleri mevcuttur. İslamiyetin ortaya çıkışı sonrasında da ilişkiler devam etmiştir. Fakat Hz. Ömer devrinden itibaren yoğunlaşan bu münasebetler Emeviler zamanında genelde savaş ve karşılıklı mücadele ile devam etmiştir. 750 yılında İslam Devleti’nde iktidarı ele alan Abbasilerle birlikte başlayan değişim Türklerle olan ilişkilere de olumlu şekilde yansımıştır. 751 senesinde gerçekleşen Talas Savaşı da bu konuda önemli bir yere sahiptir. Zira Türkler burada uzun süredir savaşmakta oldukları Müslüman Araplarla eski ve ezeli düşmanları Çinliler arasında bir tercih yapmışlardır. Böylece Talas Savaşı’nın Müslümanlar tarafından kazanılmasını sağlamışlardır. Yaşanan bu birliktelik ile Müslüman Araplarla sürekli savaşmanın yanında başka ortak paydalarının olabildiğini görmüşlerdir. Bu husus Abbasilerin ılımlı politikaları ile birleştiğinde Türklerin İslamlaşması yolundaki değişim başlamıştır.

Berkay Aris: Haccac’ın Horasan Valiliğine tayin ettiği Kuteybe’nin Maveraünnehir’deki faaliyetlerinden bahsedebilir misiniz?

Aydın Usta: Kuteybe b. Müslim, Emeviler döneminin önemli kumandanlarından biridir ve Maveraünnehir fatihi olarak bilinir. Ancak Arap tarihinden çok bizim tarafımızdan ön plana çıkarılmış olan bir kişidir. Öyle ki bu zat Horasan Valiliği görevini bile Kuzeyli ve Güneyli kabileler arasındaki çatışmayı engellemek isteyen Haccac’ın,  küçük ve hakir görülen Bahila Kabilesinden olması sebebiyle kendisini seçmesine borçludur. Sert ve yeri geldiğinde aşırı şekilde gaddar olabilen bir kumandandır. Fakat şunu söylemek gerekir ki Kuteybe kazandığı bütün başarılara karşın 715 yılında dönemin halifesine isyan ettiği için kendi ordusunun mensupları tarafından öldürülmüş ve tarihi misyonunu tamamlamıştır. Sonrasında onunla alakalı kaynaklarda iyi ya da kötü hiçbir şey geçmez iken biraz da yanlış yapılan tercümeler (bilhassa buralarda zikredilen rakamlar) ve anakronizm sebebiyle bizim bugün dahi hala konuştuğumuz bir kişi olmuştur. Ancak dikkatlerden kaçan nokta mücadelenin Kuteybe ile başlamadığı gibi onun akabinde de nihayet bulmadığıdır. Yani buradaki durum Kuteybe ile alakalı olmaktan ziyade tarihi sürecin akışı ile ilgilidir.

Berkay Aris: Hocam son zamanların belki de en çok tartışılan sorularından biri Türklerin kılıç zoruyla mı Müslüman oldular, bu konuda ne söyleyebilirsiniz?

Aydın Usta: Burada ilk elden söyleyebileceğim husus Türkler bazı bireysel kabullerin dışında Emeviler zamanında değil, Abbasiler devrinden itibaren başlayan süreçte ve uzun bir periyotta Müslüman olmuşlardır. Öyle ki VIII. yy. ile başlayan bu dönem X. yy. da zirve yapmış ve XVIII. yy.’a kadar devam etmiştir. Yani evvela bir tarihleme hatası söz konusudur.

İslamiyetin kabulü ve ihtida eden bireylerle alakalı hukuk Hz. Peygamber devrindeki uygulamalarla belirlenmiş iken Emevilerin, Asabiye (Arap milliyetçiliği) anlayışından kaynaklanan farklı uygulamaları Türklerin, İslamiyet’e karşı mesafeli yaklaşmalarına sebebiyet vermiştir. Nitekim bu hanedanın İslamiyeti kabul etseler dahi gayri Arap Müslümanlara karşı ikinci sınıf vatandaş muamelesi yapmaları, onlardan gayrimüslim iken alınan vergileri almaları ve takındıkları sert tavır şeref ve özgürlüklerine düşkün Türklerin elbette ki hoşuna gitmemiştir. İşte bu nedenle Araplara isyan edip sürekli şekilde onlarla mücadele etmişlerdir. Ancak süre gelen mücadeleler şiddetli ve kanlı geçmesine karşın insan kayıplarıyla alakalı telaffuz edilen abartılı rakamlarla alakalı kaynaklarda hiçbir bilgi yoktur. Daha da önemlisi Ortaçağ tarihçilerin çeşitli sebeplerle ordu sayıları ve öldürülenlerle alakalı verdikleri bilgilerde abartıya kaçmalarıdır. Bu rakamlar o dönemlerdeki nüfus ve askerî gerçeklikleriyle örtüşmemektedir.

Bunun daha iyi anlaşılması adına da Türkler ve İslamiyet kitabımın içinde söz konusu mücadeleleri anlatan bütün kaynakların birebir tercümelerini yaparak sonuna da bir tahlil ekleyerek görüşlerimi belirtmeye çalıştım. İşin bir diğer boyutu ise Ortaçağın genel bir kuralı olarak otoritesini karşısındaki güç kullanarak kabul ettirmek anlayışından kaynaklı bu çatışmalar da Türkler de muhataplarına ciddi kayıplar verdirmişlerdir. Daha da ilginç olan ve bu söylediklerimizi teyit eder nitelikteki bir diğer örnek ise Emevilerin (güç kullanarak otorite kabul ettirmek düşüncesi) bunu sadece Türklere değil aynı zamanda kendisiyle aynı etnik kimliği paylaşan Müslümanlara da sergilemiş olmalarıdır. Kerbela Faciasını, Harre Vakasında İslam’ın ilk başkenti ve Hz. Peygamberin defnedildiği Medine’nin üç gün boyunca yağmalanmasını yine Mekke kuşatmasında Kâbe’nin mancınık ateşine tutulması, haram arazide insanların öldürülmesini buna örnek verebiliriz.

Diğer taraftan Ömer b. Abdülaziz (717-720) gibi adaletiyle ünlü bir halifenin zamanında eşitliğin sağlanması ile Maveraünnehir’deki Türklerin kitleler halinde Müslüman olduklarını görürüz. Fakat adı geçen halifenin zehirlenmesi ve sonrakilerin de eski politikalara dönmeleriyle yeniden eski dinlerine dönüp Emevilerle mücadeleye devam etmişlerdir. Yani burada mesele tamamen aslında İslamiyet’in de temelinde olan eşitlikçi tavır ile ilgilidir. Emeviler bunu bir kenara ittiklerinden dolayı bahse konu dönem genellikle savaş ve mücadele ile geçmiştir. Abbasilerin iktidarı ve İslam Devleti’ni oluşturan unsurlar arasındaki bütünleşmeyi, eşitliği sağlamaları ile birlikte Türklerin ihtida süreci başlamıştır. Öyle ki bunun sonucunda Türkler, İslamiyetin koruyucusu görevini üstlenirken Türk ve Müslüman kelimeleri bir anlamı ifade eder hale gelmiştir. Bunu Ortaçağ’daki birçok Latin kroniğinde görmek de mümkündür.

Berkay Aris: Hocam günümüzde konuşulmaya devam eden bir diğer konuda ilk Müslüman Türk devletinin kim olduğuyla ilgili ve siz bu devletin Sâmânîler olduğunu ifade ediyorsunuz. Bu konudaki görüşlerinizden bahsedebilir misiniz?

Aydın Usta: Bu konuyla alakalı günümüzdeki araştırmacıların kronoloji, şecereleri yani soy kütüklerini dikkate alarak yorumlar yaptıklarını görmekteyiz. Tabi ki de bütün bu yorumlar Sâmânîlerin İran asıllı oldukları genel kabulü üzerinden yapılmaktadır. Öyle ki aileyi İran aslına dayandıran ve bunu Keyumers’e yani Hz. Adem’e kadar uzatan şecereler dönemi ele alan kaynaklarda aktarılmaktadır. Burada nedense dikkatlerden kaçan en önemli nokta aynı şecerelerin içerisinde Guzek, Afşin, Ihşid, Külerkin, Tamgas, Tamgaseb, Sam Togan gibi Türk isimlerinin geçmesidir. Diğer taraftan ailenin ortaya çıktığı ve devletlerini kurduğu coğrafya Şehnâme’de dahi Turan olarak belirtilen Maveraünnehir bölgesidir. Şehir olarak baktığımızda ise Semerkand, Belh ve Şaş şehirlerinin adı geçmektedir ki buralar İslamiyetin öncesinden itibaren Türklerin nüfuz ve yönetimine girmiş şehirlerdir.

Aileyi Behram Çubin’e bağlamak gayreti de bir başka ilginç noktadır. Zira Behram Çubin aile olarak Parthların Dahae kabilesine ve haliyle uzak geçmişte Türk soyuna dayanmaktadır. Sasanilere karşı iktidar mücadelesine girişip tahtı kısa süreliğine ele geçirdiğinde de bunu bizzat kendisi ifade etmiştir. Öte yandan Şehnâme’deki verilen bilgilere göre mücadeleyi kaybettiğinde ailesini bırakıp Göktürk hükümdarının yanına kaçmış, onun kızıyla evlenmiş ve bu evlilikten doğan çocuklar bölgede yayılmışlardır. Mamafih Behram Çubin ağırlıklı şecereler bize göre hâkimiyet kurulan bölgedeki yasallığın sağlanmasından başka bir şey olmayıp Ortaçağ boyunca bunun örneklerine de birçok defalar tesadüf edilmektedir. Sâmânîler bize göre Göktürk ailesine mensup ve Belh’ten gelmedir. Bunun kanıt ve bulgularını Türkler ve İslamiyet kitabımızın ilgili bölümünde aktarmaya çalıştık.

Ayrıca aile bilinenin aksine İslamiyet öncesinde Mecusi değil Budist inancına sahiptir. İslami dönemde ise Hanefi mezhebini benimsemeleri ve bu mezhebi diğer Türklere taşımaları da bir sürenin ardından mezhebi kimliğin etnik kimliği ifade eder hale gelmesini sağlamıştır. Öyle ki o dönemin İranlı ahalisinin mezhep tercihi Şafiliktir. Yine ilk Türkçe Kur’an tercümesinin de Sâmânîler devrinde yapılmış olması da önemlidir. Ailenin Türklüğüne dair bir başka önemli nokta ise kaynaklarda Sâmânîleri ifade etmek üzere kullanılan Sâmânî Türkleri, Düşmanımız olan Türkler gibi tabirlerdir. Az önce söylediğim gibi diğer kanıtları tafsilatıyla kaleme aldığım çalışmada aktardım.  O zaman bu soruyu pekala neden Sâmânîler, İran menşeyli kabul edilmektedir? Sorusuna cevap vererek kapatalım.

İslamiyet öncesi dönem ile İslamî dönem arasındaki bağlantıyı sağlayan coğrafya Maveraünnehir ve İslam kabulünün en yoğun yaşandığı dönem Sâmânîler devridir. Orta Asya’dan başlayıp Anadolu’ya kadar kesintisiz bir şekilde uzanan Türk devletler zincirinde halka tek bir noktada kopmakta ya da kopartılmaktadır. O da Sâmânîler devridir. Böyle yapıldığı takdirde de Türkler yeni girdikleri ve sonrasında büyük hizmetlerde bulunup ismen özdeşleştikleri bir dini İranlılardan öğrenmiş durumuna düşürülmektedir. Hayır, Türkler yeni dinleri kendileri gibi Türk olan bir unsurdan öğrenmişler, onların mezhebi benimsemişlerdir. Bu da 819 yılı itibarıyla Maveraünnehir ağırlıkta olmak üzere valilik görevine getirilen ve 261/874-875 senesinde tam bağımsızlığını kazanan ilk Müslüman Türk devleti Sâmânîlerin eliyle olmuştur.

Berkay Aris: Çok teşekkür ederiz hocam.

Aydın Usta: Rica ederim, kolay gelsin.

Comment here