DiğerGenelSinema

To The Lake: Rusya’da Salgın Kıyameti

Bu makaleyi 6 dakikada okuyabilirsiniz

Post Apokaliptik (Kıyamet sonrası) kurgunun Mary Shelly tarafından 1826 yılında yayımlanan “The Last Men” romanıyla beraber ortaya çıktığını esas alırsak yaklaşık iki asırdan beri insanlık olası bir kıyametin ve sonrasında yaşanacakların hayalini kuruyor. Dönemin -başta siyasi olmak üzere- şartlarına göre değişse de insanlığın başlıca iki favori kıyameti var;

Salgın ve Nükleer Savaş.

Yılmaz Öztuna’nın deyimiyle “Her nesil kendi dönemlerinde kıyametin kopacağını zanneder.”

Bu yazımızda Yana Vagner’in “Vongorezo” isimli romanından uyarlanan ve 7 Ekim 2020 tarihinde Netflix’te birinci sezonu yayınlanan “To The Lake” dizisini kısaca inceleyeceğiz.

Dizinin daha doğrusu birinci sezonun konusu Perestroyka zengini görgüsüz bir oligark olan Lyonya ve baş karakterimiz Sergey’in aileleriyle beraber virüsün ve kaosun vurduğu Moskova’dan, Karelya bölgesindeki güvenli bir sığınağa ulaşmak için katettikleri bin kilometreyi aşan uzun ve tehlikeli yolculukları… Sergey’in babası son Sovyet ihtiyarlarından Boris dışında karakterlerimizin hemen hepsi evdeki sigorta atsa tekrar açmayı beceremeyecek kadar teknolojiye alışmış, en ufak işlerini bile tamirci ile halleden tipler. Fakat bu yeni dünyada kamu görevlileri, tamirciler, doktorlar kalmamış, para artık önemi yitirmeye başlamıştır. Bu yeni dünyada kaba kuvvet ve hayatta kalma becerisi tek geçer akçedir… Zayıflara yer yok.

İnsanlık, iyilik, kötülük, kanun, düzen kavramlarının gittikçe anlamını yitirmesi, dünün saygı değer, dürüst vatandaşlarının, modern insanlarının polislerin, mahkemelerin kısacası otoritenin yokluğunda eli kanlı yağmacılara, zalim katillere dönüşmesi oldukça çarpıcı bir biçimde aktarılmış. Cinayet, tecavüz veya her türlü suç artık normal… Kimse sizi adam öldürdünüz diye yargılamıyor, her şey olağan…

Biraz da virüsten bahsedelim. Bu virüsün kaynağı henüz belli değil, temas yoluyla bulaşan virüs, kurbanı iğrenç bir hastalık sürecinin (2-3 gün) ardından mutlak bir ölüme götürüyor. Bu 2-3 günlük süreçte göz bebekleri adeta yok oluyor, görme duygusu yitiriliyor, yüksek ateş ve kanlı öksürük (az buz değil, oluk oluk) hastayı adeta esir alıyor.

Gelelim Moskova’ya… Bu tarz kurgularda en çok ilgimi çeken şey bilmem kaç milyonluk devasa şehirlerdeki kaos ve yıkım süreci olmuştur. Nitekim banliyöleriyle beraber yaklaşık 18 milyon insanın yaşadığı Moskova’da ilk günün sabahında kimse virüsü önemsemez, haberlerde birkaç münferit vaka dışında salgından söz edilmez. Ancak akşama doğru salgın iyice yayılmaya başlar ve şehirde, koruyucu ekipmanlarıyla, ağır silahlarıyla birtakım ekipler belirir, internet iletişimi kesilir ve sokaklardan silah sesleri yükselmeye başlar.

Bahsi geçen ekipler standart silahlar ve araçlar kullanan profesyonel ordu veya polis birlikleridir. Ancak ilerleyen bölümlerde göreceğimiz üzere emir komuta zinciri bozulmuş, devletin içindeki bir hizip salgından faydalanarak ülkenin kontrolünü ele geçirmeye çalışmaktadır. Bu tarz bir senaryonun işlenmesi gayet hoş çünkü Amerika veya Avrupa kökenli apolitik kurguların aksine oldukça gerçekçi… Eğri oturup doğru konuşalım bugün bu tarz bir kıyamet olsa insanların politik belleği veya hayata bakışı -artık ne derseniz- sıfırlanır mı? Hiç sanmıyorum. Veya çeşitli politik-dini hizipler, terör örgütleri, organize suç şebekeleri ve hatta bir noktadan sonra yasal olarak silaha erişimi olan güçler bu devasa kaostan yararlanmak istemezler mi? Ruslar bu tarz kurgularda oldukça gerçekçi davranıyorlar… (Bknz: Dimitri Gluhovski, “Metro”)

Özetle  80’lerden kalmış ceset dolu Rus hastaneleri, iliklerimize işleyen soğuk, sıkı ormanlar, çeteler, mülteciler, araya sıkıştırılan küçük hikayeler ve devasa kaos… Her yönüyle tatmin edici bir yapım, mutlaka izlenmeli.

Ahmet Emir Dağdeviren

Comment here