Kitap İncelemesi

“İki Cihan Âresinde” Kitap Tanıtımı

Bu makaleyi 11 dakikada okuyabilirsiniz

Hazırlayan: Berk Gökmen

1-) Kitap Tanıtımı 

Kitabın Adı: İki Cihan Âresinde: Osmanlı Devleti’nin Kuruluşu 

Kitabın Orijinal Adı: Between Two Worlds: The Construction of the Ottoman State 

Yazarın Adı: Cemal Kafadar 

İngilizce’den Çeviren: Ceren Çıkın 

Sayfa Sayısı: 324 

ISBN: 978-9944-722-93-3 

1.Baskı: Birleşik Yayınevi, 2010, Ankara 

Yazar 

 Cemal Kafadar (d. 1954 İstanbul), Türk tarih profesörü. Türk Tarih Kurumu Şeref Üyesidir. Doktorasını 1987’de McGill Üniversitesi  İslam Araştırmaları Enstitüsünde tamamladı. 1985-1989 yılları arasında Princeton Üniversitesi‘nde görev yaptı. 1990 sonrasında Harvard Üniversitesi Ortadoğu Tarihi Bölümü’nde öğretim üyesi olarak görev almaya başladı. Ayrıca Koç Üniversitesi‘nde, École des Hautes Etudes en Sciences Sociales’de ve Boğaziçi Üniversitesinde misafir öğretim üyesi olarak yer aldı. Osmanlı’nın kuruluş dönemi, sosyal ve kültürel tarihi üzerine çalışmaları bulunmaktadır. Ayrıca Türkçe ’ye çevrilmiş bir diğer eseri de; Kim Var İmiş Biz Burada Yoğ İken Dört Osmanlı: Yeniçeri, Tüccar, Derviş ve Hatun (2009). 

GİRİŞ 

Cemal Kafadar’ın bu eseri, Osmanlı Devleti’nin kuruluşunda rol oynayan faktörler ile Osmanlı uç beyliğinin diğer beyliklerden farklı olarak hangi dinamiklerin etkisiyle bir dünya gücüne dönüştüğü meselesinin genel çerçevesinin çizildiği ve milletlerin tarihinde kimlik ve etki meselesinin (Bunun için; “Roma’da Romulus etkisi ve Osmanlı Devleti’nde Osman etkisi eş değerdir” görüşü dikkat çekicidir.) ele alındığı giriş bölümü ile üç ana bölüm ve sonuç bölümünden oluşuyor. Birinci bölümde modern tarih yazıcılığında Osmanlı Devleti’nin kuruluşu meselesi, ikinci bölümde kuruluş dönemine ilişkin kaynaklar, üçüncü bölümde Osmanlı Beyliği’nin kurulup gelişmesinde etkili olan faktörler incelenmektedir.  

I.BÖLÜM 

Kuruluş Dönemi için öne sürülen tezler eserde Gibbons, Köprülü, Wittek ve Lindner’in tezleri üzerinde incelenmiştir. Kısaca Gibbons’a göre Osmanlının gücünün genişlemesinde Bizanslı Rumların din değiştirmesi mühimdir çünkü ona göre eski putperest Türkler ve eski Hristiyan Rumların oluşturduğu sentez karışımdan yeni bir kültür yani Osmanlılar ortaya çıkmıştır. Türklerin devlet kurmaktan yoksun olduğunu iddia etmiştir. Köprülü’nün buna karşılık, Osmanlıların Türk-Müslüman bir aşiretten geldi iddiası yazara göre milliyetçi bir görüş olmuştur. Gaza anlayışını ortaya atan Wittek kabileciliği red etmiştir. Lidner ise gazayı reddedip Osmanlıları, “Şamanizm’in savaşçıları” olarak nitelendirmiştir. Sonunda Wittek’in gaza tezi Barthold’un gazilik tabiri ile birleşmiş ve sınır bölgelerindeki askeri etkinlik yoluna ‘gaza’, bu yol ile kendilerine meşruluk kazandırmak isteyen topluluk ‘gaziler’ olarak adlandırılmıştır. 

II.BÖLÜM 

Bu bölümde kuruluş dönemi kaynaklarında ki gaza ve gazilik anlayışı irdelenmiştir. Öncelikle Danişmendname örneği ile bir ‘gazi’nin aşırı Ortodoks olmaması ya da böyle algılanmaması istenmiştir. Gaziler ılımlı ve hoşgörülülerdir. Bu hoşgörünün yanında gayri sünni tarikatların ihtida ile daha çok uğraşmalarının altı çizilmiştir. Osman Gazi’nin ve Orhan Gazi’nin yanındaki dervişlerin çoğu Babaî idi. Hacı Bektaş Veli’nin önderliğinde bağdaştırmacı sentez bir yol izleyen bu dervişler aynı zamanda Osman ve Orhan’ın yanında ganimet düşüncesi ile savaşıyordu. Yazar farklı görüşleri ile resmi tarih yazıcılığını bir kenara itmiş gazanın dinsel niteliklerinin yanında maddi kazanımlarınında mühim olduğunun altını çizmiştir. Gaza ile birlikte anılan cihad kavramının ise savunma manası üzerinde durmuştur. Osmanlı Devleti’nin kuruluşunda ‘sınır bölgesi’ kavramının iyi anlaşılması gerekir. Çünkü Anadolu uç toplumunun kültürü, dinî bağdaştırmacılık ile savaşçılığın, maceraperestlik ile idealizmin bir arada olmasına izin vermiştir. İlk Osmanlılar’ın kendilerini gazi olarak görmedikleri aşikârdır ancak XVI. yüzyılda Osmanlılar atalarını gazi addetmişlerdir. 

Osmanlı’da Timur şoku tarih bilincini uyandırmıştır. Yazıcade tarihi örneği ile ardılları Selçuklular’ın tarihi yazılmıştır. Şüphesiz burada amaç Timur’dan sonra kendilerini Anadolu’da meşrulaştırmaktır. Osmanlı tarih yazıcılarından Neşrî’ye ayrı bir parantez açan yazar şunları söyler; Neşrî, Osmanlı tarihçilik geleneklerini bir araya getirmiştir; rivayet, saray tarihçiliği, tarihi takvimleri kullanımda yetkinlik. 

Bu bölümde Osmanlı Devleti’nin kurulmasında ki etkili unsurlar ‘soğan ve sarımsak’ olarak incelenmiştir. Soğanın özü kabileciliktir, katmanlar bu özü gizleyecek şekilde üst üste yığılmıştır. Sarımsak, farklı katmanlara yeni ve eskilere yer verir. Osmanlı tarihçiliğinin yeniden inşa edilmesinde hem soğan hem de sarımsak uygundur.  

Yazar gazanın bir ulema ideolojisi olup olmadığını sorgular, bunun sorgulanmasının altında kronikler tarafından eleştirilen gazi-derviş toplulukları yatmaktadır. Çandarlı ailesi ile birlikte gaza ideolojisine sınır geleneklerinden biraz uzak Ortodoks bir renk katmışlardır. Burada devletin artık merkezileşmesi de önemli bir etkendir.  

Trakya’da ki gaza faaliyetlerinin Osmanlı kuruluş dönemindeki kahramanı Seyyid Ali Sultan bir gazi-derviştir. Hatta yazar bu kişinin Hacı İlbeğ olabileceği üzerinde durmuştur. Yazarın burada vurgulamak istediği şey, Trakya’daki büyük gaza başarılarını Osmanlı kendisine mâl etmek için diğer gazilerle rekabete girmiştir. Sonuçta bu gaziler, dervişler Osmanlı Devleti’nin genişlenmesinde büyük bir hizmet vermişlerdir. 

 III.BÖLÜM 

Osmanlıların siyasi bir iradeyi ortaya koyuşu, Osman’ın kuşağında gerçekleşmiştir. Gaza ideolojisi kabileciliğin yerini almıştır. Tüm beylikler, Köprülü’nün Osmanlı Devlet inşası açasından çok önemli gördüğü Selçuklu Anadolu’sunun siyasi kültürünün varisleriydiler fakat Osmanlılar bu kültürü ihtiyaca göre yeniden biçimlendirmek konusunda çok daha deneyime açık, Türk Müslüman ya da Bizanslı olan farklı gelenekleri bir araya getirmek konusunda çok daha yaratıcı idi.  

Osmanlıların Müslüman Anadolusunun en kıyısındaki Bitinya’ya nasıl ve ne zaman vardıkları belirsizdir. Aşiret, Osman’ın liderliği altında esaslı bir sıçrama kaydetmiştir, dolayısıyla devlete adını veren atalarından birinin adı değil Osman’ın adı olmuştur. Osman, kim zaman Müslümanla kimi zaman Hristiyanla ittifak yapmış kimi zaman dindaşlar bile ihtilafa düşmüştür. Uç hayatının doğası gereği bu durum normaldir. Yazar ayrıca Osman’ın evlilik stratejileri üzerinde durmuş bunları siyasi oyunculuk olarak adlandırmıştır. Devletin konumu için ise yazar yine kendine has üslubu ile şunları söylemiştir: Osmanlıların gözden ırak oluşları Osman için bir avantaj olmuştur.  

Beyliklerin varlığının Bizans’a karşı sürekli bir meydan okuma olduğunu belirten yazar bu meydan okumaya zamanla Osmanlıların da katıldığını ve bunun yanında çevre beylikler ile ılımlı bir siyaset izlendiğinin altını çizer. Beyliğin bu dönemde ki en mühim başarısı yazarın tespitine göre, Osman’ın ölümünden sonra da bütünlüğünden bir şey kaybetmeden varlığını sürdürmesi olmuştur. Beylik, Türk-Moğol geleneğine göre paylaştırılmadı. Babadan oğula veraset sistemi devletin kalıcılığına etki etti.  

Osmanlı Bey’i zamanla artık bir sultan haline gelmekte olduğundan sultana sadık bir ordu, yeniçeri ordusu kuruldu. Devşirme sistemi getirildi ve gayrimüslim çocuklar “Osmanlılaştırılarak’ üst mevkilere çıkabildi. İlk defa bir kadıasker (kazasker) tayin eden I. Murad zamanında artık merkezi bir devlet zuhur etmiştir.  Bazı savaşçılar uç beyi atanmış merkezi otoriteye tabii kılınmıştır. Burada naçizane olarak ilgimi çeken husus kuruluşta ki gazi-dervişlere, yazarın tabiri ile ‘vefasızlık yapılması’ ibaresidir. Artık devlet olunmuş ve şüphesiz devletin işlemesinde merkezi otoriteye karşı olan kesimler saf dışı edilmeye çalışılmıştır.  

Efsane, Osman’ın Selçuklu sultanı Alaeddin Keykubat’ın gönderdiği saltanat alametleri ile onun metbuluğunu kabul ettiğini anlatırken, II. Mehmed aynı alametleri Kırım Hanı’na göndermiş ve onu Osmanlı’ya tabii hale getirmiştir. 1453 İstanbul’un fethi ile önce Araplar ve sonradan Türklerin egemen olduğu güneybatı Asya’nın değişken sınır bölgelerindeki sayısız Orta Çağ Müslüman devletinin ezeli düşü ve en kutsal hedefi gerçekleştirildi.  

Bir gazi olmak artık Osmanlı hükümdarının çoklu kimliğinin en başta gelen bileşeni değildi, o, öncelikle ve en önemli olarak bir sultan, kağan ve kayser, ‘iki denizin ve iki kıtanın hükümdarı’ idi. 

SONUÇ 

Cemal Kafadar, yazdığı bu eser ile İki Cihan Âresinde, küçücük bir uç beyliğinin, kendisini dünya Müslümanlarının lideri ve Doğu Roma İmparatorluğu’nun vârisi olarak gören, merkezîleşmiş bir imparatorluk hâline dönüşmesinin izlerini takip ederek, Osmanlı İmparatorluğu’nun doğuşu meselesine yeni ve oldukça orijinal bir bakış açısı sunar. Cemal Kafadar, hem Orta Çağ hem de modern tarih yazıcılığını titiz bir şekilde analiz ederek, Anadolu ve Balkanlardaki iktidar mücadelesi içerisinde, etnik, kabilevî, dilbilimsel, dinsel ve siyasi ilişkilerin nasıl karıştığını ve yeniden düzenlendiğini göstermiştir.  

Eser kesinlikle kronolojik tarih yazımının dışındadır bundandır ki birçok yerde daha önce anlatılan unsurlardan tekrar bahsedilmiştir. Akademik bir eser olup aynı zamanda okuyucu ile sohbet eden bir tattadır. Okuyucu birçok alışılagelmiş bilgileri sorgulamaya iten bu eser okuyucuya yeni kapılar açabilir. 

 

Comment here