Genel

Türk İstiklâl Harbi’ni Başarıya Ulaştıran Strateji, Yöntem ve Taktiklerin Değerlendirilmesi

Bu makaleyi 23 dakikada okuyabilirsiniz

Hazırlayan: Eda Öner

Türk Milli Mücadelesi yakın tarihin önemli varoluş mücadelelerinden biridir. Türk varlığını tehdit eden bir süreçten bağımsız bir Türk devletinin ortaya çıkması destansı bir mücadele ile olmuştur. İstiklal mücadelesini başarıya ulaştıran birçok taktik, strateji, yöntem ve düşünce vardır, yazıda bunlardan bahsedilecektir.

***

Millî Mücadele’nin başlangıç noktasını net olarak tespit etmek güç olsa da Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun’a gittiği tarih genel kabul görmüştür. Mondros Mütarekesi’nin etkileri ülkenin her tarafında görülmeye başlanmıştı.[1] İtilaf kuvvetleri her an işgale hazır durumdaydı. Hal böyleyken Karadeniz Bölgesinde de Rum çetelerinin taşkınlıkları asayişin bozulmasına neden olmuştu. Rum çetelere karşı savunmada bulunan Türkler ise işgal kuvvetleri tarafından asayişi bozan taraf olarak görülmüştü ve İngilizler asayişin sağlanmaması durumunda bölgeyi işgal edeceklerini bildirmişti. Mustafa Kemal Paşa IX. Ordu Müfettişliğine atanarak Karadeniz Bölgesi’ndeki asayişi sağlamak ile görevlendirildi. Mustafa Kemal Paşa Samsun’a vardığında durumun İngilizlerin bildirdiği şekilde olmadığını içeren bir raporu İstanbul’a gönderdi.

Mustafa Kemal’in İstanbul’da iken Mondros Mütarekesi’nin ülke için ne denli büyük sorunlara yol açtığını bildiği ve bunun önüne geçmek için çalışmalar yaptığı bilinmektedir. Niyetlendiği işleri İstanbul’da iken gerçekleştirememişti. O Samsun’da iken İzmir Yunan işgali altındaydı. Tüm bunlar bir milli mücadele hareketinin gerekliliğini ortaya koymaktaydı. Bir mücadelenin başarıya ulaşmasında lider faktörünün önemi yadsınamaz. Milli Mücadele sürecinde Mustafa Kemal’in liderliği, uygulamaya soktuğu yöntemler ve stratejilerle birlikte değerlendirildiğinde yine lider faktörünün önemini gözler önüne sermiştir.

25 Mayıs’ta kaplıca tedavisini bahane ederek Havza’ya giden Mustafa Kemal’in asıl amacı farklıydı. Samsun milli mücadele örgütlenmesinin oluşabilmesi için uygun bir konum değildi zira burada İngiliz kuvvetleri bulunmaktaydı. İç bölgede ülkenin içinde bulunduğu durumu değerlendirmek ve milli bir direniş için stratejiler oluşturmak daha güvenli ve sağlıklı bir tercihti. Direnişin planları yapılmaya başlanırken İstanbul Hükümeti ile de bağlar kopmak üzereydi. İngilizler de Mustafa Kemal Paşa’dan şüphelenmeye başlamışlardı. Başka bir gelişme ise İstanbul’dan Rauf (Orbay) Bey’in de Anadolu’ya geçmesiyle Milli Mücadele’yi yürütecek kadronun oluşması idi. Telgraf yoluyla iletişime mücadelenin her safhasında çok önem verildi nitekim Mustafa Kemal kurtuluş mücadelesinin sonunda ona yöneltilen “Paşam bu zaferi ne ile kazandınız” sorusuna “Telgraf telleriyle” şeklinde yanıt vermişti.

İşgallere karşı pasif bir tutum sergileyen İstanbul Hükümeti’ne karşı halk da tepkiliydi. 28 Mayıs 1919’da Mustafa Kemal Havza Genelgesi’ni yayınladı. Bu genelgede işgallerin protesto edilmesi, miting ve gösteriler yapılmasının gerekliliği tüm yurttaki sivil ve askeri yöneticilere duyuruluyordu. Havza Genelgesi büyük yankı uyandırmış, mitingler ile halk direnişe davet edilmişti.

İngilizlerin şüpheleri ve Mustafa Kemalin geri çağrılması yönündeki baskıları artmış, Paşa’nın geri çağrılması için nota vermişlerdi. Fakat Mustafa Kemal Paşa İstanbul’a döndüğü taktirde tutuklanacağını tahmin ediyordu. İstanbul Hükümeti’nin, İtilaf Kuvvetlerinin emirlerine boyun eğmesi ile Mustafa Kemal görevden alındı ve İstanbul’a dönmesi istendi. Mustafa Kemal Paşa ise bu davete iştirak etmemekle birlikte askerlikten istifa etti böylece İstanbul Hükümeti ile arasındaki bağları koparmış oldu. Bu noktada askerlikten istifası, milli direnişi örgütlerken ve yürütürken İstanbul Hükümeti’nin baskısını hissetmeden daha rahat hareket edebilmek için düşünülmüş bir taktik sayılabilir.

Ordu müfettişliklerinin kendi bölgelerinde işgallere karşı asker toplamak, kongre tertip etmek, miting düzenlemek gibi direniş hareketleri özellikle İngilizleri tedirgin ediyordu.  Bu sebeple İstanbul Hükümeti’ne ordu müfettişliği teşkilatının kaldırılması yönünde baskı uyguladılar ve başarılı oldular. İşgallere karşı ‘askeri’ tedbirler almak milli mücadelenin başarıya ulaşmasındaki önemli stratejilerdendir. Başlarda bölgesel nitelikte ve gönüllü olarak tertip edilen askeri güçler (Kuva-yı Milliye) daha sonraları merkezi ordu şeklinde karşımıza çıkmaktadır.

Milli bir direnişin hedefine ulaşabilmesi için propaganda ve slogan oldukça önemlidir. Milli mücadelede basın yoluyla ve miting düzenlemek suretiyle direnişin propagandası yapılmıştır. Basın yalnız propaganda amaçlı değil gelişmeleri yakından takip edebilmek için de göz önünde tutulmuştur. Örgütlenmenin diğer ayağı ise milli cemiyetlerin kurulmasıydı. Mahalli olarak kurulan bu cemiyetler milli direnişin temsil şubeleri niteliğindeydi daha sonra Sivas Kongresi’nde “Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti” adı ile tek çatı altında birleştirilecektir.

Havza’dan Amasya’ya geçen Mustafa Kemal burada iken Amasya Genelgesi yayınlanmıştı. Bu genelgede Milli Mücadelenin amacı, yöntem ve planını belirlenmişti. Bundan sonra da kongreler tertip edilmişti. Kongrelerde mücadelenin yöntem-stratejileri tartışılıyor, alınan kararlar en mümkün haliyle uygulamaya geçiriliyordu. Amasya Genelgesi’nin kararlarından biri de Sivas’ta bir kongre tertip etmek idi. Doğu vilayetleri temsilcileri ile düzenlenecek Erzurum Kongresi’nin kararı da Amasya Genelgesi’nde alınmıştır. Alınan kararların tatbikinde ise gizlilik esastı, gizliliği Milli Mücadele’yi tehlikelerden koruması bağlamında bir taktik olarak kabul edebiliriz. [2] 23 Temmuz tarihinde planlandığı gibi Doğu Vilayeti delegeleri ile Erzurum’da bir kongre tertip edildi.[3]  Kongre başkanı oy çokluğu ile Mustafa Kemal seçilmişti. Kongre 4 Ağustos’a kadar devam etmişti. “Temsil Heyeti” oluşturularak milli mücadele daha sistematik hale getirilmeye çalışılmıştı. Bağımsızlık ve milli irade vurgusu yoğunluktaydı ayrıca bu kongrede anayurdun sınırları saptanmıştı. Buna göre 30 Ekim 1918 sınırları bağımsızlığın sağlanacağı hedef topraklardı. Kongrelerin en geniş çaplısı 4 Eylül 1919 tarihinde toplanan Sivas Kongresi’ydi. Ulusal nitelikte olan bu kongrede Ali Fuat Paşa Garbî Anadolu Umum Kuvayı Milliye kumandanlığına tayin edilmişti. Böylece askeri olarak da birtakım stratejiler uygulanmaya başlanıyordu. Sivas Kongresi’nde manda ve himaye kesin olarak reddedilmişti. Bunu Mustafa Kemal konuşmasında, “Manda yok. Ya istiklal ya ölüm var!” diyerek ifade etmişti. Milli direnişin sözcüsü niteliğinde olacak bir gazetenin çıkarılmasına karar verilmişti böylece İrâde-i Milliye gazetesi yayın hayatına başladı.

Ekim 1919’da İstanbul’da hükümet değişikliği olmuştu. Damat Ferit Paşa hükümeti yerine Ali Rıza Paşa hükümeti iktidara gelmişti. Temsil Heyeti de bu sıralarda (27 Aralık 1919) Ankara’ya varmıştı. Şehre girdikten hemen sonra Hacı Bayramı Veli Türbesi’ni ziyaret edilmiş, kurbanlar kesilmişti. Padişaha ve halifeliğin millet için ayakta kalması üzere dualar edilmişti. Milli Mücadele esnasında saltanata ve halifeliğe karşı sert tutumların sergilenmemiş olması da bir strateji sayılabilir. Mustafa Kemal Bey burada iken İstanbul Hükümeti’ne telgraflar göndermek suretiyle ile münasebete geçmiştir. Yeni hükümetin Anadolu’da örgütlenen Milli Mücadeleye karşı nispeten daha ılımlı bir tutum sergilediği bilinmektedir. Ali Rıza Paşa hükümeti Temsil Heyeti’yle Amasya Protokolü imzalamış ve Sivas Kongresi kararları İstanbul tarafından da kabul edilmişti.[4]  Bu sıcak ilişkilerin etkisiyle 1918’de dağılmış olan Meclis-i Mebusan’ın yeniden açılması gündeme geldi. Meclisin 28 Ocak 1920 tarihli gizli oturumunda “Misak-ı Milli” kabul edilmişti. Kuvayı Milliye hareketi bu dönemde açıktan olmasa da destekleniyordu. Tüm bunlar İtilaf Kuvvetlerinin, milli mücadelenin engellenmesi yönünde İstanbul Hükümeti’ne baskı uygulamasına yol açmaktaydı. Nihayet bu askılar sonucu Ali Rıza Paşa hükümeti 3 Mart 1920 tarihinde istifa etmiş 16 Mart’ta ise İngilizler İstanbul’u resmi olarak işgal etmişlerdi. Meclisin zaten İstanbul’dan güvenli olmadığı aşikardı bu durum neticesinde vekiller birer birer Anadolu’ya geçmeye başlamışlardı. Mustafa Kemal de Ankara’da geniş yetkilere sahip bir millet meclisi kurmanın hazırlıklarını yapmaktaydı. Vatanın mevcudiyetinin işgallerle tehlikede olduğu günlerde Mustafa Kemal ve silah arkadaşları meclis kurmak gibi yöntemlerle mücadeleye devam etmişlerdir. Mücadelenin basın yönü hiçbir zaman ihmal edilmemiş, Ankara’da Hakimiyet-i Milliye isimli bir gazete çıkarılmaya başlanmıştı. 6 Nisan 1920 tarihinde ise Anadolu Ajansı kurulmuştu. Böylelikle basın yoluyla yeni meclisin kararları halka duyurulabilecekti.

Heyet-i Temsiliye adına Mustafa Kemalin yayınladığı tamimde mebusları yeni meclise davet etmekteydi. 23 Nisan 1920 tarihinde Büyük Millet Meclisi dualar eşliğinde açılmıştı. Böylece Milli Mücadele’nin ikinci safhası başlamış oluyordu. İstanbul Hükümeti tamamen devre dışı bırakılmış vatanın kurtarılması meselesini oluşacak Ankara Hükümeti üstlenmişti. Meclisin açılışında 338 mebustan 115’i bulunmaktaydı. Milli Mücadele’nin ikinci safhasında askeri stratejiler ve taktikler daha yoğun biçimde uygulanacaktır.

Bu gelişmeler yaşanırken Batı Anadolu’da Yunanlar işgale devam etmekteydi. 30 Haziran 1920 tarihinde Balıkesir’i ve 2 Temmuz’da da Bursa yöresini ele geçirmiş ve Bursa-Uşak hattına hâkim olmuşlardı. Osmanlı Devleti’nin çok ağır şartlar içeren Sevr Anlaşması’nı kabul etmekte direnmesi işgalleri hızlandırmıştı.[5] Ayrıca artık Kuva-yı Milliye güçlerinin yeterli olmadığını görülmekteydi. 2 Ocak 1921’de Erkânı Harbiye-i Umumiye Reisi ve Kuva-yı Milliye müfrezelerinin düzenli ordu birliklerine dönüştürüleceğinin ilan edilmesiyle askeri stratejinin değişime uğradığını görmekteyiz.[6] Düzenli orduyla birlikte Batı Cephesi Komutanlığı, Batı ve Güney Cephesi olmak üzere ikiye ayrılmış, Batı cephesi Komutanlığına İsmet Bey, Güney Cephesi Komutanlığına da Refet Bey getirilmişti.

Yunan ordularının taarruzu, 10 Ocak 1921 tarihinden itibaren İsmet Bey’in İnönü mevzilerinde savaşı idare etmesiyle durdurulmaya çalışılmıştı. 11 Ocak 1921’de Yunan ordusu geri çekilmeye başlamıştı. I. İnönü Zaferi düzenli ordunun ilk askeri başarısı olmakla birlikte düzenli orduya güven duyulmasını sağlamıştı. Böylece mücadelenin askeri stratejisi somut olarak ortaya çıkmıştı.

TBMM zaferden sonra büyük bir adım atmış ve yeni Türk devletinin yönetim biçiminin taslağı niteliğindeki Teşkilat-ı Esasiye adlı Anayasa’yı ilan etmişti.[7] Diğer yandan bu zafer dış politikada büyük etki uyandırmış Londra Konferansı’na Ankara Hükümeti’nin de davet edilmesine yol açmıştı. Başta Osmanlı Hükümeti ile birlikte davet edilen Ankara Hükümeti teklifi kabul etmedi. Hükümet, uluslararası arenada kendi tekilliğini kabul ettirmek amacıyla doğrudan bir davetin kabul edileceğini belirtti. Kongrede revize edilmiş Sevr Anlaşması gündemdeydi ancak TBMM’nin Sevr’e tavrı değişmemişti. Rusya-TBMM arasındaki Moskova Antlaşması da I. İnönü Zaferi’nin TBMM’ye kattığı itibarın etkisiyle imzalanmıştır.

Yunan orduları 23 Mart 1921 tarihinde Bursa ve Uşak’tan hareketle Eskişehir ve Afyon üzerinden iki koldan İnönü’ye taarruz etmeye başlamışlardı. Bu savaşta Türk ordusunun uyguladığı taktik savunma durumunda kalmak idi. Yunan taarruzunun yönü tahmin edilerek hareket planı oluşturulmuştu. Bu noktada askeri olarak Türklerin ihtiyatlı bir strateji yürüttüğü söylenebilir. II. İnönü Savaşı da önceki gibi zaferle sonuçlanmıştı.[8]

İstiklal mücadelesi devam ederken Mayıs 1921’de önemli bir gelişme yaşandı. İtilaf Yüksek Komiserleri, Amiralleri ve Kumandanları arasında yapılan bir toplantıda Türk-Yunan Savaşı’nda tarafsızlık meselesi gündeme getirildi, alınan karar savaşta tarafsız kalınması yönündeydi. İstanbul ve Çanakkale Boğazlarının etrafında bulunan araziyi tarafsız bölge ilân ederek Boğazlar bölgesini elde tutmayı hedeflemişlerdi.

Yunan ordusu kaybettiği iki savaşına ardından yeniden harekete geçti ancak bu sefer de bekledikleri sonucu elde edemediler. Yunan birlikleri 8-12 Nisan 1921 tarihleri arasında Aslıhanlar mevkiinde vuku bulan muharebenin ardından Afyon’un batısında Dumlupınar mevzilerine çekildiler. Refet Paşa’nın emriyle 13 Nisan 1921’de Dumlupınar’a çekilen Yunan kuvvetlerine karşı yeniden taarruz yapıldı. Dumlupınar Savaşı’ndan da bir başarı elde edilemedi hatta Türk birlikleri yıpranarak kayıplar verdi. Bu olay Refet Paşa’nın görevden alınmasına ve Güney cephesi ile Batı cephesinin birleştirilip İsmet Paşa’nın emrine verilmesine neden oldu.

Yunan kuvvetleri yeniden ilerlemeye başlayınca bu defa ağır kayıplar vermemek adına bir taktik uygulandı. Buna göre Türk kuvvetleri Eskişehir’in güney ve kuzeyinde toplanarak Sakarya Irmağı’nın doğusuna çekildi ve arazi şartları dikkate alınarak Sakarya Irmağı’nın 6 -10 km. doğusuna çekilerek mevzi aldılar. Ancak Kütahya, Afyon ve Eskişehir’in Yunanlar tarafından işgali engellenemedi. Yenilgiler TBMM’de ciddi şekilde tartışıldı ve Mustafa Kemal Paşa’ya “Başkomutanlık” yetkisinin verilmesi kararlaştırıldı. Bu noktada alınan karar Milli Mücadele’nin kaderini etkilemiş ve başarıya ulaşmasında önemli bir taktik olarak kayıtlara geçmiştir.[9]

Türk Ordusu’nun araç-gereç, silah, cephane açısından takviyesş için gereken maddi kaynağın karşılanması amacıyla Tekâlif-i Milliye Emirleri çıkarıldı. Bitap düşmüş bir ordunun zafer elde etmesi mümkün değildi. Bu sebeple Tekalif-i Milliye Emirleri mücadelenin başarıya ulaşması için uygulamaya sokulan yöntemlerden biri sayılabilir.

Yunan birlikleri artık Sakarya Irmağı’nı geçerek Ankara’yı ele geçirmeyi hedeflemekteydi. 23 Ağustos-6 Eylül tarihlerindeki muharebede Yunan taarruzu büyük ölçüde kırıldı. 7 Eylül itibariyle Türk birliklerinin karşı taarruza geçmesiyle Yunanlar Sakarya Irmağı’nın batısına çekilmek durumunda kaldılar. Sakarya Zaferi mücadelenin seyrini değiştirecek kadar büyük etki uyandırmıştır.

Sakarya Zaferi’nin ardından Fransızlar ve İtalyanlar işgal ettikleri bölgeleri terk etmeye başlamışlardı. Rusya ile imzalanan Kars Antlaşması ile Doğu sınırı Moskova Antlaşması’nda belirlenen haliyle onaylanacaktı. Fakat stratejik olarak büyük bir netice doğurmuştu, Türkler artık savunma durumundan taarruza geçmiş ve böylece vatanı işgalcilerden kurtarmışlardı. Bahsedilen taarruz kapsamlı ve özenle planlanmış bir askeri hareketti.

26 Ağustos 1922’de başlayan Büyük Taarruz ile dört günde Yunan birliklerinin önemli kısmı bertaraf edilmişti.  9 Eylül’de İzmir geri alınmış, 18 Eylül’de ise Batı Anadolu’da Yunan hâkimiyeti nihayet son bulmuştu.  Esasen Milli Mücadele bu noktada askeri olarak başarıya ulaşmış, bundan sonraki süreçte diplomasi ön planda olmuştu. 11 Ekim 1922’de Mudanya Mütarekesi ardından 24 Temmuz 1923’te Lozan Antlaşması imzalandı. Böylece yeni bağımsız Türk devleti İtilaf güçlerince tanınmış oldu.

29 Ekim 1923 tarihinde devletin yönetim biçimi olarak cumhuriyet ilan edildi. Mücadelenin en başından beri vurgulanan milli irade böylece gerçekleştirilmiş oldu.

[1] Mütarekenin özellikle 7. ve 24. maddeleri tehlike arz etmekteydi.

[2] Milli Mücadele’nin özellikle ilk safhasında gizlilik hep esas ilke olarak kalmıştır.???

[3] Mustafa Kemal’in ve Rauf Bey’in delege olmayışları kongreye katılmamaları yönünde bir muhalefete neden olmuştu. Ancak bu durum bertaraf edildi ve Kazım Karabekir Paşa’nın çabalarıyla delege ilan edilerek kongreye katıldılar.

[4] HALUK SELVİ, “SİVAS KONGRESİ”, TDV İslâm Ansiklopedisi.

[5] Ankara Hükümeti, Sevr Anlaşması’nın kabul edilemezliğine karşı net bir tutum sergilemiştir.

[6] Düzenli orduya karşı Kuva-yı Milliye liderlerinin isyanları olmuştu. İsyanlar, İstiklal Harbi’ni zora sokmuş ancak bu durumun da üstesinden gelinmişti.

[7] 20 Ocak 1921 tarihli bu Anayasa ile egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğu belgelenmiştir.

[8] Savaş sonunda Türk tarafının kayıpları şu şekildedir: subaylar; 44 şehit, 102 yaralı, 4 esir, 2 kayıp, 4 firar, toplam 156. Erler; 637 şehit, 1720 yaralı, 2 esir, 1359 kayıp, 1076 firar, toplam 4.794.

[9] Verilen yetki ve unvan büyük tartışmaları da beraberinde getirmişti. Bu sebeple yetkinin 3 ay ile sınırlı olmasına karar verildi.

 

KAYNAKÇA

Zekeriya Türkmen, “KUVA-YI MİLLİYE DÖNEMİNDE İSTANBUL-ANADOLU İLİŞKİLERİNDE YUMUŞAMA DÖNEMİNE GEÇİŞ: ALİ RIZA PAŞA KABİNESi-MUSTAFA KEMAL PAŞA İLİŞKİLERİ”, Atatürk Dergisi, 2010, 3, s.201-213

Ercan Çelebi, II. İnönü Muharebesi: Askeri, Politik, İç ve Dış Kamuoyunda Meydana Getirdiği Etkileri Bakımından Bir Değerlendirme, Kastamonu Eğitim Dergisi, Mart 2003, C11/1, s.199-214

Erol Seyfeli “Milli Mücadele’nin İlk Kurşunu”, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, 1996, 12, s. 397-405.

Uğur Üçüncü, Sadık Sarısaman, Arşiv Belgelerine Göre Büyük Taarruz, Tarih Okulu Dergisi, Mart 2016, 9/25, s. 269-310

Selami Kılıç, “MUSTAFA KEMAL (ATATÜRK) VE ERZURUM KONGRESİ”, Atatürk Dergisi, 2010, C. 2/1, s. 77-97

Ayfer Özçelik, Gediz Taarruzu, ATAM, s. 581-589

Hatice Hilal Seyhan, Sakarya Savaşı’nın ve Zaferi’nin Yankıları, Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, yüksek Lisans tezi

Selçuk Ural, Mütareke Döneminde İngilterenin Güneydoğu Anadolu Politikası, Ankara Üniversitesi Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü Atatürk Yolu Dergisi, Mayıs 2007, 39, s. 425-463

Selçuk Duman, Ali Rıza Paşa Hükümetinin Kuruluşu, Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 2002, C 12/2, s.341-358

Abdurrahman Bozkurt,  İtilaf Devletlerinin Türk-Yunan Savaşı’nda Tarafsızlık İlanı, ATAM, 2010, C XXVI, s.76’dan ayrı basım

Adnan Sofuoğlu, İzmir İşgali Sonrasında Yunanlıların Batı Anadolu’da İşgal Genişletmeleri ve Bölgede Oluşan Milli Direniş, AÜ Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü Atatürk Yolu Dergisi, Kasım 2002, 29-30, s.131-142

Hüsnü Özlü, Harp Rapolarına Göre Birinci İnönü Muharebesi’nin Analizi, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, 2012, 28, s.25-52

Şerife Yorulmaz, Çukurova’ds Kuvay-ı Milliye Yapılanmasının Temel Özellikleri, AÜ Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü Atatürk Yolu Dergisi, Mayıs-Kasım 2005, 34-36, s.345-373

Erhan Türksoy, Askeri ve Stratejik Açıdan Büyük Taarruz, Dokuz Eylül Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü, Yüksek Lisans tezi, İzmir, 2004

Comment here