Kitap İncelemesi

Feodal Toplumdan Yirminci Yüzyıla, Leo Huberman,çev. Murat Belge, İletişim Yayınları, İstanbul,2017,338 s.

Bu makaleyi 9 dakikada okuyabilirsiniz

 

Hazırlayan: Ayşegül Akdere

Leo Huberman, Feodal Toplumdan Yirminci Yüzyıla eseriyle Avrupa’da var olan değişimi iki bölümde ele almıştır. İlk bölüm “Feodalizmden Kapitalizme” ile süreci değerlendirmiş ve ikinci bölümde “Kapitalizmden?” kısmı ile devam etmiştir.  Kitabı genel olarak incelediğimizde Huberman’ın sosyalist olduğunu ve bazı kısımlarda bunun baskın olarak ortaya çıktığını görüyoruz. Kendisinin de bir iktisatçı olması hasebiyle, Huberman tarihi ekonomi bağlamında değerlendirmiştir ki kitap önsözünde bu değerlendirmenin amacını ortaya koymuştur: “Bu kitabın iki amacı var; Tarihi, ekonomi teorisiyle ve ekonomi teorisini tarihle açıklamak.”

Feodal toplumu oluşturan üç unsur vardır, Huberman’ın söylemiyle “dua edenler, savaşanlar ve çalışanlar”dır.  Dua edenler ve savaşanların yükü çalışanların omuzlarındaydı. Köylülerin tarım mahsulleri, hasat zamanı rahipler ve malikane beyi tarafından pay ediliyordu. Çalışanlar iki türdü, biri serf denilen özgür çalışanlar ikinci grup ise kölelerdi. Köleler, ailesini bir arada bulundurma hakkına sahip değiller, toprakla birlikte alınıp satılabilecek bir mal hükmündedirler. “11. Yüzyılda bir Fransız köylüsü 38 Su’ya bir beygir ise 100 Su’ya satılıyordu!” köylülerin varlığı da  ancak Lord’un varlığına bağlıydı. Serfler ve onların çocukları lorddan özel izin almadan evlenemezdi. Bu da toplumsal düzenin korunması açısından önemliydi zira serflerin yarı bağımsız olmalarına rağmen özel hayatlarına dair bağımlı oldukları bir iradenin altındalardı. Köylüler mallarının büyük kısmını lorda verme karşılığında ise can güvenliklerini teminat altına alıyordu. Bir saldırı ve yağma durumunda köylüler malikaneye sığınabiliyor ve orada korunabiliyordu.

“Şişman tavuk veya kazı varsa

Beyaz undan ekmeği varsa

Bey gelir çöreklenir üstüne hepsinin”

Kilise feodalizmin ilk döneminde ilerleme karşıtı olmayan bir yapıya sahipti. Birikmiş kültürün devam edip korunmasında önemli bir yeri vardı ve kendileri de bu kültürün temel taşlarından idi. Eğitim ve öğretimi teşvik edip okullar açıyorlardı, öksüzlerin hakkının gözetilmesi, yoksullara yardım edilmesi onların insanların gözündeki değerini artırıyordu. Fakat ilerleyen dönemde kilisenin elindeki topraklar arttıkça lordlar ile arasındaki gerginlik yükseldi. Kilise ve soyluların egemen olduğu toplumda yaşanan gerginliğin artması ilerleyen dönemde yaşanacak olanların bir habercisiydi.

Bu dönem elbette ki böyle devam etmedi. Kralın otoritesinin olmaması, feodal beylerin yeterli askeri güce sahip olmaması, kiliseye verilen yetkilerin gün geçtikçe artması kilisenin mutlak sermayesini arttırmıştır, artık kilisenin ekonomik önemi manevi öneminden ağır basmaya başlamıştır. “Feodal sistem, son kertede, çok zaman hayali olan bir koruma karşılığında çalışan sınıfları aylak sınıfların insafına bırakan ve toprağı işleyenlere değil, gasp etmeyi becerebilenlere veren bir örgütlenmeye dayanırdı.”

Ekonomik düzenin bozulmaması adına feodal toplumda karşımıza loncalar çıkıyor. Usta-çırak ilişkisi, helal fiyatın belirlenmesi, kötü ve bozuk mala karşın alıcının korunması bu loncalar tarafından sağlanmıştır. Fakat zamanla helal fiyat yerini piyasa fiyatına bıraktı, tefecilik yaygınlaştı. Loncalar o kadar yaygındı ki, Basle ve Frankfurt şehirlerinde “dilenciler loncası” bile mevcuttu ve yabancı dilencilerin bu şehirlerde iki günden fazla dilenmelerine müsaade etmiyorlardı.

O dönemde üretim fazlası ürün yoktu herkes kendi ihtiyacını karşılayacağı kadar üretim yapıyordu. Kapalı pazar ekonomisinden çok pazarlı ekonomiye 12. Yüzyılda geçildi. Bu döneme kadar, insanlar kendi ihtiyaçlarını kendileri gideriyor, kullandıkları giyeceklerden tükettikleri yiyeceklere kadar tüm ürünler kendi emeklerinin bir karşılığı oluyordu. Yani, bir adama montunu nereden aldın diye sormak saçmaydı çünkü zaten herkes kendisi üretiyordu. Üretim yapamayanlar ise takas usulü ile eksiklerini gideriyorlardı. Çok pazarlı ekonomiye geçilmesi sürekli olmayan panayırların sürekli hâle gelmesine ve süreklileşen panayırlar ise yolların güvenliğinin sağlanmasına sebebiyet verdi.

Kralın merkezi otoritesi yoktu. İki feodal bey güçlerini birleştirse krala karşı gelebiliyor ve tahtı ele geçirebiliyordu. Bu dönemde kralın konumu hakkında “primus inter pares” yani eşitler arasında birinci diyebiliriz.

Kitaptan bir alıntı ile feodalizmden kapitalizme geçişi şöyle özetleyebiliriz: “Feodalizmin yerine, malların serbest mübadelesine dayanan, öncelikle kâr etme amacını güden değişik bir toplum burjuvazi tarafından kuruldu. Bu sisteme kapitalizm diyoruz.”

Feodal düzende kilisenin parası vardı fakat sermayesi yoktu. Para durağandı, işletmek üzere kullanılmıyordu. Kapitalist sisteme geçildiğinde ise elinde parası olan soylular bu parayı işletmeye başladı. Sanayi Devrimi’nin gerçekleşmesi ile köylerden kente yoğun bir göç ortamı oluştu. “manifacture” dediğimiz fabrikalarda köylüler hiç pahasına çalışır hâle geldi. Bundan önce emeğinin neticesi olan ürünü satan köylüler artık emeğini satıyor ve yine hayatını ikame ettirmekte zorlanıyordu. Geçimini sağlayabilmek adına evde yaşlı genç demeden herkes çalışıyordu. 1934 yılında Connecticut’ta bir fabrikadan alınan verilere göre 2-16 yaş aralığından toplam 246 çocuk işçi çalışıyordu. Yine bu verilere göre aynı fabrikada 2-3 yaş aralığında 2, 3-4 yaş aralığında 2, 4-5 yaş aralığında ise 8 çocuk çalışıyordu. Zihnimi çok zorladım; 2-3 yaş aralığında bir çocuk altını ıslatıp annesini oyalamaktan başka bir fabrikada ne iş yapabilir?  

Kapitalist toplumda işçi özgürdü. İstediği fabrikada istediği kişinin emri altında çalışabilirdi hatta dilerse çalışmayabilirdi. Kölelik çağında, köle çalışmak zorundaydı. Sahibinin emirlerine uymalıydı ve onun sözünden dışarı çıkma hakkı mevcut değildi. Feodal toplumda serfler lorda bağlıydı özgür iradesi yoktu, lordunun sözünü çiğneyemezdi. Evet kapitalist toplumda işçi özgürdü ama ne kadar özgürdü? Çalışmama hakkı vardı ama çalışmasa yaşama hakkı yoktu. Marx’a göre, kapitalist sistemde de sömürü vardı sadece kölelik çağındaki ve feodal çağdaki gibi değildi, daha gizliydi. Marx bu sömürünün baş maddesi olan burjuva mülkiyetinin kaldırılmasını savunuyordu.

Kapitalist toplumun da sonunun geleceği muhakkaktı. Sömürü düzenine başkaldırı olacaktı fakat asıl mesele bunun nasıl ve ne şekilde gerçekleşeceğiydi. Huberman, “Kapitalist ekonomi çöküp işçi sınıfı iktidara yaklaşmaya başlayınca, kapitalistler kurtuluş yolunu Faşizm’e sarılmakta bulurlar. Ama Faşizm de sorunlarını çözemez, çünkü iktisadÎ açıdan, burada da temelde hiçbir şey değişmemiştir. Kapitalist ekonomide olduğu gibi Faşist ekonomide de üretim araçlarının özel mülkiyeti ve kâr amacı temeldir.” şeklinde özetlemektedir. Yeni bir ekonomik sisteme ihtiyaç duyulduğu o gün için aşikâr. Bununla birlikte günümüzde dâhi bulunmuş diyemeyiz.

Comment here