Kitap İncelemesi

“İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı” Kitap İncelemesi

Bu makaleyi 16 dakikada okuyabilirsiniz

Hazırlayan: Ayşegül Akdere

Kitap hakkında değerlendirmeye geçmeden önce yazar hakkında bilgi vermek gerekirse, 1947 yılında dünyaya gelmiştir. Ortaylı Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi ve yine Ankara Üniversitesi Dil-Tarih-Coğrafya Fakültesi’nden mezun olmuştur. Master çalışmasını Chicago’da tamamlayan yazar, burada Halil İnalcık ile çalışmıştır. “Tanzimat Sonrası Mahallî İdareler” tezi ile doktor, “Osmanlı İmparatorluğu’nda Alman Nüfuzu” ile de doçent olmuştur.

İlber Ortaylı kitapta 19. Yüzyılı 8 başlıkta incelemiştir.

İlk bölüm olan Giriş, İmparatorluğun En Uzun Asrı’nda önce Osmanlı modernleşmesinin ne olduğu ve ne olmadığı üzerinde durmuştur. Yazarın tabiriyle “modernleşme olgusu, kaba bir deyişle, var olan değişimin değişmesidir.” Osmanlı modernleşmesi otokratik bir modernleşmedir ve radikal değildir. Cumhuriyet modernleşmesinin bu kadar radikal olmasının sebeplerinden biri Osmanlı modernleşmesinin radikal olmayışıdır.

Giriş bölümünde ele alınan bir diğer mesele oryantalizm ve islâmın terakkiye mâni olduğunu savunan misyonerlerdir. Onlara göre islâm geri kalmışlığın sebebiydi ve Hıristiyanlık ise ilerlemenin nedeniydi. Müslüman bir kimsenin gözünde dünya toprakları ikiye ayrılır: Darü’l-Harp ve Darü’l-İslâm. Müslüman egemenliğinde olan topraklar Darü’l-İslâmdır, geri kalan topraklar ise Darü’l-Harp. Darü’l-Harp’ta yaşayan insanlar “harbî”dir, islâm toprağına amansız giremez. Darü’l-İslâm’da yaşayan gayrimüslimlere ise “zimmî” denir. Dinleri ve canları müminlerin emanı altındadır fakat yaşayış olarak onlarla eşit sayılmazlar. Tanzimat Fermanı’nın ilanına kadar eşit statüsünde görülmemişlerdir. Ölülerini merkep üzerinde taşırlar, ata binemezler, askere alınmazlar, evlerinin boyası Müslümanlar ile aynı olamaz. Fermandan sonra Trablusşam’da bir Hıristiyan’ın cenazesinin merkep üstünde değil de omuzlarda taşınması üzerine kendilerine bir grup Müslüman tarafından saldırılmıştır.

2.bölümde Alemdar, Sultan Mahmud ve Kavalalı üzerinde durulmuştur. 2. Mahmud, hayatını ve saltanatını kurtaran Alemdar Mustafa Paşa’ya sadaret mührünü teslim etmiştir. Buna mukabil, Alemdar Mustafa devrin en güçlü paşalarından biri olmuştur. Devrin en önemli anlaşmalarından Sened-i İttifak onun döneminde imzalandı. Özet olarak, âyanlarla yapılan anlaşma neticesinde, toplanan askerlerin devletin askeri olacağını ve padişahın otoritesine karşı gelenleri elbirliği ile bastırmayı vaat ediyorlardı. Ortaylı, kitapta sıklıkla Büyük Petro devrinin yenilikleri ile Osmanlı modernleşmesini karşılaşmıştır. Adlî diye anılan 2. Mahmud yeniliklerine pek zalimce başlamış, bu hususta kendisinden bir asır önce gelen Büyük Petro’ya benzetilmiştir. Petro’nun devletinde Ruslar vardı fakat 2. Mahmud’un idaresinde artık imparatorluktan kopmak isteyen uluslar vardı. İmparatorlukta Rus devrimlerinin hayranlıkla takip edildiğini düşünmeyelim. 18. yüzyıl başlarında Petro’nun ölümü üzerine vakanüvis Raşid onun ölümünden şöyle bahseder: “Moskof Çarı Petro öldü, laşesi dar bir köşede bırakıldı. Tebaasına çılgınca yeni âdetler getirmişti”. 18. yüzyılda yeniliklere bu gözle bakılıyordu demek biraz abartılı olabilir fakat bundan eksiktir de denilemez. Bu dönemde, gazetenin yaygınlık kazanmaya başladığını ve kamuoyu oluşturulmaya başlandığını görüyoruz. Takvim-i Vekayi ilk resmî gazete olarak yayın hayatına başlamış ve yalnızca Türk dilinde değil Arapça, Ermenice ve Rumca dilinde de basılmıştır. Gazeteler yeni dönemde propaganda aracı olarak kullanılmıştır.

Bir diğer bölüm, Osmanlı Uluslarının Yeni Çağı’nda Ortaylı, uluslardan ve ulusların bağımsızlık hareketlerinden bahseder.  Osmanlı topraklarında Türk asıllı kimseler yönetimden hep uzak tutulmuştur. Bunun temel sebebi kendilerinin saltanat hakkı talep edecekmiş görünmesidir. 18. ve 19. yüzyıla kadar Türk adı “kaba köylü” anlamında kullanılmış ve hakaret olarak algılanmıştır. Bu dönemde artık imparatorluk içindeki ulusların dış devletlerden yardım beklediğini ve bağımsızlık mücadelelerinde onların desteğini aldığını görüyoruz. Kiliselerde ayrılıklar bu dönemde başlamıştır. Yine 18. yüzyılda Balkanlar’da Avrupa etkisinin arttığını ve bu artışın Osmanlı’nın Balkanlardaki yönetim anlayışını değiştirmesi gerektiğini farkettiğini söyleyebiliriz. Bu yüzyılda artık Türk kökenli vezirler, sadrazamlar devlet yönetiminde görülmeye başlanmıştır. İdari kadrodaki bu değişim, ülkedeki toplumsal ve siyasal yapıda da değişime sebep olacaktır. Dilde sadeleşme bu dönemde karşımıza çıkar. Artık şiir dilinde ağır ve ağdalı dil yerine daha sade bir dil tercih edilmektedir. Bir sonraki yüzyılın başlarında imparatorluktan ilk kopuşlar gerçekleşmiştir.

4.bölüm olan Osmanlı Tarihinde Babıâli Asrı’nda yönetimde Babıâli etkisinden, Tanzimat ve Islahat Fermanları’ndan bahsedilmektedir. Tanzimat dönemi yöneticileri imparatorluğun en etkin ve en becerikli kadrosuydu. Bunlar arasında bir isim vardır ki, Ortaylı’nın diliyle “otoritenin parçalanmaya başladığı ve bu parçalanmanın kurumsallaştığı bir ortamda her şeye hükmetmekteydi”: 2. Abdülhamid. Abdülhamid, atalarının çok daha üstünde bir güce sahipti.

1839 yılında Tanzimat Fermanı’nın ilanından yalnızca yöneticiler etkilenmemiştir, imparatorluk bünyesindeki her kesim bundan etkilenmiştir. Tanzimatı üç ana başlıkta incelemek mümkündür: köleliğin kaldırılması, müslim-gayrîmüslim tebaa arasında eşitlik sağlanması ve yönetilenlerin can, mal güvenliği ve haysiyetinin korunması. Burada bir parantez açmak gerekirse, bahsi geçen kölelik ilk asırlarda veya ortaçağ Avrupa’sındaki kölelik olmayıp savaşlarda esir düşenlerin köle edilmesidir. Tanzimat Fermanı ve Islahat Fermanlarındaki asıl ağırlık noktası imparatorluktaki herkesin eşit olmasıdır. Bu gelişme o zamanki toplumda kabul edilirken çok sancılı dönemlerden geçmiştir. Bu eşitlik hakkının yalnızca Avrupalı devletlerin telkinleri sonucunda tanınması taraflı ve yanlış bir değerlendirmedir. Fermanda dış devletlerin etkisinden elbette ki söz edebiliriz fakat bu daha çok onların iç işlerine karışılmaması içindir şeklinde bir söylem daha uygun olacaktır. Aynı dönemde Rusya, Avusturya-Macaristan gibi devletlerde dâhi bu durumu göremeyiz. Bu hakkın tanınması neticesinde Mekke Şerifi tanzimat bürokrasinin “kâfir” olduğuna dair bir fetva çıkardı. Mutaassıp Müslümanlar buna karşı çıktı. Yalnızca onlar da değil, Rum-Ortodoks kilisesi de karşıydı bu hakka, zirâ kendileri yine onlar gibi ehl-i kitap olan Musevileri istemiyordu. İmparatorluğun kurulduğu ilk yıllardan yıkılışa kadar sünnî olmayan Müslümanlar değer görmemiştir. İlk kez hükümdar hukuk-ı millete tâbidir. Ferman vergi adaletinden ve iltizamın kaldırılmasından da bahseder. Dönemin eserlerinde tanzimat bürokratları sorumsuz ve gafil olarak nitelenmiştir. Temelde muhafazakâr görüşlü olan tanzimat bürokratları özünde yenilikçi ve aydın görüşlüydü. Tanzimat Osmanlıcılığı, Fransız Devrimi’nden etkilenen değil ona tepki olarak düşünülüp geliştirilen bir düşüncedir. Sonuç olarak, Tanzimat ve Islahat Fermanları ulusalcılık çağında ancak ulusal ve toplumsal tepkileri hızlandırdılar. İmparatorluktan kopan her ulusun hayatında tanzimatın kalıntılarına rastlanır.

Ortaylı 5. bölümde “Aydın Mutlakıyet ve Merkeziyetçi Reformlar”ı ele almıştır. Merkeziyetçi devletin özelliklerinden bahsetmiştir. Kendi söylemiyle, “modern çağda merkeziyetçilik, devletlerin büyük ölçüde mali, idari, hukuki alanda standart ve bütüncü bir kontrol kurmalarıyla ortaya çıkan bir niteliktir”. En temel hâliyle merkeziyetçilik, bürokrasinin gücüdür. Buradaki bir tartışma konusu olan mesele yeniliklerde Fransa’nın baz alınmasıdır.     Tanzimat bürokrasisinde Fransa’nın özel bir yeri yoktu, Fransız hukuki ve siyasal düşüncesinin örnek olarak alınmasının sebebi pratik olmasıydı. Bu dönemde devletin yönetim erklerinde bir değişim söz konusu olmuştur. Yine Reis-ül küttâblık kaldırılmış yerine Umur-ı Hariciye Nezareti kurulmuştur. Bölümde ele alınan son mevzu, mahallî idare teşkilatındaki değişimdir. 2. Meşrutiyet döneminde ilk kez belediyeler tüzel kişi sayılmıştır. Tüzel kişi kavramı islam hukukunda olmadığı için alışılması ve kabullenilmesi zor olmuştur. Belediyelerin tüzel kişilik hakkı kazanmasına rağmen önceki devirden daha güçlü bir politik baskı altında kalması ve merkezi hükümete bağımlı hale getirilmesi yine bu dönemde karşımıza çıkmıştır. Bu politika ise Osmanlı’dan Cumhuriyete miras kalmıştır.

6.bölüm olan “Laik Hukuk ve Eğitimin Gelişmesi”ne geçmeden önce ilk olarak laiklik kavramının tanımını yapalım. Günümüzde hâlâ tanım olarak karmaşık olmasa ve tam anlaşılamamış olsa da temelde laiklik, (laique-laicus-ladini) kavram olarak ruhban sınıfına ve ruhaniyete ait olmayan düşün ve yaşam biçimini ifade eder. Dünyada laik tutumlu bir din yoktur. Osmanlı toplumsal yapısının laik olup olmadığı ise sık sık tartışmalara konu olmuştur. Laik toplum tekli yönetim düzeninin olduğu ve din cinsiyet ayrımı yapılmaksızın herkesin aynı hukuk normlarına tâbi olduğu toplumdur. Ortaylı burada bir diğer tartışma konusu olarak Osmanlı’nın bir şeriat devleti olup olmamasını ele almıştır. Devletin dininin islâm olması ve kanunların kaynaklarının islâmî hükümlere dayanmasını temel argüman olarak ele alan yazarlara karşılık bir diğer kesim ise Osmanlı toplumunda gayrimüslimlere gösterilen toleransları dayanak alarak bunu laiklik olarak açıklar. Yine bir başka kesim ise Osmanlı’da şer’i hükümlerden ziyade dünyevi otorite tarafından konan kuralların hâkim olduğunu söyler ve bundan ötürü imparatorluğa şer’i devlet denilemeyeceğini savunur. Toplumsal yapıda, Ermeniler mensup oldukları kiliseye göre, Bulgar ve Rumlar bir olarak ve geride kalan Müslümanlar ırklarına bakmaksızın İslâm’dı. 1871’de getirilen İdare-i Umumiye-i Vilayet Nizamnamesi ile artık vilayet, liva, kaza idare meclislerinde, meclis-i belediyelerde ve vilayet temyiz divanında Müslüman ve gayrimüslim unsurlar eşit kabul edilmiştir. Eğitim hususunda ise tanzimat öncesinde ikili bir yapı görülmeye başlanmıştı. Modern eğitime başlanması, artık dinî eğitim veren kurumlar haricinde de yeni yapılar ortaya çıkması Sultan Abdülmecid’den sonra görülmeye başlandı. Mutaassıp ulema her ne kadar buna karşı tavır alsa da Sultan, eğitimin bütün tebaaya verilmesini gerekli ve önemli buluyordu. 19. yüzyılda devlet kendisini biçimlendiren kamuoyunu gözardı edemezdi. Kamuoyunun yalnızca iletişim araçları vasıtasıyla oluşmadığını, modern öncesi dönemde kahvehaneler, hamamlar ve tekkelerin bu görevi üstlendiğini görürüz.

7.bölüm Reformcuların Çıkmazı’nda özet olarak ele alınan konular sanayileşme hareketi, gümrükteki değişimler, narhın kaldırılması, mirasın kız evlada da verilmeye başlanmasıdır. Narh sistemi, eksik rekabet şartlarından ötürü devletin fiyatlara müdahale etmesidir. Klasik dönemde çok faydası görülen narh sistemi son yüzyıllarda ekonominin gelişmesinin önünde bir engeldi. 19. yüzyıla kadar Osmanlı toplumunda zenginlik saklanırdı. Taşrada en zengin kesimler toprak sahipleri, vakıf mütevellileri, dergâh şeyhleri ve ticaret ile ilgilenen gayrimüslimlerdi. İslâm miras hukukunda kız evlat babadan miras yoluyla arazi elde edemezdi. Tanzimat bürokrasinin karşılaştığı en büyük zorluk, hazineye giren gelirlerin büyük oranda topraktan sağlanması fakat buna karşılık toprak gelirlerinin düzensiz olmasıydı. 19. Yüzyılda dönemin siyasi ve idari yapısı da göz önünde bulundurularak yeni bir düzen kurmaya çalışan reformcular bunda epey zorlanmışlardı. Çağlarına uygun olmayan bir iktisadi yapı devralmışlar bunu değiştirmek için çaba sarfetmişlerdi. Reformlarının önüne takılan iktisadi engeller Osmanlı modernleşmesini geciktiriyordu.

Ortaylı son bölümde Tanzimat Adamı ve Tanzimat Toplumu’nu konu almıştır. Keçecizade Fuad Paşa, Ahmet Cevdet Paşa, Mustafa Reşid Paşa, Şemseddin Sami gibi devrin önde gelen isimlerinden bahsetmiştir. Osmanlı aydınları dediğimiz bu grup devletin memur kadrolarında çalışan devletin adamlarıydı. Eleştirileri gözlemleri ve çalışmaları devletin geleceğini planlamak içindi. Değişim geçiren her toplumda olduğu gibi burada da karşı çıkan yahut bunu benimseyen kesimler mevcuttu. Onlar bu kesimlerle de mücadele içindeydi. Kitaptan naklederek “Tanzimat Türkiye tarihinde devrim değil, devrim hazırlayıcı sonuçlar doğuran bir harekettir” diyebiliriz. Bu cümle kitabın özeti niteliğindedir. “Tanzimat devri tarihi her şeye rağmen önemli bir dünya parçasının geniş coğrafya üzerindeki kavimlerin tarihidir; kapanmış bir bilinç değildir, dramatik gelişmelerle halen yaşayan bir tarihtir”.

Comment here