GenelSiyasal Bilimler

Ermeni Demografik Hareketinin Teröre Dönüşümü

Bu makaleyi 12 dakikada okuyabilirsiniz

Hazırlayan: Oğuzhan Yetkin

* Bu yazı daha önce yayımlanan “Demografik Mühendisliğin Tarihsel Arka Planı” yazısının devamı niteliğindedir.

Ermeni meselesinin Osmanlı Devleti tarafından değerlendirilmesi, hiçbir zaman tek taraflı olarak bir takım dış finansman ve siyasi destekli (Rus, Fransız, İngiliz unsurlar) gerilla tedhiş örgütlerine karşı mücadele olarak algılanmamıştır. Osmanlı Devleti; Rus Grand stratejisinin ‘’Ortodoks hamiliği’’ ve anti- katolik  hristiyan grupların ‘’koruyucusu’’ rolüne soyunmasının ve bu grupları Osmanlıyı çevreleme politikasının aynı zamanda ‘’sıcak denizlere inme’’ doktrininin bir uzantısı olarak vekalet unsurları gibi finanse etmesi ve diasporasını kollamasını 19.YY’ın başlarından itibaren anlamıştır. Bununla beraber, Ermeniler’in demografik olarak bu bölgenin kontrolü için aparat olarak kullanılması belirli tarihi arka plan saiklerine dayandırılmış ve bölgedeki self-determinasyon iddiasına zemin yumuşatan sahte tarih ve uygarlık tezleri tasarlanmıştır. Hegemon Güçler, Ermeniler’in Anadolu’nun otokton(yerleşik) ana gruplarından olduğu tezini dünya kamuoyunda psikolojik savaş ve propaganda harekatlarıyla yönetmeye çalışmış olup, Doğu Anadolu’da adeta Terörist Ermeni gruplara alan hakimiyeti sağlamak için refleks ölçmüştür.

 

Tarihsel arka planda Ermeniler, Anadolu’da muayyen bir bölgede çoğunluk olmayıp Roma ve Doğu Roma(Bizans) himyesindeyken, sürgün olarak; demografik parçalanmaları güvenlik açısından uygun görülmüştür. Hristiyanlığı kabul eden ilk topluluk olması onlara Hristiyan dünyasında tarihsel bir imtiyaz sağlamıştır. Kadim dönemlerde jeopolitik olarak tahkimleri ise şu şekilde gerçekleşmiştir: “Ermenistan Fırat’ın doğusu Büyük Ermenistan başkenti Erivan, batısı Küçük Ermenistan başkenti ‘’Harput’’ olarak yönetiliyordu. Daha sonraları Pers ve Bizans egemenliği altına girdiler.’’ (AYHAN,2019,s 31) Batılı demografik ve medeniyet tezlerinin aksine Ermeniler; ’’Tarihleri boyunca Pers, Sasani, Makedonya, Roma, Bizans, İskit, Hazar, Altınordu , Emevi , Abbasi, Selçuklu gibi devletlerin siyasal şemsiyesi ve kültürel etkileri altında küçük ve yarı bağımsız derebeylikler halinde yaşadılar, güçlü bir devlet kuramamışlardır.” (AYHAN,2019,s 33)

 

Bu süreçte, Ermeniler’in tarihten gelen güçlü bir baskı aygıtı ve yumuşak güç unsuru meydana getirmeleri söz konusu olmuştur. Bu unsur ‘’Ermeni Diasporası’’dır. Yalnızca Osmanlı İmparatorluğu dönemindeki Tehcir Yasası içerisinde değil tarihteki çeşitli periyotlarda da Ermeni unsurlar ,yeryüzünün muhtelif bölgelerine dağılmışlardır.’’1275’te Çukurova’yı ele geçiren Memluk Sultanı Baybars, on bin Ermeni’yi Mısır’a göndermiştir.1746 Yılındaki Osmanlı-İran savaşı sırasında İranlılar, yani dört bin Ermeni’yi İran’a göç etmeye zorlamışlardır.1778 yılında Çarlık Rusyasında yaşayan yetmiş beş bin Ermeni Orta Asya steplerine sürülmüştür.’’(Ayhan,2019,s 45) Analiz yapılırken bu hususu göz önünde bulundurmak elzem nitelik arz etmektedir.

 

İran ile Rusya’nın 1828 yılında imzalamış olduğu ‘’Türkmençay Antlaşması’’ile ‘’yapay Ermenistan bölgesi’’ tampon olarak Rusya topraklarına katılmış ve yine bu yüzyılda Moskova Üniversitesi bünyesinde Çarlık Rejimi tarafından ‘’Ermeni Dilleri Enstitüsü’’ kurdurulmuştur. 1774 Küçükkaynarca Antlaşmasının ardından ‘’Ortodoks’’ tebaanın üzerinde ruhani hakimiyetini resmi olarak deklare eden Ruslar, 1830 yılında Protestan ve Katolik Ermenileri farklı gruplar olarak lanse edecek ve 1863 ‘’Ermeni Milleti Nizamnamesi’’ oluşumunda Ermenilere imtiyaz sağlamaya çalışacaktır.1461 yılından itibaren İstanbul Ermeni Patrikhanesi, Ermenilerin ruhani kanaat önderliğini yapan ana mekanizmadır ki Ermeniler, Gregoryen mezhebinden müteşekkil bir grup olarak diğer hristiyan unsurlardan farklılık arz eder. Bu durumu Rusya,1869 yılında bugün Erivan sınırları içerisinde bulunan ‘’Eçmiyazin Kategikosluğunu’’ kurdurarak teo-politik (dini jeopolitik) bir hamleyle Osmanlıya karşı bir bayrak olarak Ermenileri alenen kullanacağını göstermiştir. 1878 Berlin Andlaşması ile İngilizler’de Ermeniler ile ittifak kuracak ve 61.Maddeye göre Osmanlı Devlet’i Doğu Anadolu Bölgesinde reform yapmaya zorlanacaktır. Ermeniler, kendilerinin kullanıldığını ve bir aparat olarak sahaya sürüldüklerini fark ediyorlardı ve çok taraflı ittifaklara açıklardı. Pek tabii, Sultan Abdülhamid Han, bu olayların psikolojik baskı ve güvenlik tehdidine dönüştüğünü çok iyi biçimde tahlil etmiş ve devletin en yüksek kademesinden yerel aşiretlere kadar devlet organizasyonunu tekrar revize etmiştir.1880’li yıllardan itibaren Halife ünvanını ön plana alarak mütedeyyinlik bakımından hassas olan bölge aşiretlerinin Kürt unsurlarıyla, devlet amirlerinin mündemiç çalışmasını ve iletişimini istemiş, devlet kadro ve kurumlarını eğitimden güvenliğe kadar yenilemiştir. İngiliz ve Rus propagandaları aynı zamanda Kürt aşiretleri de ayaklanmaya sevk edebilir ve bir bölgesel iç savaşa mahal verebilirdi. ’’Hamidiye Alayları’’ olarak bilinen devlet kontrolünde güvenlik güçlerini oluşturan Sultan, bölgenin kanaat önderlerini saraya davet ederek desteklerini bildirmiş, bölgeyi tanıyan aşiretlerle işbirliği ve aynı zamanda başıbozuk aşiretlerin askerden kaçmasının da bu şekilde önüne geçmiştir. Alayların birleştirilmesi yasaklanarak bir aşiret çatışması veya kalkışmasının da önüne geçilerek insan kaynağını kazanmayı ve güvenliğini sağlamayı planlayan Osmanlı çok geniş spektrumlu bir stratejiyi başka sahalarda da hayata geçirecektir .Eğitim, sosyal yapı ve idari yapıyı düzenleyen kurumlarda yerel dillere hakim, bölgeyi bilen ,kafi nitelikte personel bölgedeki kurum kadrolarına tahkim edilmiştir. Yetersiz veya bölgedeki farklı gruplarla çatışma içinde olan personeller rotasyonla görev yerlerini başka sahalara kaydırmışlardır.

 

Sultan Abdülhamid Han, dolaylı demografik savaş hamlelerinin yanında doğrudan bir hamleyle Ermeniler’in yeniden Anadolu’ya tahkmini engellemiştir. Ermeni unsurlar Rusyanın 1890’lardan itibaren uyguladığı ‘’Ruslaştırma’’ politikasının yarattığı baskıya dayanamayıp geri dönmek istemiştir. Yaklaşık 30.000 Ermeni’nin geri dönmesi,Doğu Anadolu Demiryolu İmtiyazının Ruslara verilmesi hamlesiyle önlenmiş ve bu vesileyle Doğu Anadoluda boş köylerin cami ve okullarla tahkim edilerek yerli nüfusun, devletle kontakta kalmasına ve isyan hareketlerinin propagandasına maruz kalmasının önüne set çekilmiştir.

 

1915 yılındaki ‘’Geçici Sevk Ve İskan Kanunu’’ yani Tehcir’de kilit bir husus vardır ki,Protestan ve Katolik Ermeniler kanunun kapsamı dışında tutulmuş ve kanuna tabii kılınmamışlardır. Kanun yalnızca Gregoryen Ermeniler için geçerli kılınmıştır. Tehcir sırasında sayısı bilinmeyen Ermeni kitlesinin ihtida ederek müslüman hüviyeti kazanması, özellikle kadınların müslüman erkeklerle evlenmesi de örtülü bir gizlenme girişimi olarak değerlendirilmesi mümkündür ki; Cumhuriyet döneminde kripto unsurların ASALA terörü için fikri ve finansal sıklet karargahlarını oluşturduğunu söylemek mümkündür. ,Anadolu’nun demografik mühendislikle parçalanmasını engelleyen ve Anadolu’nun Müslüman-Türk kimliğini perçinlemesini sağlayan Talat Paşa ve kadrosunu bir planlama dahilinde katletmişlerdir. .İttihat ve Terakki Liderlerinden Talat Paşa ve Bahattin Şakir ve Celal Azmi Beylerin Berlin’de, Cemal Paşa’nın Tiflis’te, Sait Halim Paşa’nın Roma’da Ermeni Teröristler tarafından 1921- 1922 yılları arasında ‘’Nemesis Operasyonu’’ adı verilen bir dizi olayla katledilmesi olayın uluslar arası kamuoyu tarafından görülmeyen ve görmezden gelmeye devam ettiği acı gerçekleridir.

 

Ermeniler bugün Avrupa ve Atlantik haricinde Lübnan, Suriye, İran gibi bölgelerde ciddi bir azınlık nüfusuna sahiptir. Sormak gerekir ki; eğer Osmanlı sistematik bir jenozid  uygulmasına girdi ise bu bölgelerde Ermenilerin ne işi vardır ? buralara ne zaman ve nasıl gelmişlerdir ? ve bu kadar yoğun nüfus kendiliğinden mi türeyerek bir yoğunluk oluşturmuştur. Osmanlı Devleti, maalesef Rusların gerçekleştirdiği Balkan mezalimini ve Kafkasya Sürgünündeki katliamları duyurmada gerekli baskı mekanizma ve unsurlarını kullanamamış veya kullanmamıştır. Ama ne yazıktır ki ;Savaş şartlarının ve iç güvenlikteki bir takım zaruriyetin sağlanması için gerçeleştirdiği bir vatandaşını koruma ve himaye hamlesinin uluslar arası kamuoyunda kendi aleyhine oluşacak ve yıllar boyu sürecek bir yalan mekanizmasının nüvesini durduramamıştır. Ermeniler tedhişi ve silahlı eylem repertuarını başlıca bir doktrin olarak benimsemiş ve İngiltere, ABD, Rusya vs. gibi emperyal güçlerin vekalet enstrümanı haline gelmişlerdir. Rusların, Osmanlı Devletini 2 ateş arasında bırakma stratejisine alet olarak, yıllarca taltif edildikleri ve imtiyazlı konumda oldukları ülkenin prestijini ve insanlarını istismar etmişlerdir. Fakat şu kesinlikle ayırt edilmelidir ki; Osmanlının Ermeni tebaasını oluşturan Türkiye Ermenilerinin kahir ekseriyeti bu tedhiş harekatına mukavemet göstermiştir. Komitacılık ve tedhiş faaliyetlerinin önderlerinin diaspora tarafından eğitilmesi ve finanse edilmesi, halkın devletle olan ilişkisini bilmemesi ve dış telkinlere dayalı olarak hareket etmesi zaten bölgede tutunamayıp tasfiye olmalarına zemin hazırlamıştır. Lakin Ermeniler’in ASALA gibi terör örgütleriyle 1980’li yıllarda dahi Türk Diplomat ve vatandaşlarını hedef alması nasıl bir siyasi ve nefret operasyonuna alet olduklarını ve işin iç yüzünü gerçekten ispatlamaktadır.

Kaynakça

AYHAN,B.(2019). Türkiyenin Etnik Yapısı. Ankara : Dorlion Yayınevi.

ERASLAN,C(?). Ermeni komiteleri, propagandaları ve Osmanlı Devleti’nin aldığı tedbirler,78-105

Comment here