İslamOrtaçağRöportaj

Doç.Dr. Tülay Metin Hoca İle “Selçuklu Çağında Yaşamak” Röportajı

Bu makaleyi 15 dakikada okuyabilirsiniz

Hazırlayan: Berkay Aris

Hocam merhabalar, Tarihi Çevir ekibi olarak röportaj teklifimizi kabul ettiğiniz için teşekkür ederiz. İsterseniz ilk sorumuzla başlayalım.

BERKAY ARİS: Önceleri yaygın kanı olan Malazgirt Savaşı ile birlikte Anadolu’nun kapılarının Türklere açıldığı inanışı şimdilerde yavaş yavaş dağılıyor.  Özellikle 1015-1018 yılında Çağrı Bey’in Anadolu’ya keşif hareketiyle Selçuklular en üst perdeden bu coğrafyayı görüyorlar. Çağrı Bey keşif dönüşü ağabeyi Tuğrul Bey’e bu coğrafyanın yerleşmeye elverişli olduğu haberini veriyor. Hocam peki Bizans hakimiyetindeki Anadolu coğrafyasında nasıl bir yaşam hakimdi, halkın ve şehirlerin genel durumu nasıldı?

TÜLAY METİN: Selçuklular ilk önce XI. yüzyılın başlarında Doğu Anadolu’ya yapılan akınlar ile bu coğrafyayı tanıdılar. Anadolu’nun iklimi ve geniş otlakları Türklerin ve hayvanlarının yaşantısına uygundu. Türkler yaşam alanı olarak genellikle çok sıcak ve çok soğuk yerleri tercih etmemişlerdir. Mesela sıcak olduğu için İran’ın güneyine hâkim olsalar da bu bölgelere gidip yerleşmemişler, yönlerini Anadolu’ya çevirmişlerdir. Aynı zamanda XI. yüzyılda Anadolu kalabalık bir nüfusa sahip değildi. Elbette Türk göçünü durduracak, Türk akınlarına karşı direnecek güçlü bir askerî yapının olmadığı da akınlar sırasında tecrübe edilmişti. Türkler, akınlar sırasında kırsal alanların genellikle boş olduğunu görmüşlerdir. Bu durum da Türklerin bölgeye gelmelerini teşvik etmiştir. Bütün bunlar Türklerin Anadolu’yu yurt tutmasını cazip hale getiren sebeplerdendi. Bizans döneminde Anadolu’da Rum ve Ermeni nüfus çoğunluktaydı. Nüfus yoğunluğu Anadolu’nun batısına doğru gittikçe artmaktaydı. Doğu Anadolu sınır bölgesinde daha çok Ermenilerin yaşadığı bilinmektedir. Bizans halkı genellikle şehirlerde yaşıyordu. Şehirler etrafı surlarla çevrili kale görünümündeydiler. Şehirlerin küçük olmasından dolayı nüfusları da azdı. VIII. yüzyıldan itibaren devam eden Bizanslılarla Ermeniler arasındaki mezhep anlaşmazlığı dikkat çekmektedir. Bizans idaresindeki Ermenilerin ve Süryanilerin dinî ve ekonomik anlamda baskı altında kaldıkları bilinmektedir. XI. yüzyılda Malatya’da bulunan İstanbul Ortodoks patriği, kendi mezheplerini kabul etmeleri için Ermeni ve Süryanî halka baskı uygulanmasını emretmiş, ancak bütün baskılara rağmen mezheplerini değiştirmemeleri üzerine patrik, kiliselerde bulunan Ermeni ve Süryanîlere ait kutsal eşyaları ve kitapları yaktırmıştır.

ARİS: Ortaçağ Avrupa dönemi şehir hayatı ile Selçuklular özelinde Türk-İslam şehir hayatı arasında ne gibi benzerlik ve farklılıklar bulunuyordu?

METİN: Batı literatünde genel olarak şehir etrafında sur, en yüksek tepesinde kale, ortasında büyük ibadet yeri ve bunun çevresinde çarşısı, pazarı ve meydanı bulunan kasaba diye tarif edilmektedir. Kasaba görüntüsünde olan Ortaçağ Avrupa şehirleri dışında yaşayan halk, ibadet için ve düşman saldırısında sığınmak amacıyla veya ticaret yapmak için buraya gelirdi. Weber, Ortaçağ Avrupa şehrinin ekonomik açıdan bir ticaret ve alışveriş merkezi, siyasî ve ekonomik açıdan bir kale ve garnizon, idarî açıdan bir mahkeme bölgesi, sosyal açıdan ise yeminli bir konfederasyon olduğunu belirtir. Ona göre Ortaçağ Avrupa şehirleri ile Asya şehirleri birbirinden farklıdır. Ancak Avrupa ve Doğu şehirleri, pazar yeri, alışveriş ve ticaret merkezi ve kale olmaları bakımından benzerlik göstermektedir. Anlaşıldığı gibi Ortaçağ Avrupa ve İslâm şehirlerinde esas unsur, etrafında sakinlerin iskân ettiği ibadet merkezi olarak bilinir. İslâmın etkisiyle şehirlerde kendine mahsus yeni bir karakteristik fiziksel yapılanmaya gidildiği açıktır. İslâm nüfuzu altına giren şehirlerde öncelikle bir ibadet mekânı olan cami inşâ edilmekte veya önceden mevcut ibadet mekânı camiye çevrilmekteydi. Batılıların tarif ettikleri şehir genel yapı itibariyle Türk İslâm şehri ile uyumludur. Selçuklu şehirleri de ibadet merkezi, çarşısı, pazarı ile bir bütünlük sergilemektedir. Bununla birlikte Selçuklu şehrini oluşturan müesseseler Ortaçağ Avrupa şehirlerinden yapı ve işlev itibariyle farklılık arz eder. Yerleşik hayatın bir merhalesi olan ibadet mekânı etrafında iskânı Müslüman Türk şehirleri için genellemek doğru değildir. Şehirlerin çekirdeğini oluşturan camiler etrafında şekillenmesi bir bakıma ibadet yerleri çevresi iskân fikrini doğrular niteliktedir. Fakat zamanla Selçuklu şehirlerinde dinî mekânların sur dışına taşmasıyla bunların etrafında yeni mahallelerin ortaya çıkması kaçınılmaz olmuştur. Ancak bu durum yeni bir şehir oluşum faaliyetinin başladığını göstermez. Selçuklu dönemi şehirleri fiziksel olarak değerlendirildiğinde surlarla çevrili olmaları hasebiyle çağdaşı Ortaçağ Avrupa şehirlerinde görülen kapalı kent modeline benzerlik gösterir. Ancak bütün şehirleri bu şekilde sınıflandırmak doğru değildir.

ARİS: Hocam şehir, kasaba, eyaletlerde ele alınması gereken en önemli konulardan biri belki de bölge ahalisinin can ve mal güvenliğinin  sağlanmasıdır. Bu konuda Selçuklularda alınan tedbirler konusunda neler söyleyebilirsiniz?

METİN: Genellikle güvenlik amacıyla şehirlerin etrafı surlarla çevrilmişti. Bazı şehirlerde çift sur uygulamasının olduğu görülmektedir. Surlarda dışarı açılan kapılar ile şehre giriş çıkış sağlanıyordu. Bu kapılardan şehre kim(ler)in girip çıktığının da kontrol edildiğini anlıyoruz. Başkent Konya’nın sağlam ve büyük kapısının olduğunu biliyoruz. Bahçe duvarları da düşmana karşı mevzi almak için kullanılmıştır. III. Haçlı seferinde Konya’yı savunan Türk askerleri bahçe duvarlarının üzerinden Alman haçlı ordusunu ok yağmuruna tutmuşlardır. Şehirlerin güvenliğini ve dıştan gelecek tehlikeyi önlemek amacıyla surların dışına ilâve olarak savunma sistemi oluşturulurdu. Hendekler veya duvarlar aracılığıyla kurulan düzen ile şehrin emniyeti sağlamlaştırılırdı. Çukurlar kazılarak oluşturulan hendeklerin içi su ile doldurulurdu. Yağmur sularının şehre girmesini engelleyen hendekler şehri sellerden de koruyordu. Bugün Malatya surlarının ve bahçeye dönüştürülen hendeklerin kalıntılarını müşahede etmek mümkündür. Selçuklular zamanında şehir içinde de güvenliği sağlamak için gerekli tedbirlerin alındığı bilinmektedir. Müslüman nüfus ile gayrimüslim nüfusun yaşadığı yerler arasına daha ziyade huzuru ve güvenliği sağlamak amacıyla yeni bir sur yapılıyordu. Halk arasında huzursuzluğa mahal vermemek için hangi dinden olursa olsun sorun çıkaranların veya karşısındakine saygısızlık yapanlar cezalandırıldığı bilinmektedir.

ARİS: Büyük Selçuklu devleti bünyesinde Vezir Nizamülmülk’ün gayretleriyle temelleri Bağdat’ta atılan Nizamiye Medreseleri Türk-İslam eğitim tarihinde mühim bir yeri vardır. Türkiye Selçuklu devleti ve Beylikler döneminde Anadolu coğrafyasındaki eğitim faaliyetleri hakkında neler biliyoruz, medreseleşme ve öğrencilerin eğitim hayatı hakkında bilgi verebilir misiniz?

METİN: Anadolu’da Selçuklular zamanında temel eğitim şehrin mahallelerinde bulunan mektepler vasıtasıyla sağlanmaktaydı. Mektep için ayrı bir bina inşâ edilip edilmediği bilinmemektedir. Mektepler, mescidlerin yanında ayrı müstakil bir bina şeklinde yapılmış olabilir. Fakat böyle bir yapı yoksa bu eğitim evlerde veya mescidde verilebiliyordu. Türk-İslâm şehirlerinde mescidler ve camiler ibadet yeri olmalarının yanında eğitim kurumları olarak da kullanılmıştır. Kız ve erkek çocuklar beş altı yaşlarında temel eğitime başlamaktaydılar. Dokuz on yaşlarına kadar bu eğitim devam etmekteydi. Eğitim, mektep muallimleri tarafından verilirdi. Meslek sahibi olmayı sağlayan veya ileri düzey bilgilerin verildiği yüksek öğretim ya da ihtisas eğitimi olarak adlandırılan eğitim ise medreselerde verilirdi. Selçuklular ve Beylikler zamanında Anadolu’da yaklaşık 140 medrese yapılmıştır. Bu medreselerin Büyük Selçuklu medreseleri örnek alınarak yapıldığı bilinmektedir. Eğitim ve öğretimde Nizâmiye medreselerinin esas alındığını söyleyebiliriz. Medreselerde Kur’an-ı Kerim ilmi ve tefsiri, fıkıh, usul, hadis, kelam, edebiyat, filoloji, matematik, astronomi ve tıp gibi pek çok konuda dersler veriliyordu. Medreselerde ders veren en yüksek rütbeli ilim adamları bugünkü profesörlerin karşılığı olan müderrislerdi. Müderrisler genellikle belirli bir ilim dalında veya birden fazla alanda uzmanlaşmış, iyi yetişmiş ilim adamlarıydı. Medreselerde müderristen başka görevliler de bulunurdu. Zamanın en meşhur ve kıymetli ilim adamları Anadolu’ya gelerek medreselerde ders vermişlerdir.

ARİS: Selçukluların Anadolu coğrafyasında kök salmasıyla birlikte bu coğrafyada ekonomi bakımından ne gibi değişiklikler olmuştur? Esasını Fütüvvet Teşkilatının oluşturduğu Âhilik mefhumu bunun neresindedir?

METİN: Selçuklular, ekonominin gelişmesini sağlamak için gerekli her türlü çabayı göstermişlerdir. Yolların güvenliğine, tüccarın rahatına ve huzuruna çok önem verilmiştir. XII. yüzyılın sonlarından itibaren siyasî ve askerî bakımdan konumunu sağlamlaştıran Selçuklu Devleti’nde ticaret ve sanayi faaliyetlerinde de inkişafın yaşandığı görülmektir. XIII. yüzyılın başlarından itibaren Akdeniz ve Karadeniz’de ticarette önemli ölçüde söz sahibi olmuşlardır. Selçuklular döneminde Anadolu uluslararası ticaretin merkezi haline gelmiştir. Selçuklu şehrinin ekonomisi, şehir hayatının ve şehir teşkilâtının en önemli iki unsuru olan ticaret ve sanayiye dayanıyordu. Bununla birlikte daha çok şehirlerin etrafında kasaba ve köylerde yaygın olan tarım ve hayvancılığın da şehir ekonomisine katkısının olduğu muhakkaktır. Şehirde ticaret ve üretimle meşgul olan esnaf ve sanatkârlar fütüvvet prensipleri etrafında birleşerek teşkilâtlanmışlardır. Sosyoekonomik ihtiyaçlara bağlı olarak kurulup gelişen ahî teşkilâtı şehir ve kasabalarda ekonomik anlamda bütün faaliyetleri düzenlerdi. Ahîlik teşkilâtı sayesinde iş kolları, atölyeler ve zanaatkârların sayısı artmıştır.

ARİS: Türk-İslam dünyasında şehircilik çalışmanın zorluklarından biraz bahseder misiniz? Biz gençlere tavsiyeleriniz nelerdir?

TÜLAY METİN: Tarihçiler için kaynak çok önemlidir. Bir konuda çalışılmaya karar verildiğinde önce kaynak taraması yapılarak işe başlanır. Ortaçağda yazılan eserleri okuyup anlayabilmek için öncelikle kaynağın dilini bilmek gerekir. Türk-İslâm dönemine ait kaynak dilleri genellikle Arapça ve Farsçadır. Bununla birlikte aynı coğrafyayı paylaştığı ya da komşu olduğu milletlerin ve devletlerin kaynaklarına da mutlaka müracaat edilmelidir. Ortaçağ döneminin kaynaklarının çoğunluğu siyasî olaylara ışık tutan kronikler veya vekâyinamelerden oluşmaktadır. İslâm dünyasının kültürel, siyasal, sosyal ve ekonomik bakımdan önde gelen birçok merkezi hakkında yazılmış eserler mevcuttur. Bunlardan Bağdat, Kahire, Şam (Dimaşk), Halep, Buhara, İsfahan, Tebriz, Nîşâbur, Yezd, Kirman, Kâşân, Sistan, Taberistan ve daha çok sayıda yer ile ilgili yazılmış bazı mahallî tarihlerin bu sahada önemli bir yeri vardır. Ancak Selçuklu ve beylikler devri Anadolu yerleşim birimleri hakkında yapılacak bir araştırmada büyük bir kaynak eksikliği ile karşı karşıya kalmaktayız. İbnû’l-Ezrâk tarafından telif edilen Tarihi Meyyafarikîn ve Âmid adlı eser istisna edilirse Türkiye şehirlerine tahsis edilmiş bir esere şuana kadar rastlamadık. Şehir ve bölge tarihi çalışmak çok geniş bir alanı kapsamaktadır. Siyasî, coğrafî, sosyal, ekonomik, kültürel, mimarî tüm bilgilere ulaşmak için elbette incelenen döneme ait kaynakların hepsini gözden geçirmek gerekir. Müelliflerin verdiği en ufak bir bilgi tarihçi için çok değerli olabilir. Coğrafya eserleri, seyahatnameler, vakfiyeler, kronikler, monografiler, biyografiler (hal tercümeleri) ve müzelerdeki eserler dikkatle ve titizlikle incelenmelidir. Hatta bir önceki ve bir sonraki dönemin kaynakları da değerli bilgiler içerebilir. Mesela Osmanlı arşiv belgelerinde Selçuklu dönemine ait bilgilere ulaşmak mümkündür. Elbette şehir tarihi çalışmalarında mekânı bizzat görmek çok önemlidir. İncelenen döneme ait varsa yapılar ya da yapı kalıntıları önemli ipuçları verir.

Comment here