İnceleme

Yahya Kemal Ve Türk Müslümanlığı

Bu makaleyi 16 dakikada okuyabilirsiniz

Hazırlayan: İbrahim Daş

Takdim:

Türk Müslümanlığı nedir? Bu soruyu kavramak için öncelikle; Durmuş Hocaoğlu ve Nevzat Kösoğlu’nun söylemlerini aktarmanın isabetli olacağı kanısındayım. Durmuş Hocaoğlu, 1999 yılında kaleme aldığı “Türk Müslümanlığı Üzerine Bazı Notlar” yazısında bu terimi, etraflı bir şekilde irdeleyip, temellendirmiştir. Belirtmiş olduğumuz yazıdan yapacağımız iktibas bu terimin anlaşılmasında yeterli olacaktır: “Her din, mutlaka bir şekilde, zamana, mekâna, içine girdiği toplumsal dünyaya, o toplumun tarihî arka- planına ilh… bir çok parametreye tâbî olarak, değişimlere, değişmelere uğrar ki buna, bu satırların yazarı ‘üretim’ adını vermektedir.”

Bu alıntıdan da anlaşılacağı üzere, ilâhî bir dini kabul eden toplum, muhakkak kendi kültürünü, kendi dünya görüşünü; kabul edilen dinin temel isimlerini zedeleme teşebbüsü göstermeden yeniden şekillendirecektir. Bu üretim sonucu da bir ‘Türk Müslümanlığı’ söz konusu olabilir. İslâm dininin yaşayış tarzının Müslümanlık olduğunu göz önüne alırsak, bu yaşayışın bir insan tarafından gerçekleştirilecek oluşu şüphesizdir. Türklerin İslâmiyeti kabul edip Müslüman oluşunda beliren hür iradeyi, yine Durmuş Hocaoğlu şöyle özetler: “Türklerin Müslümanlığı, adetâ bu dinin peygamberi kendi içlerinden çıkmışçasına, hiçbir eziklik duygusu taşımayan, komplekssiz ve son derece samimî bir müslümanlık olmuştur.”

Nevzat Kösoğlu ise “Millî Kimlik” adlı yazısında şöyle söyler: “…Millî kimliği millî kültürün oluşturduğunu söyledik; millî kültür de millî hayatın bütünüdür, dedik. Bu demektir ki, millî kimliğimizi oluşturan ve onun alâmeti olan sayısız kültürel unsur sayabiliriz. Dil bu millî alâmetlerin bayrak olanıdır. İslâmiyet ve bu inancı hayata geçiren dinî kültürümüz, diğer bir önemli kimlik alâmetimizdir. Buna Türk Müslümanlığı diyoruz. Kitap’ta açıklanan İslâm ile bu İslâm’ın toplum tarafından hayata geçirilmesi anlamına gelen Müslümanlık arasındaki antolojik farkı kavrayamayan bazı kesimlerin, bu terimden rahatsızlıkları, bilmediklerindendir. Bu farklılıklar hayatın geçirdiği zaruretlerdendir ve o kadar da doğaldır. Bir yanda ilke, öbür yanda bu ilkenin hayat pratiğine dönüşmesi vardır. Bu farklılıklar dinin doğmalarına aykırı olmadıkları sürece de dinî bir sakıncaları yoktur. Türklerin mevlit gelenekleri, sünnete riayetteki hassasiyetleri yahut türbe ziyaretleri, -okuduğunu anlamasa da- evlerimizde Kur’ân okunması, bizim manevî hayatımızı renklendiren ve bize kimlik veren özelliklerimizdendir.”

 

Bu düşünce adamlarımızın görüşlerinden sonra “Yahya Kemal ve Türk Müslümanlığı” başlıklı asıl konumuza gelelim. Bu konu üzerine söyleyeceklerimizin temel dayanağını, Sait Başer’in “Yahya Kemal’de Türk Müslümanlığı” adlı eseri oluşturacaktır. Yanı sıra gerek Yahya Kemal’in şiirlerinden gerek derlenmiş yazılarından örneklerle, millî ve dinî cephesindeki kurduğu bütünlüğe dair ek olarak, kendi cılız söylemlerimiz olacaktır.

 

-Yahya Kemal’de Türklüğün ve İslâmiyetin Terkîbi-

“Ne harâbî ne harâbâtîyim / Kökü mâzide olan âtîyim” mısralarının şairi Yahyâ Kemal… 2 Aralık 1884’te Üsküp’te doğan, sesini gelenekten alıp geleceğe taşıyan Türk sanatkâr. Çağı içerisinde kimileri tarafından gericilikle suçlanmış olan Yahyâ Kemal, ordudan atılmış olan Jön Türk muhibbi Şekip Bey’in tesiriyle Paris’e kaçar. Burada ciddi bir tahsil için atılış gösterir. Öğrenci kimliği ile dönemin Fransa’sının meşhur hocalarından ders alır, onlardan istifade etmek için mücadele eder. Paris’te 9 yıl geçirir. Bu geçirdiği 9 yıl sonrasında fikir ve sanat dünyasının yeniden inşâ olduğu görülür. Akranlarının aksine, batıdan dönerken, bir batı hayranı olmaktan ziyade, ülkesinin millî ve manevi değerlerine sıkı sıkıya bağlı bir şahsiyettir artık. Bu, hasletinde olan hissiyatın fikrinde zuhur etmesidir. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın, Yahyâ Kemal’in Fransa’dan dönüşüne dair, yazısından bir kısım aktaracak olursak: “Paris seneleri, oradaki cümbüşlü hayat, birkaç koldan zengin, daima buluş halinde Avrupa ve Fransız fikriyatı, belli ki, bu gence tehdit altında bir vatanın çocuğu olduğunu, medeniyet değişmesi denen büyük krizin ortasında ve çok haklı bir ikiliğin içinde yaşadığımızı unutturmamıştı.”  Beşir Ayvazoğlu’nun tabiriyle eve dönen adam Yahyâ Kemal; millî terbiyesinin müsaade etmediği, batıya karşı mağlup olma meselesinin karşısında, hiçbir -izm‘e bağımlı olmadan, sanatı ile bir fikir inşâsı için görevlendirilmiş bir elçi konumunda; düşünce yayını tarihten gerip bu zorlu döneme Mete Han’ın ıslıklı oku gibi güçlü bir avaz olarak gelmiştir.

 

”Geldikti bir zaman Sarı Saltık’la Asya’dan…”

Yahya Kemal’de bir “imtidad(süreklilik)” meselesi görülür. O’nun nezdinde zaman geçmiş-hal-gelecek şeklinde taksim edilmez; hâlin hemen birazdan mâzi, geleceğin hemen şimdi olabileceğini ve bu durumda ortada bir ‘süreklilik-imtidad’ın kaldığını, asıl olanın da bu olduğunu söyler. O ‘mâziperest’ değildir. Konumuz bütünlüğünü de göz önüne alarak, ‘imtidad’ kavramına getirdiğimiz bu kısa açıklamanın yeterli olacağı kanaatindeyiz.

Siyâsi ve Edebi Portreler eserinde şöyle söyler Yahya Kemal: “Türkler, İslâmiyet’i kendi mizâcına göre kabul etmiş, çok eski putperestliğiyle karıştırmış ve öyle sever, onun uğrunda yalnız bu sebeple ölür.” Sait Başer, buradaki “putperest” kavramının yerine “Töre” mefhumunun getirilmesinin daha doğru olacağını söyler. Türklerin özünde bulunan Tevhid inancını da buna dayanak yapar. Nitekim Yahya Kemâl,  Bitmemiş Şiirler‘de bir beytinde Türk milletinin ”Kâlu Belâdan beri müslüman” olduğunu söylemektedir. Nihad Sâmi Banarlı, ifadesinde; bu mısrâda Türklüğün Orta Asya çağlarının kastedildiğini ve onların özdeki Tevhid terbiyelerine telmîhen söylendiğini belirtir ve yanlış bir algılamanın önüne set kurar. Bu bağlamda da Sait Başer’in “Putperestlik” yerine “Töre” mefhumunun getirilmesi gerektiği söyleminin nedeni, açıklığa kavuşmuş olur. Ayrıca Sâmiha Ayverdi de Abide Adam başlıklı yazısında şöyle söylemiştir: “Yahyâ Kemal’i okumak ve anlamak, onun hâlâ Orta-Asya bozkırlarının murâkabesini unutmamış ve sesinin bir muhteşem imparatorluk târihinin heyecan ve âhengi ile birleşerek yaptığı akisleri dinlemek, Türküm, diyebilmenin sırlı anahtarlarından olsa gerek.”

”Bu manzumenle ey üstâd-ı hoşkâm
Alî’den doldurup iksîr-i ilhâm
Leb-i uşşâka sundun öyle bir câm
Ki yoğrulmuş türâb-ı Kerbelâ’dan”

Yahya Kemal’in Vahdet-i Vücut adlı bu rubaisine baktığımızda onun İslâm tasavvufuna eğilimi de görülür ve Hoca Ahmed Yesevî’den bu yana süregelen ekole bağlılığı anlaşılır. Yine Sait Başer’in açıklamalarından yola çıkarak diyebiliriz ki, Yahya Kemal, dinî terkibimizi, Hz. Ali-Hz. Hüseyin çizgisinde ele alır, Ehlibeyt sevgisinin doruğa ulaştığı bir Türk Müslümanlığından söz eder.
Banarlı’nın deyimiyle Yahyâ Kemal’in; Türklüğe, tarihine, kültürüne duyduğu bağlılık onu İslam’ı anlamaya da sevk etmiştir. O, inançların gelenekleşmesi sonucu, dinîn, daha doğrusu dinî yaşantının da millîleştiği görüşündedir. Hâtıratından bir bölüm aktaracak olursak: Fuad Köprülü de bütün dil ve edebiyatların mukayesesi mevzûlu bir eser yazmak müddeâsındaydı. Ben kendisine demiştim ki:
-Bu büyük mevzûa girmeyiniz. Bizim daha mühim mevzûlarımız vardır. Meselâ şu Ahmed Yesevî nedir? Kimdir? Bir araştırınız. Bakınız bizim milliyetimizi asıl orada bulacaksınız.” Öğrencisi Köprülü’ye bu tavsiyesi, telkini O’nun Türk Müslümanlığı düsturunu özetler niteliktedir.
Ek olarak; Aziz İstanbul’da bilgiç ve beylik laflarla konuşan bir hocayı dinleyen mümin neferin samîmî sığınışını, duâ edişindeki hasbîliği, vâizden çok ileri bulması ve mâbedleri o neferdeki imânın ayakta tuttuğunu düşünmesi, Yahyâ Kemal’in yekpâre şekilde bir araya getirdiği vatan-din-milliyet anlayışının birer tezahürüdür. Hâkezâ Ezansız Semtler başlıklı yazısında görülen milliyet ve din kavramlarının iç içe oluşu, resmen O’nun Türk Müslümanlığı anlayışından zuhur etmiştir. Türk’ün nakış nakış işlediği kilim gibi Yahyâ Kemal de eserlerinde bu mefhumu aynı ustalıkla dokumuştur.

Yahya Kemal’in Paris sürecinde bir îman ağrısı çektiği mâlûmunuzdur. Bir de Yakup Kadri ile bir dönem giriştiği Nev-Yunanî’lik meselesi de vardır. Ancak bu süreçler dalgalı denizin ansızın duruluşu gibi olmuştur. Onu koruyan bir hissiyatın varlığından söz edilebilir. Çünkü Üsküp doğumlu olan Yahya Kemal, İslâmiyet’in aktif hayatta yaşandığı bir muhitte yetişmiştir. Annesinin, Peygamber Efendimiz ve Murad-ı Hüdavendigâr’ı çok sevmesi için ettiği nasihatleri ve ezan sesleri içinde geçirdiği çocukluk onun millî ve dinî hassasiyetine çelikten bir zırh örmüştür. Bunun tezâhürleri, Ezân-ı Muhammedî şiirinde, Ezansız Semtler başlıklı yazısında ve sâir manzum ve mensur olarak kaleme aldığı metinlerde görülmektedir. Bu düşüncemizi Mehmet Kaplan’ın bir açıklamasıyla desteklemek isabetli olacaktır: “Yahyâ Kemal’in şiirlerinde çok büyük bir ‘öte’ duygusu var. Mavera… Bütün şiirlerinde var bu. Krizi atlatmış, değerlerini bulmuş, milletine inanmış, genel manada İslamiyet’e inanmış, şiire, sanata, dostluğa inanmış… Hakiki bir müslüman huzura kavuşan insandır… Yahya Kemal’de huzur vardır”

– Cihan vatandan ibârettir, îtikadımca –
Budur ölümde benim çerçevem, murâdımca”

Yahya Kemal, Büyük Türk bestekârı Buhûrîzâde Mustafa Itrî Efendi’yi anarak Türk Müslümanlığı’nı titizlikle işler: “İçimde dalgalı Tekbîr’i en güzel dînin / Zaman zaman da Nevâ-kâr’ı, doğsun, Itrî’nin.”

Türkçenin “gönül” kelimesi, İslâmiyet’i kabul edişimizin ardından Yesevî’den Yûnus Emre’ye ve nicelerinin deyişlerinde, özel ve derûnî bir hüviyet kazanmıştır. -kökü mâzide olan âti- Yahya Kemal bu râbıtayı sezmiş ve kendi şiirinde de göstermiştir:

“O dem ki şevk ile tâbân olur gönül gönüle
Bilâ-irâde şitâban olur gönül gönüle”

Son olarak Enver Behnan Şapolyo’nun hâtıratından bir bölüm aktarmak Yahya Kemal’in ele aldığımız yönünün hülâsası niteliğinde olacaktır:

“Yahyâ Kemal Köşk’ten memnun döndü. Mebusluğu garantilemişti. Nitekim önce mebus sonra elçi olmuştu. Yahyâ Kemal mebus olduktan sonra, hemen her akşam Mustafa Necati Bey’in evinde toplanıyorduk. O sıralarda Falih Rıfkı Atay ve Yakup Kadri Karaosmanoğlu da Ankara’ya gelmişti. Her ikisine Necati Bey’in evinde birer karyola hazırlamıştık. Yahyâ Kemal sonra da coştu mu her nedense kendi şiirinden önce Ankaralı Hasan Dede’nin Eşrefoğlu nefesini bestesi ile okurdu:

            ‘Arı vardır uçup gezer,
            Teni tenden seçip gezer.
            Canan bizden kaçıp gezer.
            Arı biziz bal bizdedir.
            Ah Alim Alim, Muhammet
            Allah Alim!..’
diye coşar, sonra da, Bektaşi âyin-i cemlerinde okunan ‘Kâfinûn iktabı’ nefesini de okurdu.”

O Türklüğün, İslâmiyet ile birlikte nasıl bir ivme kazandığını vurgulamak için sanatını, hissedişinin kudretini pekâlâ konuşturmuştur. Oğuz Han’ın devlet kuruşundaki üslûbuna hayran olan Yahya Kemal, realiteden kopmayıp vatan mefhumunu, Fransa’da hocasından işittiği bir sözün çağrışımı üzerine millî dokularla nakışlamış ve şiirinden, yazısına kadar bunu yansıtmıştır. O, İstanbul Fethi’nde bir Yeniçeri ile beraber olmanın hazzını yaşamış, Üsküp’ten Bursa’ya uzanabilmiş, Türklüğü ve Müslümanlığı derinden hissederek yaşamış, hâsılı millî olabilmiş bir isimdir. Onun havsalasının Türk tarihini 1071’den başlatmasıyla yanlış anlaşılmasının paralelliğini bir kenara koyacak olursak; aslında Yahya Kemal –bir bakıma- Türk Müslümanlığı’nın Rumeli-Balkanlardan Asya’ya kadar uzanışını remzetmiştir. Durmuş Hocaoğlu’nun yukarıda adı geçen yazısından bir cümleyi de burada belirtmek, netice olarak isabetli olacaktır: “Türk Müslümanlığı terimi, bir yandan çok geniş bir zamanı, diğer yandan da çok geniş bir coğrafyayı ihata etmekle, çok büyük bir genelleme anlamına gelmektedir.”

 

“Tekrar mülâki oluruz bezm-i ezelde / Evvel giden ahbaba selâm olsun erenler”

Comments (1)

  1. emeğinize sağlık güzel bir çalışma olmuş

Comment here