İncelemeKitap İncelemesi

Nutuk İncelemesi

Bu makaleyi 24 dakikada okuyabilirsiniz

Hazırlayan: Yakup Ürün

 

Nutuk, Mustafa Kemal Atatürk’ün 19 Mayıs 1919 tarihinde Samsun’a çıkışından başlayarak 1927 tarihine dek olan zaman dilimini kapsar. Nutuk, Mustafa Kemal Atatürk’ün CHF Umumi Reisi sıfatıyla fırkanın ikinci büyük kongresi(15-20 Ekim) süresince toplam 36 saat 31 dakika boyunca okuduğu daha sonra da kitaplaştırılmış önemli bir eseridir. Dönem itibariyle ve eser sahibi hakkında önemli bir araştırma kaynağı olma özelliğini gösterse de kesinlikle tek doğru kaynak olarak ele alınmamalıdır. Belirtmek gerekir ki Nutuk eserinin sahibinin de döneminde bir taraf olması sebebiyle çeşitli nedenlerle kendisini açıklama, savunma gibi anlatımda bulunması kaçınılmazdır. Bundan dolayı Nutuk’taki şahsiyetler, olaylar hakkında görüş belirtmek ve araştırma yapmak amacıyla Nutuk çok önemli bir kaynak olmakla beraber tek başına yeterli değildir, mutlaka ama mutlaka dönemin diğer anı-günlük gibi birincil kaynaklardan faydalanmak lazımdır.

Atatürk’ün Nutuk’u yazma gayesi olarak yaptığı işlerin hesabını vermek, yaşanmış ve tecrübe edilmiş olaylardan gelecek nesillerin dersler çıkarması ve tabii ki iktidarda olması itibariyle siyasi sebeplerden dolayı yaşadığı silah arkadaşlarıyla aralarında oluşan gerilim ve ayrılıkların gelecek nesil ve millet önünde hesabını vermek adına açıklamasını ve kendi savunmasını yapmak gibi nedenlerle açıklanabilir.

Nutkun yazarı, gayesi, muhtevası ve inkılâp metotlarını içeren bir eser olmasıyla önemli olduğu kadar ‘’nutkun zemini-zamanı’’ da çok dikkat çekicidir. Nutkun okunduğu 1927 yılına dikkat edilmeli. Zira 1927 yılına gelindiğinde Atatürk’ün çevresindeki fikir ve silah arkadaşları ile çeşitli yollarla muhalefet ve dolayısıyla fikir ayrılıkları neticesinde, Kazım Karabekir, Ali Fuad Cebesoy, Rauf Orbay gibi isimlerle, kopmalar meydana gelmiştir. Nutuk’ta Atatürk, Mondros Mütarekesi’nin imzalandığı tarihten kendisinin Samsun’a gidişine değin geçen süreyi yüzeysel anlatmış olması dikkat çekicidir, bu sürede ülkenin çeşitli bölgelerinde on üç kongre toplanmıştır. Nutuk kaleme alındığı dönem itibariyle siyasi şartlardan dolayı olacak ki Atatürk’ün yakın silah arkadaşlarının bu mücadeledeki yerleri itibariyle Nutuk’ta ender bahsedilmektedir. Muhalefet neticesinde gelen ayrılıkların başında Atatürk’e ‘’Cumhuriyet’in ilanında acele edildiği, şartların buna müsait olmadığı, Atatürk’ün yeni cumhuriyet rejiminde padişaha verilmeyen yetkilerin cumhurbaşkanı olarak onda toplandığı’’ gibi birtakım iddialar Nutuk’ta yer almaktadır. Nutuk’ta Atatürk bu iddiaların savunmasını ve izahını ayrıntılı olarak yapmıştır. Atatürk bu muhalif tavrı ve iddiaları ‘’ cumhuriyet karşıtı, samimi olmayan, millet menfaatinin nerede olduğunu anlamayan’’ kimseler olarak şiddetle ifade etmiştir. Cumhuriyet’e doğru giden bu yolda içerideki mukavemet ve muhalefet için ‘’kendi fikriyat ve ruhiyatının ihatası hududu bittikçe ‘’ kendisine karşı koymaya çalışmışlardır. Atatürk de bu muhalefete karşı birtakım iddialarda bulunmaktadır. Örneğin, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası mensuplarının ‘’Cumhuriyet’i daha doğdukları gün boğmak istediklerini’’  ve parti programının ise ‘’ gizli eller tarafından çizildiği’’ iddialarında bulunmaktadır. Nitekim Atatürk gerek devrim hareketleri olsun gerek siyasi faaliyetleri olsun bütün bu süreçte yaptığı faaliyetlerin gayesini ‘’ Biz her vasıtadan yalnız ve ancak bir noktainazardan istifade ederiz. O noktainazar şudur: Türk milletini medeni ve cihanda layık olduğu mevkie is’ad etmek ve Türkiye Cumhuriyeti’ni sarsılmaz temelleri üzerinde her gün daha ziyade takviye etmek ve bunun için de istibdat fikrini öldürmek’’ olarak ifade etmektedir.

 

Nutuk’ta 3 Mart 1924 Kararları

Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşları önderliğinde Türk milleti Milli Mücadele Savaşı’nı başarıyla vermiş ve vatan topraklarında düşman işgallerini kendi lehine başarıyla sonlandırmıştır. Bu mücadele devrinden sonra adeta yeni bir mücadele dönemi başlamıştı. Bu dönemin amacı mücadelenin lideri tarafından her fırsatta dile getirilen ‘’ülkemizi muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkarmak’’ hedefi üzerine inşa edilmiştir. 23 Nisan 1920, 1 Kasım 1922, 29 Ekim 1923 gibi halife-padişah tarafından zapt edilmiş milletin egemenliği birtakım kanunlar ve yasalar çerçevesinde, aslında milletin göstermiş olduğu mücadeleler neticesinde, tekrar ‘’Egemenlik, kayıtsız şartsız milletin olmuştur. Yukarıda saydığımız tarihlerde sırasıyla TBMM’nin Açılması, Saltanatın Kaldırılması, Cumhuriyet’in İlanı gibi devrimler yapılmıştır. Bağımsız yeni devletin özellikle iç düşmanları yahut Atatürk karşıtları diyebileceğimiz kimseler eski otoriteden kalan tek siyasal kurum olan ‘’hilafet’’in etrafında birleşme özelliği göstermiş ve bulabildikleri türlü fırsatlarda, Mustafa Kemal Atatürk 19 Mayıs 1919’da Samsun’a adımını attığı ilk günden, 3 Mart 1924 Halifeliğin Kaldırılması’na değin, halifelik kurumu ve hilafet çatısı altında yeni rejim karşıtlığı besleyenlerin siyasal ihtiraslarına alet olma durumuna düşmüş olduğu görünmektedir. Milli egemenlik konusunda ve yeni eseri Türkiye Cumhuriyeti’nin rejimi ve geleceği hakkında Atatürk’ü endişeye sevk eden bu tür davranışlar ve öngördüğü, nitekim haklı da olduğu, emeller karşısında halifelik makamı ve hilafet kurumunda yapılması gereken yeni bir düzenlemeyi/devrimi gereklilik olduğunu görüyoruz. Yalnızca rejim karşıtlarının ihtiraslarına kurban olacak bir kurum/makam değil, sonraki yıllarda yapılacak olan yeni Türk devrimlerinin de önünde bir engel olabileceği konusu da önemlidir. Atatürk Nutuk’ta bu konuları detaylı olarak ele almıştır. Tüm bu süreç meydana gelirken ve şartlar oluştuğunda TBMM’de 3 Mart 1924 tarihinde üç önemli önerge ele alınmış ve tartışmalar neticesinde kanunlaştırılmıştır. Bunlar sırasıyla

  • 429 Sayılı Şer’iyye ve Evkaf ve Erkan-ı Harbiye-i Umumiye Bakanlıklarının Kaldırılması Dair Kanun
  • 430 Sayılı Tevhid-i Tedrisat Kanunu
  • 431 Sayılı Halifeliğin Kaldırılmasına ve Osmanlı Hanedanın T.C Toprakları Dışına Çıkarılmasına Dair Kanundur.

 

Görüldüğü üzere 3 Mart 1924 tarihi Türkiye Cumhuriyeti Tarihi açısından unutulmayacak bir gündür ve mecliste unutulmayacak işlere imza atılmıştır. Çağdaş, demokratik, laik bir cumhuriyet rejimi inşa edilmiş ve kanunlarla bu rejim korumaya alınmıştır.

 

Atatürk, eserinde 3 Mart 1924 kararları olarak tarihe geçecek laik, sosyal cumhuriyet rejiminin kararlarını 1924 yılı başında ordunun savaş oyunu yapması vesilesiyle gittiği İzmir’de iki ay kaldığını ve bu kararı da oradayken aldığını bizlere ifade etmektedir. Atatürk bu konuyu anlatmaya başlarken, Başbakan İsmet Paşa’dan 22.01.1924 tarihli şifreli bir telgraf aldığını bize söylemekte ve aynı zamanda bu resmi evrakı da gözümüzün önüne sermektedir. Bu şifreli telgrafın içeriğinde gazetelerin bir süredir hilafet makamının durumu ve yapılan saygısızca yayınlar, halifenin hal ve hareketlerinden doğacak yanlış anlaşılmalardan, hilafet makamının hazine konusunda yarattığı ikilik konuları mevzu bahistir. Atatürk yine aynı tarihli Ankara’dan Başbakan İsmet Paşa’ya çektiği şifreli telgrafta doğabilecek yanlış anlaşılmalarının sebebinin yine halifenin kendisi olduğunu çünkü kendi özel yaşamı itibariyle padişah gibi davrandığını söylemekle beraber Cuma alayları, saray hayatı gibi aşırılıkları dile getirmektedir. Atatürk, hala halifenin o eski güçlü dönemlerindeymiş gibi davranışlarda bulunmasından hatta var olmasından bile rahatsız görünmektedir. “Halifenin ve bütün dünyanın kesin olarak bilmesi gerekir ki bugün mevcut ve korumakta olan halife ve halife makamının gerçekte ne din, ne siyaset bakımından varlığının hiçbir anlamı ve sebebi yoktur” ifadeleriyle halifelik makamına açık ve sert ifadeleriyle bakışını görmekteyiz. Devam eden satırlarda halifelik hazinesi konusuna da sertçe eleştiri getiren Atatürk, halifenin insanca yaşam ve geçimini sağlamasının yeterli olacağını bunun için de Türkiye Cumhurbaşkanı’nın ödeneğinden mutlaka aşağı bir ödeneği yeterli görmüştür. Buradan anlıyoruz ki mali konularda dahi seviye kıyası yahut ikilik kabul etmemek temel gayesidir, onun eseri olan yeni Türkiye Cumhuriyeti ikilik ve kıyası kabul etmemektedir. Hilafetin hazinesinin olmadığını ve olamayacağını da ifade etmiştir. ’’Hilafet kadrosunun titizlikle incelenmesi ve yeni baştan düzenlenmesi gerekir ki, başmabeyincilerin, başkâtiplerin varlığı, halifeyi hala saltanat hülyası içinde uyutmasın!’’ ifadelerindeki halifeliğin o eski parlak ve zafer günlerinden çok uzakta olduğunu bildirmektedir. Tekrar tekrar halifeye makamını bilmek, sınırını bilmek, haddini bilmek yolunda dile getirilen ifadeler dikkat çekicidir. 22.01.1924 tarihini taşıyan İsmet Paşa’ya çekilen bu telgraftaki ifadelerden ve söylemin üslubundan anlıyoruz ki halifeliğin ileride ne olacağı durumu gerçekten Atatürk’ün zihninde 1924 yılı başlarında İzmir’de netleşmiştir.

Atatürk Nutuk’ta, İsmet Paşa ve MSB Kazım Karabekir’in de İzmir’e savaş oyunu nedeniyle geldiğini, Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak’ın zaten orada bulunduğunu ifade eder. “Hilafetin kaldırılması gerekliliği konusundaki düşüncelerimiz uyuşuyordu” derken bu savaş oyunu vesilesiyle toplanılmış ve bu konuda Atatürk yakın çevresinin görüşlerini her konuda olduğu gibi bu konuda da öğrenmiş ve haliyle uyuşmadan memnun olduğunu varsayabiliriz. Sadece halifelik değil 3 Mart 1924 kararlarının diğer ayaklarını oluşturan kararları, Şeriye ve Evkaf Vekaleti’ni kaldırmak ve öğretimi birleştirmek adına alınan Tevhid-i Tedrisat Kanunu kararını da almışlardır. Atatürk bu kanunların alınması için gerekli sebeplerini saydığı 1 Mart günü Büyük Millet Meclisi’nde şu ifadelerde bulunmuştur:

“1. Ulus, cumhuriyetin şimdi ve gelecekteki bütün saldırılardan kesinlikle ve sonsuza kadar korunmuş bulundurulmasını istemektedir. Ulusun isteği, cumhuriyetin, denenmiş ve kanıtlanmış olan bütün ilkelere bir an önce ve tamamen dayandırılması şeklinde belirtilebilir.”

“2. Ulusun kamuoyunda belirlenen eğitim ve öğretimin birleştirilmesi ilkesin zaman kaybetmeksizin uygulanmasını gerekli görüyoruz.”

“3. … İslam dininin, yüzyıllardan beri yapılageldiği üzere bir siyaset aracı olarak kullanmaktan kurtarılması ve yüceltilmesinin şart olduğu gerçeğini de görmüş bulunuyoruz.’’ İfadesi ile de din ve inançların siyasi emellere hizmet etmesi ile siyasi çıkarlara alet olması durumundan çıkmasını, dini insanlar için yüce bir inanç olarak gördüğü yorumunu da yapabiliriz.”

Büyük Millet Meclisi sıralı olarak 429, 430 ve 431 sayılı kanunları görüşerek, tartışarak yukarıda ayrıntılı olarak verdiğimiz kanun maddelerini 3 Mart 1924 tarihinde kabul etmiştir.

Nutuk’ta görmekteyiz ki bu kanun maddeleri oylanırken halifeliğin Atatürk tarafından üstlenilmesi önerisinde bulunanlar dahi olmuştur ve Atatürk bunlara gereken olumsuz yanıtı hemen verdiğini belirtmiştir. Atatürk, konusu açılmışken, halife olmasını isteyenlerin yalnızca Türkiye sınırları içerisinde değil, İslam topluluğundaki yetkili İslam heyetleri tarafından Antalya Milletvekili Rasih Efendi aracılığıyla halifelik tekliflerini sunmuş olduklarını ifade eder. Devamında ise ‘’Yüksek şahsınız din bilginlerindensiniz!, Halifenin devlet başkanı demek olduğunu bilirsiniz. Başlarında kralları, imparatorları bulunan halkların bana ilettiğiniz istek ve önerilerini ben nasıl kabul edebilirim? Kabul ettim desem, bunu, o halkın başındakiler kabul eder mi?! Halifenin emir ve yasakları yerine getirilir. Beni halife yapmak isteyenler, emirlerimi yerine getirmek gücüne sahip midirler? Dolayısıyla, anlamı ve işlevi olmayan asılsız bir sıfatı takınmak gülünç olmaz mı?’’ diyerek bu isteğin de anlamı ve işlevi olmayan asılsız bir istek ve olduğunu da okuyucuya anlatmaktadır. Halife hayaliyle Müslümanları meşgul edenlerin, oyalayanların yalnızca Müslümanların ve özellikle Türkiye’nin düşmanları olduğunu belirtirken böyle bir hayale kapılıp peşinden gitmenin de aymazlık olduğunu sert bir ifadeyle dile getirmiştir. Atatürk, dinin siyasi ihtiraslara kurban edildiğini ve buna inanmanın ise gerçekten bilgisizlik olduğu tespitinde bulunur. Bu emellere sahip kimseleri ise İslam dünyasının vicdan temizliğinden ve doğal inceliğinden mahrum, küstah kimseler olarak şiddetle kınayarak bu yolda yapılacak işlerin o kadar kolay olmayacağını, yani gerekli tedbir ve gerekirse de ciddi müdahalelerde bulunabileceği gibi bir anlam çıkartılabilir, eklemiştir. Atatürk, İslam dünyasının vicdan temizliğinden ve doğal inceliğinden faydalanan kimseleri en başta Müslüman dünyasının ve özellikle Türkiye düşmanı kimseler olarak hedef göstermiştir. Bu tür oyunlara inanları ise, geçmişte yaşanan acı derslerden dolayı olacak ki, aymaz ve bilgisiz kimseler olduğu tespitini yapmıştır. Atatürk İslam dininin ve halifelik makamının yüzyıllardan beri siyaset aracı olarak siyasi ihtiraslara kurban edildiğini sık sık dile getirmiştir. Atatürk, bu sorunun çözümü olarak 3 Mart 1924 kararlarını uygun görmüş ve meclise taşınmıştır. Bu kararlar ile başta Atatürk olmak üzere kurucu meclis, vicdanı temiz ve doğal inceliğe sahip Müslümanlara samimi-temiz bir inanç hürriyeti milletine getirmiş ve yasalar önünde bunun güvence altına alınmasını sağlamıştır.

 

Atatürk’ün 3 Mart 1924 Kararları Sonrası Muhalefete Bakış Açısı

Atatürk, ‘’büyük bir komplo’’ olarak iddia ettiği, komplo kuran şahısların ‘’Rauf Bey, Kazım Karabekir Paşa, Ali Fuat Paşa, Refet Paşa ve başkaları’’ olduğu ve belirtilene göre bir yıl önceden girişilen bu işe paşaların komploda başarılı olabilmek için ordu elde edilirse başarılı olacaklarını düşündükleri için bir yıl kadar bu amaçla çalıştıklarını anlatır. Bu grubu ileride Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası oluşumunda muhalefette yer almaya çalışacaklarını göreceğiz. Bunun nedenini ise ‘’ Bu bir yıl içinde, cumhuriyetin ilanı, hilafetin kaldırılması gibi işlerimiz, ortak komplo sahiplerini birbirine daha da yakınlaştırarak birlikte hareket etmelerine neden oldu. “İşe politikadan başlayacaklardı’’ derken ‘’ savaşa hazır bulundurmak zorunda oldukları ordularını başsız bırakıp daha önce hoşlanmadıklarını söyledikleri politika alanına koştular’’ ifadesi ile eleştirisini esirgememiştir. Muhalefetin ‘’ imzasız saldırıya geçmesi’’ ile ülkede genel bir fikir kargaşası yarattıkları fikrini taşıyan Atatürk ordu içerisinde bazı paşalara çektiği telgraflarla milletvekilliğinden istifalarını isteyerek çözüm bulmuştur.’’Bu şekilde komplo düzenleyenlerin Meclis’e ve kamuoyuna karşı orduyla yapmak istedikleri aldatmaca ortaya çıkarıldı’’ sonucunu verir.

Atatürk, bir meclis tartışması sırasında olayları anlatırken Rauf Bey’in ‘’yüce Meclis’e saygı gösterilmesini istediğini’’ ve hemen sonrasında ise ‘’Rauf Bey, yüce Meclis’in cumhuriyeti ilan eden kanunu kabul etmesi üzerine takındığı tavrın unutulduğunu sanmış olacak’’ derken Rauf Bey’i ciddi zan altında bıraktığını anlıyoruz. Anlatılan bu tartışmada ‘’Rauf Bey’in cumhuriyet sözünü söylemeye dili varmaması’’ Atatürk tarafından vurgulanmıştır. Tartışma şiddetlenirken Meclis’te başta Recep Bey olmak üzere Rauf Bey’in cumhuriyet kavramı üzerinde şiddetle eleştirilmiş olduğunu görüyoruz. Rauf Bey’in cumhuriyet-halifelik kurumları üzerindeki düşüncelerini aktaran Atatürk, bu düşünceleri Recep Bey’den alıntılayarak ‘’boş laf’’ ve ‘’yanıltmaca’’dan ibaret olarak eleştirmektedir. Atatürk, meclisteki bu tartışmanın Türk basınındaki yankılarını aktarırken bu ve bunlar gibi yayınların kamuoyundaki ve meclisteki yaratacağı olumsuz havadan, zararlı etkilerinden hayıflanmaktadır. Ve bu bozguncu etkilerin fiili yansımalarının gösterdiğini ifade etmektedir.

İlerleyen günlerde Büyük Millet Meclisi yapılan güven oylamasında, İsmet Paşa hükümetine güvenoyu vermiştir ve Atatürk’e göre ‘’Meclis’te yenilenlerin gazeteci arkadaşları bu sonuçtan doğal olarak hiç memnun olmamışlar ve daha küskün ve saldırgan bir şekilde saldırıya geçmişlerdir’’. Bu yazarlar, Atatürk’ün gözü gibi sakındığı, ‘’cumhuriyet’e kötülük etmişlerdir.

Kurulan yeni parti Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası programını ‘’ gizli eller tarafından çizilen’’ bir program olarak nitelerken parti adında bulunan ‘’cumhuriyet hem de terakkiperver cumhuriyet’’ adını vermelerinin samimiyetini ve ciddiyetini şiddetle sorgulamaktadır. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın ‘’Parti, dini fikirlere ve inançlara saygılıdır’’ ilkesini bir bayrağa benzetip bu bayrağın yüzyıllardan bu yana bilgisizleri ve bağnazları aldatarak ‘’özel amaçlar’’ sağlamaya kalkışmış olanların taşıdığı bayrak değil miydi?’’ Sorusuyla bu bayrağın Türk ulusunu bataklıklara sürükleyen bir bayrak olarak nitelendirerek cumhuriyet karşıtlığına, ilerleme ve yenileşme karşıtlığına kışkırttığı fikrini taşır. Atatürk’ün düşüncesinde partinin ismi ve özellikleri itibariyle taban tabana zıt, liderleri ise gericilere kuvvet ve ümit veren liderlerdir. Atatürk Gerek parti ismini gerek parti üyelerini ve davranışlarını samimi, dürüst ve içten bulmamaktadır. En nihayetinde Takrir-i Sükûn Kanunu çıkartılıp, İstiklal Mahkemeleri kurulmuş ve Atatürk’ün deyişiyle “zararlı siyasi kuruluş’’ kapatılmıştır. Ancak Atatürk’e göre “cumhuriyet düşmanlarının’’ komploları sona ermemiş, İzmir Suikastı girişiminde bulunmuşlardır. “Cumhuriyet mahkemelerinin ezici pençesi, bu defa da cumhuriyeti, suikastçilerin elinden kurtarmayı başarmıştır’’ Atatürk’ün korumak için her şeyi yaptığı cumhuriyet yine kurtarılmıştır. Atatürk, genç Türkiye Cumhuriyeti Devleti için en ufak bir tehlikeyi, aksaklığı, geriye gitmeye sebep olacak bir gelişmeyi düşünemeyen bir lider olarak belki evhamlı olarak iddiaların boyutunu aşmış, belki de haklı olarak bazı düşüncelere varmıştır…

Atatürk, Takrir-i Sükûn Kanunu ve İstiklal Mahkemeleri’ni baskı aracı olarak kullanılmadığını, ülkenin gerekli güvenlik ve asayişini sağlamak, devletin bağımsızlığını sağlamak adına kullanıldığın izah eder. Yapılan çalışmalarda da bu kanun ve mahkemelerin gerekli olarak yerinde kullanıldığını savunan Atatürk gerek kalmadığı görüldükçe kaldırılmasında kararsızlık göstermediklerini de belirtir.

 

Görüldüğü gibi Atatürk muhalifleriyle, hatta eski silah arkadaşları olsa bile, yeni kurduğu rejim ve devletin sarsılmaz selameti için kıyasıya mücadele etmeyi göze almış ve mücadele de etmiştir. Altı yüz yıllık imparatorluk yapısı ve onun kurumlarından yeni bir devlet ve yeni bir sisteme geçerken birçok alandaki sorunları devrimleriyle çözüme kavuşturan Atatürk, elbette farklı farklı tepkiler ile karşılaştı. Atatürk kendi siyasi iktidar döneminin gayesini bizlere şu cümleler beyan etmektedir diyebiliriz: “Biz her araçtan, yalnız ve ancak bir bakış açısından yararlanırız. O bakış açısı şudur: Türk ulusunu, uygar dünyada hak ettiği yere yükseltmek ve Türkiye Cumhuriyeti’nin sarsılmaz temelleri üzerinde, her gün daha çok güçlendirmek… ve bunun için de zorbalık düşüncesini öldürmek…”

Comment here