Genel

Malazgirt Algısının Evrimi

Bu makaleyi 13 dakikada okuyabilirsiniz

Hazırlayan: Mustafa Alican

Selçuklu Sultanı Alparslan’ın 26 Ağustos 1071 tarihinde Bizans İmparatoru Romanos Diogenes’i tarihin en büyük hezimetlerinden birine uğrattığı Malazgirt Savaşı, Türk ve İslâm tarihinin en önemli hadiselerinden biri, kendisinden sonraki çağları belirleyen bir dönüm noktasıdır. Bugünden geriye doğru bakıldığında, Türk ve İslâm tarihinin “Malazgirt öncesi” ve Malazgirt sonrası” olarak iki farklı devir şeklinde ele alınmasının mümkün olduğu söylenebilir. Fakat bu derece önemli bir hadise, aşağı yukarı yüz yıl öncesine kadar tabir yerindeyse küller altına kalmış, sahip olduğu anlam fark edilmemiştir. Bunun nedeni ise kuşkusuz bazılarının iddia ettiği gibi Malazgirt’in anlamının sonradan kurgulanmış olması değil, tarihin okunma biçimlerinde meydana gelen dönüşümdür. Tarihin ilerlemeci bir hatta sahip olduğu, ileriye doğru gittiği ve birikerek ilerlediği şeklindeki modern yaklaşımlar, birçok tarihî hadise ile birlikte Malazgirt’in öneminin de doğru bir şekilde değerlendirilebilmesine zemin hazırlamıştır.

  1. Yüzyıl itibarıyla tarihin milletlerin hafızası olduğuna ilişkin yaklaşımların önem kazanmaya başlaması, modern ulus devletlerin kendilerini tarif etmek maksadıyla yeni tarih anlatılarının peşine düşmeleri sonucunu doğurmuştu. Köklü, saf (arı ya da yabancı etkilerden arındırılmış), ihtişamlı ve kadim bir tarihe sahip olmak, adeta modern siyasî arenada güçlü ve meşru bir devlet olmanın dayanağı haline gelmişti. Nevzuhur bir siyaset anlayışı durumundaki ulus devletin kendini tahkim etme girişimi olarak ele alınabilecek olan bu durumun, dünyayı gerçek manada kan gölüne çeviren birçok kötü sonucu oldu. I. Dünya Savaşı’ndan sonraki süreçte yükselişe geçen ırkçı perspektiflere dayalı faşist siyaset anlayışlarının temeli buradadır. Panslavizm, Pantürkizm, Panarabizm ya da Pancermenizm, hatta Panislamizm gibi romantik ve hayalî milliyetçiliklerin de öyle… Bu dönemlerde ülkemizde de dâhil olmak üzere devletler eliyle ihdas edilen kurumlarca dört kolla “tarih bilimi” üretmeye dönük çabaların ortaya çıkması tesadüf değildir. Bununla birlikte, Malazgirt’e ilişkin kavrayışın geçirdiği aşamaların “resmî” diyebileceğimiz hattın dışında geliştiğini not etmek gerekir.

 

Malazgirt Ne Zaman Keşfedildi?

Öncelikle şuradan başlamak gerekir ki Selçuklu ve ortaçağ İslâm kaynaklarında Malazgirt’e ilişkin siyasî ya da kültürel bir perspektif yoktur. Söz konusu kaynaklarda çağın aktarmacı tarih anlayışına uygun olarak savaş hakkında veriler paylaşılmış ve zaferin büyüklüğüne işaret edilmekle yetinilmiştir. Dolayısıyla da bu membalarda Malazgirt’e dair tarihî bir değerlendirme girişimine rastlanmamaktadır. Nitekim tarihî ve kültürel bağlam içerisinde yerli yerine oturtulmamış olan zafer, bir süre sonra tabir yerindeyse unutulmuş gibi görünmektedir. Osmanlı kroniklerinde konu ile ilgili neredeyse hiç veri bulunmamaktadır. Fakat bunun nedeni, tekrar altını çizelim ki Malazgirt’e ilişkin bir şuursuzluk değil devrin tarih anlayışıdır. Bu dönemler, halen tarihin millet kurucu bir hafıza olarak değil de bir ibretler vesikası olarak görüldüğü dönemlerdir. Tarih ilminden beklenenler arasında “millî bilinç” ya da benzeri bir kültürel inşa (ya da keşif) aygıtı olma durumu yoktur.

Tarihî bir dönüm noktası olarak Malazgirt olgusu, Avrupa’da ortaya çıkan ulusal hassasiyetlere dayalı dünya görüşlerinin Osmanlı münevverleri arasında yayılmaya başlaması ile gün yüzüne çıksa da, gerçek anlamda I. Dünya Savaşı’ndan sonraki süreçte dikkat çekmiştir. Mustafa Kemal liderliğinde İngiliz destekli Yunanlılara karşı gerçekleştirilen Büyük Taarruz’un 26 Ağustos’ta başlaması muhtemelen tesadüf değildir. Nitekim 1923 yılında Fuad Köprülü tarafından kaleme alınan “Türkiye Tarihi” isimli eserde Malazgirt Zaferi’nin Anadolu’nun Türkleşmesindeki etkisine temas edilmiş, 1933 yılında yayınlanan ders kitaplarında savaşın Türkiye tarihi açısından sahip olduğu öneme vurgu yapılmıştır. Bununla birlikte, Malazgirt’e dönük “resmî ilgi” 1950’li yıllara kadar çok sınırlıdır. Fransız yazar Etienne Copeaux’un iddia ettiği gibi Cumhuriyet elitleri “Malazgirt’i keşfettikten sonra” Türk Tarih Tezinin Türkleri Hitit (Eti) ve Sümerlerle ilişkilendiren antik referanslarını bir kenara bırakıp Malazgirt’e odaklanmamış, tam aksine çok daha köklü bir geçmiş vaat eden bu referanslara sarılıp Malazgirt’e olan ilgilerini yitirmişlerdir.

Tek Parti döneminden sonraki süreçte ülkedeki Malazgirt algısı yeni bir hatta evrildi. 1956 yılında Malazgirt’i ziyaret eden Cumhurbaşkanı Celal Bayar, savaşın gerçekleştiği alanda çevre düzenlemesi yapılması ve zafer anısına bir “Alparslan Abidesi” inşa edilmesi için talimat vermiş, söz konusu abidenin projesi de hazırlanmıştı. Fakat 1960 yılında seçilmiş hükümeti silah zoruyla alaşağı eden cuntanın yarattığı siyasî karmaşa ortamında bu girişim akamete uğradı. Öte yandan Malazgirtliler de işin peşini bırakmamış, 1964 yılında Alparslan Abidesini Yaptırma Derneği adı altında teşkilatlanarak sürecin takipçisi olacaklarını göstermişlerdi. Başbakan Süleyman Demirel ile görüşen dernek temsilcilerinin de çabaları sonucu, abidenin inşası 1966 yılında kurulan Selçuklu Tarih ve Medeniyeti Enstitüsü’ne havale edilmiş, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin öncülüğünde Atatürk Üniversitesi, Muş Valiliği ve Malazgirt Kaymakamlığı’nın temsilcilerinden oluşturulan kurul bir araya gelerek abidenin savaşın 900. yılı olan 1971’e kadar tamamlanmasını kararlaştırdı. Projenin tamamlanamadığını biliyoruz. Selçukluların Anadolu’ya girişini temsil eden 42 metre yükseklikteki kapı formlu Malazgirt Zafer Anıtı, ancak 1989 yılında Kültür Bakanlığı tarafından yapılacaktı. Abide planlanan tarihte tamamlanmış olmasa da, 1971 yılında zafer ile ilgili görkemli kutlama ve anma faaliyetlerinin gerçekleştirildiği bilinmektedir.

1971 yılında Malazgirt Zaferi’nin ilk kez hakkıyla yâd edildiği görülmektedir. Emin Bilgiç idaresindeki Selçuklu Tarih ve Medeniyeti Enstitüsü’nün öncülüğünde, hükümet tarafından 1970 ve 1971 yılı bütçelerinden yapılan özel tahsisatlar ile geniş kapsamlı hazırlıklar yapılmış, ülke çapında büyük bir heyecan dalgası oluşmuştu. Bu çerçevede Enstitü’nün periyodik yayını olan Selçuklu Araştırmaları Dergisi’nin hacimli bir sayısı Malazgirt Zaferi’ne ayrıldı. Malazgirt ve Sultan Alparslan konulu “fikir eseri, tarihî roman, temsil eseri ve şiir” yarışmaları tertip edildi. Ülkenin dört bir yanında konferanslar, paneller düzenlendi. PTT tarafından hatıra pulları bastırıldı ve Malazgirt anısına özel madalyon ve paralar kestirildi. Radyoda özel bir konuşma yapıldı, çeşitli edebî ve ilmî eserler yayınlandı. 15-21 Nisan 1971 tarihleri arası Malazgirt Haftası ilan edildi. Okullarda etkinlikler düzenlendi ve Türkiye’nin her tarafında zaferin 900. Yıldönümü büyük bir coşkuyla kutlandı. Bütün bunlara rağmen, bu görkemli ve “ataların büyük zaferinin piskolojik hazzının nostaljik duygularla yaşandığı” 1971 yılı kutlamalarının münferit hadiseler olarak kaldığını, daha sonra devam etmediğini ve herhangi siyasî ya da kültürel bir bilinç kaynağına evrilmediğini belirtmek gerekir.

 

Siyasî Bir Söylem Kaynağı Olarak Malazgirt

Türk tarihçiliğinin Malazgirt Zaferi’ne dönük bir hassasiyete sahip olduğu doğrudur, nitekim çok fazla olmamakla birlikte Selçuklu tarihçileri tarafından üniversite mahfillerinde savaş ile alakalı birçok çalışma yapılmıştır. Fakat merhum Osman Turan bir kenarda tutulacak olursa, Malazgirt’in işaret edebileceği siyasî söylem alanına akademi içerisinden pek işaret edilmiş değildir. Zaferin “fikrî” olarak abideleştirilmesine dönük girişimlerin altında “Anadolucular” olarak bilinen düşünce adamlarının imzası vardır. Kavramsal bir gönderme olarak ilk kez 1915 yılında Necip Türkçü tarafından ortaya atılan Anadolucu söylem, daha sonra Hilmi Ziya Ülken tarafından bir tür kültür hareketi olarak yapılandırılsa da, Malazgirt ile ilişkilendirilen siyasî ve kültürel anlamını Mükrimin Halil Yinanç ile bulmuştur.

Yinanç tarafından 1924 yılında neşredilmeye başlanmakla birlikte ömrü uzun olmayan Anadolu Mecmuası etrafında bir araya gelen fikir adamları, Malazgirt Zaferi’ni Anadolu Türklüğünün başlangıcı olarak gören yeni bir kültür milliyetçiliğini sistematize etme gayreti içerisinde olmuşlardır. Temel vurgu olarak “vatanseverlik” ve “ortak tarihi” öne çıkaran, kültürel manada da olsa İslâm’a merkezî bir yer veren bu düşünce, Anadolu Türkiye’sini Türk tarihinin müstakil, daha öncekilerden farklı ve daha da önemlisi Türklüğün altın çağı olarak gören bir bakış açısı geliştirmiştir. Malazgirt üzerine bir piyes de kaleme aldığı bilinen Ziya Gökalp’in Turancı fikirleri ile Panislamist yaklaşımların eleştirisini de ihtiva eden Anadolucu düşünce, Türklerin İslâm dini ile birlikte yeni bir sosyolojiye evrildiklerini ve bu sosyolojinin meyvelerinin de Anadolu’da toplandığını ileri sürmüştür. Nurettin Topçu ve Mehmet Kaplan’ın da eklemlenebileceği söz konusu düşünce damarı muhafazakâr, çoğulcu ve coğrafya merkezli bir hat üzerinden gelişmiştir.

Müslüman Türkleri diğer Türklerden ayrı bir sosyoloji olarak kodlayan ve İslâmî değerlerin kurucu unsurlar olduğuna işaretle muhafaza edilmeleri gerektiğini ileri süren Malazgirt merkezli Anadolucu düşünce, hiçbir zaman devletin resmî politikası olmamıştır. Bunun nedeni de açıktır. Siyasî ve kültürel açıdan ulus devlet anlayışını ve din-dışı referansları temel alan modern Türkiye Cumhuriyeti’nin seküler, potivist ve Batılılaşmacı değerleri ile Anadolucu kavrayışın işaret ettiği kültürel değerler arasında kapanmaz bir uçurum vardır. Dolayısıyla da devlet erki, Anadolu’da kültürel birlik oluşturabilecek önemli bir fikir kaynağını göz ardı etmiş, ona yüz vermemiştir. 1990’lı yıllarda başlayan ve 2000’li yıllarda daha da yoğun bir şekilde takip edilebilen popüler siyasetteki Malazgirt referansının bu açıdan önemli olduğu açıktır. İş ki layıkıyla işlenebilsin.

Comment here