Genel

İKİ ULU MÂBED İKİ FARKLI HİKAYE Fetih’ten Sonra Ayasofya Camii – Reconquista’dan Sonra Kurtuba Camii

Bu makaleyi 10 dakikada okuyabilirsiniz

Hazırlayan: Mustafa Sungur Uğurtürk

“Eski memleketteki önemli Emevi eserlerine duyulan saygı ve hasreti, açık şekilde gözler önüne seren Kurtuba Ulu Camii; geçmişle muhabbetin, geçmişe hayat vermenin, onu günümüzde anlaşılır şekilde yeniden yazmanın en harika örneği oldu”

Tarihçi Maria Rosa Menocal’in Dünyanın İncisi Endülüs kitabında böyle bahsettiği Kurtuba Camii, Endülüs EmeviDevleti’nin parlak dönemlerindeki Kurtuba Camisiydi. Yani İber Yarımadası’nda henüz İslam hakimiyeti devam ediyordu ve reconquista’ya asırlar vardı.

 

Geçmişle muhabbetin, geçmişe hayat vermenin, onu günümüzde yeniden anlaşılır şekilde yazmanın en harika örneği olan Kurtuba Camii, yıllar sonra, bambaşka bir devirde bütün bunların belki en talihsiz örneği olacaktı.

 

***

 

İstanbul’un Fethi’nin sembolü niteliğindeki Ayasofya Camii, 86 yıllık bir aradan sonra yeniden ibadete açıldı ve bir cuma namazıyla tekrar cemaatine kavuştu.

 

Bu önemli gelişme, birçok siyasi, tarihi, dini ve kültürel tartışmaları da beraberinde getirdi. Pek göz önünde olmasa da, bu tartışmalardan biri, Ayasofya Camii ile benzer bir kaderi paylaşan, benzer dönüşümler yaşayan Kurtuba Camii karşılaştırmasıdır. Ayasofya Camii’nin tarihi seyirde geçirmiş olduğu dönüşümleri düşündüğümüzde Kurtuba Camii ile ilişkilendirilip karşılaştırılmasının yapılması kaçınılmazdır.

 

***

Kurtuba Camii 786 yılında Endülüs Emevi Emiri I. Abdurrahman tarafından inşa edilmeye başlanmıştır. İslam hakimiyetinden önce şehrin en büyük mabedi olan San Vicente Bazilikası’nın bulunduğu yere inşa edilen Ulu Camii, iki yüzyıl devam eden ilavelerle büyümüş ve bugünkü etkileyici görünümüne kavuşmuştur. 1236’da Kurtuba’nın Hristiyanların eline geçmesiyle ulu mabed, kiliseye çevrilmiştir. 16. yüzyılda ise orta bölümüne bugünkü katedral eklenmiştir…

 

İstanbul’un fethinden önce Ortodoks katedrali olan Ayasofya ise I. Justinianus tarafından 532 – 537 yılları arasında inşa ettirilmiştir. 1453 yılında Fatih Sultan Mehmed Han’ın İstanbul’u fethetmesinin hemen sonrasında camiye dönüştürülmüş ve İslam mabedi haline gelmiştir. 1935 yılına kadar ibadet edilen Ayasofya Camii bu tarihte müzeye dönüştürülmüş ve 10 Temmuz 2020’ye kadar müze olarak kalmıştır. 24 Temmuz 2020’de fiilen ibadete açılan Ayasofya Camii tekrar asli hüviyetine kavuşmuştur.

 

***

İstanbul’un Fethi ile Gırnata’nın düşüşü (reconquista) arasında sadece 39 yıl vardır. “Hatta Avrupa Gırnata’nın düşüşünü, 1453 yılında kaybedilen İstanbul’un rövanşı olarak kutlar.” (İbrahim Kalın, Ben, Öteki ve Ötesi, s. 159)

 

Fetihten sonra İstanbul ve Ayasofya’nın durumu ile reconquista’dan sonra Cordoba-Granada ve Kurtuba Camii’nin durumu karşılaştırıldığında önemli farklarla karşılaşılacaktır.

 

İstanbul’un fethinin arefesinde neredeyse harap olmaya yüz tutmuş Ayasofya’nın mali ve hukuki teminatlar ve İslami mimari ilaveleriyle günümüze kadar gelmesini sağlayan Fatih Sultan Mehmed ve onun halefleri için Ayasofya, gözbebeği bir yapı olma özelliği taşımıştır.

 

“Fâtih Ayasofya’ya mihrab, minber, kütüphane, medrese yaptırmıştı. Mihrâbın önünde duran iki muazzam şamdan, Kanunî zamanında Macaristan seferinde Maryas’ın sarayından alınıp getirilmişti. Daha önce başlayıp III. Murad zamanında iki kalın minareyi tamamlayan Sinan, aynı zamanda camiyi yıkılmaktan kurtarmış, Marmara’ya bakan arka cephesine payandalar eklemek suretiyle mabedi takviye etmişti. Minber, müezzin mahfili, ana mekânda ayrıca bulunan dört mermer mahfil, mermer vaiz kürsüsü ile Bergama küpleri III. Murad devrine aittir. Şahnişinli mahfil ile kubbede asılı büyük şamdan, III. Ahmed’in eseridir. Üst katta bulunan mahfil, imâret, şadırvan, sıbyan mektebi ve kütüphane, I Mahmud’un Türk sanatına hediyesidir. (…) Bugün ibadet yeri olarak açık tutulan, eskiden hünkâr mahfiline geçişi sağlayan hünkâr dairesi ile içeride bulunan hünkâr mahfili ve dışarıdaki muvakkithane, Sultan Abdülmecid devrine aittir ve Fossatitarafından yapılmıştır.” (Akgündüz, Öztürk ve Baş, Üç Devirde Bir Mabed: Ayasofya, s.15)

 

Bilge Mimar Turgut Cansever’in Ayasofya hakkındaki ifadeleri fetih sonrası mimaride yaşanan sürekliliği göstermektedir:

“Ayasofya’ya Osmanlıların yaptığı katkıların en önemlisi Sinan’ın ilave ettiği iki minaredir. Ayasofya’ya birinci minare Fatih döneminde, ikincisi Yavuz Sultan Selim döneminde inşa edilmişti. Sinan’ın tasarımı olan ve önceki iki minare ile kıyaslanamayacak kadar kalın gövdeli iki minare, yapıyı batı yönünde adeta zemine bağlayan iki güçlü odaktır ve daha önce yapılmış narin iki minarenin Ayasofya’ya kazandırdığı doğuya yönelme ifadesini daha okunaklı hâle getirerek yapıyı bulunduğu yerle bütünleştirmiştir. (…) Ayasofya Osmanlıların kendilerinden önceki bir kültüre ve Hıristiyanlık eserlerine saygıyla yaklaştıklarının delili olarak yaptıkları ilavelerle hem korunmuş hem de bu ilavelerin tamamlayıcı, yüceltici, tezyin edici güzelliğiyle daha değerli hale getirilerek günümüze ulaşması sağlanmıştır.” (Turgut Cansever, Mimar Sinan, s. 307)

 

“Ayasofya’ya fetih sonrası yapılan ilavelerin aksine Kurtuba Camii’nde reconquista sürecinde katedrale çevirme yönünde yapılan değişiklikler caminin tahrip sürecini de beraberinde getirmiştir. 1523 yılında caminin orta kısmındaki sütun ve kemerlerin* (* günümüzde bize tipik İslami mimari tarzı gibi gelen at nalı kemerler, Müslümanlar henüz yarımadaya ayak basmadan önce İspanya’da var olan yerel kilise inşa geleneğinin bir parçasıydı. – Maria Rosa Menocal, Dünyanın İncisi Endülüs, s.72) önemli bir kısmı yıkılarak bu bölüme katedral inşa edilmiştir. V. Charles, Kurtuba Camii’nin merkezine inşa edilen katedrali gördüğünde caminin katedrale çevrilmesi kararını onayladığına pişman olduğunu ifade ederek “Siz, sizin veya herhangi birinin herhangi bir yerde inşa edebileceği bir şeyi inşa ettiniz; ancak dünyada eşi benzeri bulunmayan bir abideyi yıktınız.” demiştir. 1593’te ise caminin minaresi yıkılarak yerine bugünkü çan kulesi yapılmıştır.

 

Fetihten sonra Ayasofya’da hemen hemen hiçbir şey yıkılmadan yapılan uyumlu takviyelerle süreklilik-değişim dengesi korunurken, Kurtuba Camii’nde reconquista sonrası gerçekleşen yıkımlarla tasfiye-kopuş zihniyeti mimariye yansıtılmış ve dünya mimarlık tarihinde görülebilecek en uyumsuz ve cebri değişim gerçekleştirilmiştir.” (Ahmet Davutoğlu, Medeniyetler ve Şehirler, s.213)

 

Yüzyıllar boyu yaşadıklarıyla ortak bir kaderi paylaştıları söylenen bu iki muhteşem mabedin aslında ne kadar farklı hikayeleri olduğunu görüyoruz. Fetihten sonra asırlar boyunca Ayasofya Camii’ne gösterilen ihtimamın, “geçmişle muhabbetin, geçmişe hayat vermenin ve onu günümüzde anlaşılır şekilde yeniden yazmanın” harika bir örneğini oluşturduğunu söyleyebiliriz. İlk dönemlerinde tıpkı bu sözlerle ifade edilen Kurtuba Camii’nin ise talihsiz bir hoyratlıkla sürekliliğini yitirip geçmişiyle bağının koparılmasının acı tecrübesine şahitlik ediyoruz… Özellikle siyasilerin ve tarihçilerin tartışmalarında yer edinen iki mabedin dönüşümlerinin meşruiyet odaklı tartışması, karşılaştırılması ve birbirine benzetilmesi elbette bir hata değildir.

 

“Teşbih kaidesi meçhûlü mâlûma kıyas eder.” Fakat sıklıkla kıyas edilen iki mâbede verilen değerin, yapılan muamelelerin, gösterilen/gösterilmeyen ihtimamın ne kadar farklı sonuçlara yol açtığı gözden kaçırılmamalıdır. Bu tarihi gerçekliklerin bize vereceği dersleri iyi okumalı ve özellikle Ayasofya Camii’ne karşı olan hassasiyetimizi artırarak devam ettirmeliyiz.

Comment here