İncelemeTürk Dünyası

Türklerde Ev-Bark

Bu makaleyi 14 dakikada okuyabilirsiniz

Hazırlayan: Lütfi Bergen

İnsan evlendiği zaman hayır sahibi olur. Gece-gündüz, her daim, her vakit hayırdadır, ameli eksik olmaz. Bunun nedeni evlilik birlikteliğinin eşlerden her birini diğerine sadaka yapmaya sevk etmesidir.

Sadaka kelimesini “dilenciye verilen kuruş” olarak algılamayın. Sadaka, sadık olmak demektir. Evlilikle eşler, sadaka/sadık olma eylemini gündüz ve gece gerçekleştirir. Eşiniz uyuduğunda onun üstünü örtersiniz. Birlikte vakit geçirirken, su içmeye mutfağa gidince bir bardak da eşinize getirirsiniz. Bunlar sadakadır.

Fakat evlilikte sadakadan daha büyük kavramlar vardır. Evliliğin tesis edilmesi ile “ocak” inşa edilmektedir. “Ocak”, sadece karı-kocanın ortak ateşidir. Yani sizin ocağınız başkasının ocağı ile benzeş=denk=eşit değildir. Biricik olan bu ateş, Allah’tan sadece sizin otağınızı aydınlatsın için indirilmiştir. Bu ateşi söndürmemelidir. Sadece karı-kocaya ait olan ateşi tutan “ocak”, tüttüğü sürece bu barınak, bir karargâh, “ordu çadırı” olarak kabul edilebilir. Nitekim Türklerde çadıra “otağ” denmesi ve bunun sonradan “oda” olarak kullanılması da Türk evinin “askerî bir varlık” olduğunu gösterir. Türk evinin askerî niteliği, bu hanede yaşayan aileleri “ordu mensubu” kılmaktadır. Türkler askeri harekatlara eşlerini de götürmekte ve kullandıkları evlere “otağ” demekteydi. Gündelik hayatlarında kullandıkları barınaklara ise “ev-bark” dediler.

“Ev-bark”kelimesindeki “bark” kavramı “mabed” demektir. Bu şu demektir: karı-koca evlerinde geçirdikleri zamanı aslında ibadethânede geçirmektedir. Türkler barınaklarına “ev-bark” demekle evliliği sürekli ibadet edilen bir kurum olarak anladılar. Barınağa verilen bu anlam nedeniyle “ev-bark” kutsaldır. Oraya ayakkabı ile girilemez.

“Bark” kelimesinin anlamı konusunda Bahaeddin Ögel şunları yazmaktadır:

“Bir Uygur yazısında şöyle deniyordu: ‘Kend, uluş, ev, bark etgeli, yaratgal’yani ‘kend, uluş, ev ve bark, yapmalı ve yaratmalı’, deniyordu. Acaba burada, Kend-uluş ve ev-bark şeklinde, iki birleşik deyiş mi söz konusu idi? Göktürk çağında, ev ile bark ayrı ayrı şeylerdi. Ev, çadır da olabilirdi. Ancak bark, taştan yapılmış olan bir ev veya oda idi. Bununla beraber, Bi1ge Kağan yazıtında, eb bark, yani ev bark sözü, birleşik bir deyim olarak geçmiyor da değildi. Türklerin Ev-bark sözü oldukça geç çağlarda, özellikle Kutadgu Bilig içinde bile sık sık görülmeğe başlanmıştı. Aynı deyiş, Kaşgarlı Mahmud’un kitabında da görülmüyor değildi. Buna bakarak, Kend-uluş sözünün de ev- bark gibi, şehri tanıtan, birleşik bir deyim olduğunu söyleyebiliriz.” (Ögel, 2000: 219).

Adem Aydemir’e göre Türklerin çadırları ve hakanların otağları ilk yerleşim yeri olan mağaranın, ilk evler de çadırların basit bir taklidi olmuştur. Türk devlet-millet tasavvurunda gök kubbe devletin, çadır ise ailenin birer örtüsü durumundadır. Bu sebeple, “gök altında devlet, çadır kubbesi altında ise aile düzeni” yer almaktaydı. Aytac Abbasova, Oğuz Kağan Destanı’nda geçen “Bırak Güneş bizim bayrağımız, Gök ise çadırımız olsun” ifadesinin Kitab-ı Dede Korkut’ta tekrarlandığını ve “Göğün çadır olarak adlandırıldığını” belirtir (Abbasova, 2019: 97). Abbasova bu çadırların renklerinin de manevi semboller ihtiva ettiğine de değinir:

“ (…) ‘Oda’ burada ‘Dünya Çadırı’ anlamındadır. Dikkat edersek kişi (erkek) başlangıç beyaz renkle, kadın başlangıç ise kırmızı renkle ilişkilendiriliyor. Beyaz renk ışık, netlik, bilgelik demekti ve Tanrı’nın en önemli belirtisi sayılırdı ve tüm renklerin beyaz renkten oluştuğu tahmin ediliyordu. Beyaz oda (çadır) ışıklı ‘Yukarı Dünya’nın modeliydi. Kırmızı renk kanın değişmezliğini, bolluğu, bereketi ve toprağı anlamlandırırdı. Bu, ‘Orta Dünya’nın işaretiydi. Siyah ölüm, felaket, şer ifade ederdi. Siyah çadır ‘Yeraltı Âlemi’nin işaretiydi. Üç katlı dünyayı yansıtan çadırlarda her şey somuttur ve her dünya kendine özgü belirtileri ile hatırlatılmaktadır. Sonraki boylarda üç değil, bir çadırla da evreni sembolize eden tasvirlere rastlıyoruz.” (Abbasova, 2019: 95).

Yine Abbasova’ya göre çadırların büyüklük, yükseklik ve örtü rengi gibi fiziksel özelliklerini, belirli ölçüler içinde tespit etme özgürlüğü vardır. Ancak çadırını ne zaman ve nereye yerleştireceğine çadır sahibi tek başına karar verememektedir. Yazılı kurallar konulmamış olsa da mensubu olduğu obanın bağlandığı töre, oba mensuplarının çadırlarını nasıl (yani kimin kiminle komşu olacağı şekilde) kuracağını belirlemiştir. Oba mensubu çadırını yerleştirirken ilinin töresine, obasının geleneğine harfiyen uymak ve özellikle de kutsal mekânlara saygı göstermek zorundadır. Çadır Türk’ün küçük dünyası olduğu gibi gök kubbenin de yerdeki izdüşümüdür. Çadırın kubbesi hem şekil hem mekân olarak gök kubbeyi simgeler. Çadırın üzerinde kurulduğu toprak parçası ise dünyadır. Türk inancında dünya yuvarlak olduğu için, çadırın yerleştirildiği alan da çember biçimindedir. Çadır => gök kubbe, çadırın direği => göğün direği, baca olarak da kullanılan tündük => göğün kapısı ile sembolize edilmektedir. Türklerin evreni algılayışları, çadırın iç düzenlemelerinde ve bu mekânda yapılan dinsel törenlerin ritüellerinde gözlemlemek mümkündür. İslamiyete geçtikten sonra göğün direği ile ilgili inanç ve düşünceler bazı değişikliklerle daha uzun süre devam etmiş ve yaşamı etkilemiştir. Yerden göğe uzanan direk, İslamiyet’le birlikte Hazreti Muhammed olur (Abbasova, 2019: 98-99). Görüldüğü üzere Türk çadırı içindeki baca ve bacayı da kapsayan kubbe görünümlü tündük vasıtasıyla Gök’le (Tanrı’yla) rabıtalıdır. Diğer taraftan otağın ateşi de kutsal olup, Tanrı’nın inayetini temsil etmektedir. Adem Aydemir, “otağ/oda” kelimelerinin de ateşin yandığı ve yükseldiği yer anlamında olup bunların ateş anlamındaki “od/ot” kökünden geldiklerini ileri sürer (Aydemir, 2012: 21).

Adem Aydemir, makalesinde “bark” kelimesi hakkında da Divan-ı Lügati’t Türk’e (DLT) dayanarak bilgi aktarmış, bu kelimenin “mabed” anlamına geldiğine değinmiştir:

Bark kelimesi ise esasen mülk anlamında olmakla beraber her zaman ‘ev’ kelimesi ile birlikte kullanılmıştır (DLT III: 333). Yenisey, Gök Türk ve Uygur Yazıtları’nda ‘mülk’ ve barınak anlamında ‘ev’ ve ‘ev bark’ sözü görülmektedir. [Şine-Usu Yazıtı D.2. ‘Ebin, barkın, yılkısın yulmadım’, G.4. ‘Basmıl yagıdıp ebimrü bardı’, G.5. ‘Türgiş Karlukug tabarm alıp ebin yulıp barmış, ebime tüşimiş’ cümlelerinde ‘eb/ev’ sözü açıkça tespit edilmektedir.] Buradaki ‘bark’ kelimesinin Gök Türk Yazıtları’nda mabed manasında kullanılması evin kutsallığına işaret eder (…) Türklerde barınak anlamındaki ‘bark’ kelimesi yalnız kullanılmaz, ‘ev’ kelimesiyle birlikte kullanılır ve ‘ev-bark’ (DLT I: 348) denirdi.” (Aydemir, 2012: 21-22).

Evin ocağının bacası Allah’a yükselişi (miraç) temin etmektedir. Allah’ın indirdiği rızık, haneye bacadan girmektedir. Ev, evlilik vasıtasıyla kurulduğundan, od/ateş de evlilik sayesinde sadece o çift için yaratılmıştır.

Bahaaeddin Ögel’in Türk Kültür Tarihine Giriş eserinin III. cildinde “Ev-bark” hakkında ek bilgiler verilmiştir:

“Bir gerçek varsa, o da Türklerin ev sözünün başlangıçta çadır ile ilgili olduğudur. Ev sözü, eski Türkçede eb şeklinde söylenirdi. Selçuk çağının başlarında artık bu söz, ev şekline girmiştir. Fakat Göktürk çağında bile eblenmek sözü, evlenmek manasına geliyordu. Bu gelişme, yavaş yavaş olmuştu” (Ögel, 1978: 3).

İslâm kültürü açısından da ev kavramı “beyt” kavramı ile ifade edilir ki, bu kelimenin anlamlarından biri mesciddir. Nitekim Hz. Musa (as) Mısır’a İsrailoğulları’nı aile sistemi ile teşkilatlandırmak için görevlendirilmiş ve kendisinden Mısır’da evler edinmesi istenmiştir: “Musa’ya ve kardeşine: ‘Kavminiz için Mısır’da evler hazırlayın, evlerinizi ibadet mahalli yapın ve salatı ikame edin’ diye vahyettik.” (10 Yûnus 87).

İslâm kültüründe amel defterinin açık tutulmasının bir yolu sebil/hayrat çeşmesi imar etmektir. Bir diğeri insanların istifade edeceği eser yazmaktır. Üçüncü bir yol ise öldükten sonra kendisi için dua eden, hayır yapan evlatlar bırakmaktır. Evlilik ve ev kurma (beyt) sayesinde eşler, eğer hayırlı çocukları olursa amel defterlerinin kapanmamasını da tekeffül etmiş olurlar. Bu hakikat nedeniyle Kur’an’da kadın ve erkeğe aile olmaya ve beyt inşa etmeye niyetlenip dua etmesi emredilmiştir: “Bize eşlerimizden ve soylarımızdan göz aydınlığı olacak kimseler ihsan et” (25 Furkan 74). Bu ifade yazımın başındaki “İnsan evlendiği zaman hayır sahibi olur.” ifadesine dönüşü kaçınılmaz kılmaktadır.

Karı-kocanın aile kurarak her daim, her vakit hayırda yaşaması, evin “bark”lanması yani ibadetgâh mertebesine ermesi ile ilişkindir. Bekâr bir adam/kadının ev-bark inşa edemediği için gece-gündüz ibadet halinde yaşama fırsatını yakalayamadığı açıktır. Eski Türkler sadece bekâr kişiyi “toplum dışı” saymakla yetinmiyor, çocuğu olmayan karı-kocayı da ayıplıyordu. Nitekim Dede Korkut destanlarından birinde çocuğu olmayan Dirse Han’ın toy zamanı kara çadırda oturtulması, diğer taraftan oğlan çocukları olan beğlerin ak çadır, kız çocukları olan beğlerin ise kızıl çadıra oturtulması evlenmenin ve türemenin (töre->türe->türk) önemini göstermektedir.

Eski Türklere peygamber gelmediği zannı çoğu kişide kuvvetli ise de Türklerdeki ev-bark anlayışının ve ailevî teşkilatlanma biçiminin temelinde nübüvvetle karşılaşmışlığa dair bilginin bulunması kuvvetle muhtemeldir.

 

  • Abbasova Aytac, Altay Topluluklarında Mesken-Çadırın Önemi ve Türleri, Altay Toplulukları-Mesken ve Mesken Kültürü kitabının içinde, Editör: İlhan Şahin vd., Türk Dünyası Belediyeler Birliği (TDBB) Yayınları, 2019.
  • Aydemir Adem, Divanü Lugati’t Türk’e Göre XI. Asırda Türk Evi, The Journal of Academic Social Science Studies, Volume 5 Issue 1, p. 15-48, February 2012.
  • Ögel Bahaeddin, Türk Kültür Tarihine Giriş, Türklerde Köy ve Şehir Hayatı (Göktürklerden Osmanlılara), T.C. Kültür Bakanlığı Yayınları, c: 1, 2000.
  • Ögel Bahaeddin, Türk Kültür Tarihine Giriş, Türklerde Ev Kültürü (Göktürklerden Osmanlılara), T.C. Kültür Bakanlığı Yayınları, c: 3, 1978.

 

Comment here