Genel

Endüstri Toplumuna Geçememek

Bu makaleyi 20 dakikada okuyabilirsiniz

Hazırlayan: Lütfi Bergen

Covid-19’un “pandemi” (salgın) olduğu DSÖ (WHO) tarafından ilan edilmesi sonrasında tüm ülkelerde sokağa çıkma yasakları uygulaması başlatıldı ve insanlar belki endüstriyel topluma geçiş süreci tarihinde ilk kez “evde yaşamak” gerçeği ile karşı karşıya kaldı. Filozoflar sanayi toplumunun ekonomiyi “ev dışında” belirleyen ve herkesi “üretici kılan” yeni bir iktisadî sistem kurduğunu ifade ediyordu. Covid-19 sonrası toplumunda ise pek çok çevrede yeniden “tarıma dönüş” fikri konuşulmaya başlandı. Eğer bu söylem hayata geçirilirse Türkiye’nin yaklaşık 250 yıldır eğitimden beklediği hedef boşa düşmüş olacak.

Cemil Meriç, Saint Simon’un bütün toplumun çalışmasını sistemleştirmeye çalışan bir filozof olduğunu ifade ederken, “Bir dünya çökmüştür, yeni dünya henüz doğmak üzere.Yıkılan şatoların enkazı üzerinde fabrikalar yükseliyor” diye yazar (Meriç, 2012: 44). Meriç’e göre toplum en baştan kurgulanırken eğitim de yeniden yapılandırılır ve öğrenciler geleceğin emek gücü olarak kodlanır: “Saint-Simon’la liberal aydınlar geleceği kurmağa çalışırlar. Fransa’da kilise dışı ilk öğretim isterler, İngiltere’dekine benzeyen bir ilk öğretim: yüksek sınıftaki öğrenciler küçüklerin yetişmesiyle ilgilenecek. Saint Simon için bu ‘karşılıklı eğitimin’ ilk amacı fabrikalara işçi hazırlamak olmalıdır” (Meriç, 2012: 48). Saint Simon’un bu hayali modern toplumda gerçekleşmiş gibidir. Eğitim süreci yeryüzünde tüm gelişmiş ve/veya gelişmekte olan ülkelerdeki gençliği üniversitelere çekmiştir. Din-dışı eğitim insanları fabrikalara işçi olarak hazırlamaktadır. Bu yapıda “işsizlik” toplumda utanç verici bir statü-dışılık olarak damgalanmıştır. Toplum atölye gibi düşünülmektedir:

“Saint Simon, Cenevre’de Oturan Birinin Çağdaşlarına Mektupları’nda toplumu atölyeye benzetir. ‘Bütün insanlar çalışacak, herkes kendini ve etrafındakileri bir atölyeye bağlı işçiler olarak görecek.’ On dokuzuncu asrın başlarında Avrupa toplumları, üretimin amaçlarına ve ihtiyaçlarına göre, kendiliğinden biçimlenen dinamik bütünlerdir, değişmez mertebeler dizisine dayanan birer topluluk veya rasyonel siyasi teşkilatları olan birer devlet değildirler. Toplum bütünüyle üretici olacaktır. Üretici bir topluma yeni bir ahlak gerek. İncil’in ahlâkî emri kaypak bir emir. Onun yerini yavaş yavaş bir başka emir alıyor: ‘İnsan çalışmalıdır.’ Ahlaklı insan, çalışan insan. Çalışan yani üreten. Bu bakımdan üreticiler sınıfı, çalışanlar partisi, ahlakı temsil ediyor. İş yalnız saygıdeğer bir faaliyet değil, modern toplumun ruhu. Feodal toplum savaşa, yağmaya, savunmaya dayanıyordu. Endüstri toplumunun amacı tabiatın fethi, ihtiyaçları giderecek nesnelerin üretimi, fizik ve moral yaşama şartlarının ıslahı (…) İnsanları ikiye ayırır Saint-Simon: Üreticiler, asalaklar. Aylak, yaratıcı kuvvetleri yağma ederek yaşar, bir baş belasıdır toplum için. Üstünlüğünüzün gerçek ölçüsü kolektif üretime yaptığınız katkı. Böyle bir temele dayanmayan hiçbir imtiyaz saygı görmemelidir, yaşatılmamalıdır” (Meriç, 2012: 142-143).

Cemil Meriç, Saint Simon ve sonrası düşüncenin yeni toplum tasarımında emekçinin selamlandığını ifade eder. “Yeni bir tarihi metot, pozitif felsefe, sosyalizm, hepsini tek kelimede toplamıştı Saint Simon: endüstriyalizm” (Meriç, 2012: 67). “Emekçi” ise üç sınıfı karşısına alacaktır: Kilise, Şövalye, Toprak Sahibi.

“Saint Simon için emek, sosyal bir ödev. İş bir boyunduruk, bir ceza, bir angarya olmaktan çıkmalı, bir zevk olmalıdır, toplumun yükselmesi için bir manivela olmalıdır. Tek sınıf kalmalıdır toplumda: çalışanlar sınıfı. Yıllarca sonra Marx da ‘proletarya biricik sınıf olmalıdır’, diyecekti. Devlet bir şirkettir, bir çalışanlar şirketi. Toplum bir atölyedir. Üretici kelimesini bayraklaştıran Saint Simon’a göre, insanı insan yapan: yaratıcılığı. Saint Simon’dan sonra toplum ikiye ayrıldı: çalışanlar, aylaklar. Tembellik bir imtiyazdı eskiden, bir asillik belgesiydi. Ölesiye çalışan bir kalabalık ve bu ıztırap içinde çalışan insanlara küçümseyerek bakan bir avuç aylak. Saint Simon için aylak yani eşek arısı, çalışmadan yiyendir: rahip, asker, toprağa alın terini katmayan mülk sahibi. Saint-Simon için bal arısı topluma yararlı bir iş görendir: tüccarlar, fabrikatörler, çiftçiler, bankacılar, bilginler, sanatçılar, memurlar, işçiler” (Meriç, 2012: 61).

Saint Simon’un endüstriyalizminin Müslüman toplumları da etkilediğini söylemek abartı değildir. Filozofun “endüstriyel toplum” düşü, Türk düşüncesinde de çoğu münevver tarafından görülmüştür. Mümtaz Turhan Garblılaşmanın Neresindeyiz? kitabında Sultan Abdülmecit’ten itibaren Türkiye’yi İngiltere gibi bir sanayi memleketi haline getirmeye çalışan yönetici tipinin doğduğunu belirtir. Abdülmecit, “Halkı ve hususî sermayeyi teşvik ederek kısa bir zamanda memleketin muhtelif kısımlarında, birçok imalathaneler, fabrikalar yaptırır. Bunların sayısının 150 ila 160 civarında olduğu söylenmektedir (…) Bu fabrikalardan zamanımıza ancak 3 tanesi intikal etmiştir. Bu netice, insan unsurunun dışında garblılaşmanın ne demek olduğunu sarih şekilde göstermektedir” (Turhan, 1974: 71).

Mümtaz Turhan’a göre Türkiye’de garblılaşma, Batı’dan teknik ve ilim alınırken insan unsuruna hiç dikkat edilmeden gerçekleştirilmektedir. Böylece profesör ve doçentsiz üniversite, muallimsiz mektep, doktorsuz hastane açılmaktadır. Kâfi derecede mühendis, teknisyen, müdür, kalifiye amele, tamir atölyesi, araştırma laboratuvarı olmadan fabrikalar yapılmakta; ilmî müşavir ve mütehassıslar olmadan, araştırma enstitüleri kurulmadan memleketin modern şekilde idare edilebileceği zannedilmektedir (Turhan, 1974: 72-73). Turhan’ın analizine göre Batı’da nüfusun beher bir ilâ iki milyonuna bir üniversite isabet etmektedir. Meselâ, İsviçre’nin 4,5 milyon nüfusu varken altı üniversitesi bulunmaktadır. Buna göre Türkiye’nin de 40 milyon nüfusa 25 üniversite tesis etmesi gerekmektedir (Turhan, 1974: 94). Buna göre 1,6 milyona bir üniversite gerektiğini ifade eden Mümtaz Turhan, gelişmiş ülkelerde nüfus sayısı ile bilim adamı sayısını da kıyaslayarak bir nispet (oranlama) çıkarmıştır: “İlim adamlarıyla mütehassısların sayısının ve bunlarla nüfus arasındaki nisbetin sarih bir şekilde bilinmesinin bizim için büyük ve hayati önemi vardır (…) muhtelif milletlerde (…) 100 ilâ 200 kişiye birinci sınıf bir ilim adamının ve beher on ilâ yirmi kişiye de ikinci sınıf bir ilim adamının veya teknisyenin düştüğü görülmektedir. Bu hesaba göre Türkiye’de asgari olarak 250 ilâ 300 bin birinci sınıf ilim adamının bulunması şarttır. Bu miktarların muhtelif ilim kollarına göre dağılış nisbeti memleketin ihtiyaçlarına göre değişmektedir. Binaenaleyh birinci sınıf ilim adamlarından teşekkül etmiş bu asgari kadroyu temin etmedikçe, bizim ne Garblılaşmamıza, ne de medeni bir cemiyet kurmamıza imkân yoktur” (Turhan, 1974: 87-88). Turhan’ın gerçekleşmesini Garblılaşmanın ön koşulu saydığı tüm bu veriler 2020 yılında Türkiye’nin yaklaştığı hedefler haline gelmiştir. Ancak bu eğitim temelli sosyal organizasyondan bir Garblılaşma ortaya çıkmamıştır. 2019 yılı itibariyle Türkiye’de 26.453 profesör, 15.451 doçent, 39.464 doktor, 36.461 öğretim görevlisi, 48396 araştırma görevlisi olmak üzere toplamda 166.225 bilim adamı bulunmaktadır. (Kaynak: Yüksek Öğretim Bilgi Yönetim Sistemi, https://istatistik.yok.gov.tr/). Türkiye’de özel sektörde de ve kamuda görevli yüksek vasıflı çok sayıda bilim adamı istihdam edilmektedir. Yine aynı kaynakta verilen bilgiye göre Türkiye’de 129 devlet, 75 vakıf, 5 vakıf meslek yüksek okulu olmak kaydıyla toplam 209 üniversite bulunmaktadır (https://istatistik.yok.gov.tr/). Türkiye’nin nüfusunun 83 milyon olduğu düşünülürse Mümtaz Turhan’ın 1,6 milyon nüfusa 1 üniversite kriterine göre 51,8 üniversiteye ihtiyacı bulunmaktadır. Mevcut üniversite ise bunun iki katından dahi fazladır. Anlaşılacağı üzere Turhan’ın “garblılaşma kriteri” olarak gördüğü üniversite ve bilim adamı sayısı hedeflere erişmekte yeterli bir vasat oluşturmamıştır.

Yine Mümtaz Turhan’a göre sathi garblılaşma yalnız büyük kentlerde vukua gelip, memleketin diğer kısımlarına sirayet etmemektedir. Bir tarafta büyük kentlerde yarı münevverin temsil ettiği, yarı şark-yarı garbten mürekkep bir medeniyet oluşmakta, diğer yanda ise kasaba ve köylerimizde yaşayan ve nüfusun yüzde sekseninden fazlasını teşkil eden Türk ve Şark medeniyetlerinin tesiri altında kalmış bir kültür ve medeniyet yaşamaktadır. Bu yarım, sathi garblılaşma Türkiye’yi iki ayrı kültüre sahip bir millet haline getirmiştir (Turhan, 1974: 104).

Müellif diğer yandan Türkiye’nin garblılaşamamasının diğer nedeni olarak İbn Halduncu perspektifle göçebeliği gösteren düşünceleri eleştirir. Göçebelik ırkî bir vasıf olmayıp içtimaî bir hakikattir. Bu hakikat Anadolu’da daha önce yerleşmiş göçebelerde müşahede edilmektedir. Eski Türk boyları toprağa yerleştikçe göçebelikten gelen tecrit edilmiş hayat biçimini terk etmektedir. Osmanlı İmparatorluğu bu topraklarda sekiz asır hükümran olduğuna göre göçebelikten eser kalmaması gerekir. Şu hâlde zarurî olan muhit ve vasıtalar temin edildiği takdirde Anadolu’nun Garb medeniyetine intibak etmemesi için bir engel yoktur. Birinci sınıf mütehassısın sahip olduğu bilgi,ancak garblılaşma yoluyla temin edilebilmektedir. Bu nedenle Türkiye’nin garblılaşamamasının gerekçesi Müslümanlık değildir. Zira İslâm medeniyet ve terakkiye mâni bir din değildir. Hatta İslâmiyetin diğer dinlere nazaran daha rasyonel olduğu ve ilmi teşvik ettiği hükümlerinde görülmektedir (Turhan, 1974: 30-33). Kaldı ki, Osmanlı İmparatorluğu’nun 300 çadırlı kabile tarafından kurulduğu da kabul edilemez. Anadolu’nun XI. asırdan itibaren Türkleştiği, XII-XIII. asırda büyük şehirleri, abideleri, muazzam teşkilatı ile bir Selçuklu devleti ve medeniyeti teessüs ettiği hatırlanırsa, Osmanlıları “göçebe” olarak kabul etmek doğru değildir. Böylece Osmanlı Devleti’nin kuruluşunu, en az iki asır önceye çekmek gerekir. Osmanlı’nın yıkılışının da altı asırlık zamanda gerçekleştiğini ifade eden Turhan, İbn Haldun’un bir devletin 120 yıl ömrü olacağını ileri süren İbn Haldun’un kaziyesinin hatalı olduğunu belirtir. Osmanlılar İmparatorluk yıkılmadan çok evvel, idareleri altındaki milletlerden farklı ve üstün medeniyet tesis etmişlerdi (Turhan, 1974: 41). Turhan’a göre İbn Haldun’un hatası başka bir şekilde de gösterilmelidir: Devletler (İbn Haldun’da) idaresi altındaki cemaatler tarafından yeni bir asabiyet ile yıkılırlar. Oysa Osmanlı idaresi altındaki cemaatler tarafından yıkılmamış, Batı’nın teknik inkişafıyla elde ettiği güçle yaptığı ağır tazyik neticesi yıkılmıştır. Kaldı ki Viyana bozgunundan sonra kazanılan Prut zaferi de gösteriyor ki, Batı’nın teknik inkişafı olmasaydı Osmanlı’nın yıkılması söz konusu edilemeyecekti. Şu halde İbn Haldun’un faraziyesi Osmanlı İmparatorluğu’na tatbik edilemeyecektir (Turhan, 1974: 42-43).

Bahsi çok uzatmadan ifade edilebilecektir ki, Batı’nın “endüstriyel toplum” tasavvurunun Türkiye’de de izleyicileri bulunmaktadır. Mümtaz Turhan, Türkiye’nin endüstriyel toplum olma yolunda 1) İnsan unsurunu da hesaba katan bir teknik-ilim aktarımı yapmasını, 2) Ülkenin “iki kültür”e parçalanmasının önüne geçecek şekilde üniversitelerin kurulmasını, 3) Sanayi ve ilim müesseselerinin tesis edilirken kadrolarının da yetiştirilmesini önermektedir. Bu tekliflerin Türkiye’nin kırsal hayatını “kentlileştirmek” anlamına haiz olduğu açıktır. Bilindiği üzere kentleşme (urbanisation) ekonomik gelişmeye koşut olarak kent sayısının artması ve kentlerin büyümesi sonucunu doğuran, toplumda artan oranda örgütleşmeye, uzmanlaşmaya ve insanlararası ilişkilerde kentlere özgü değişikliklere yol açan nüfus birikmesi süreci”dir (Keleş, 1980: 70). Oysa kentlileşme, “kentleşme akımı sonucunda, toplumsal değişmenin insan davranışlarında ve ilişkilerinde, değer yargılarında, tinsel ve özdeksel yaşam biçimlerinde değişiklikler yaratması süreci”dir (Keleş, 1980: 71). Buna göre köyde yerleşik olduğu halde tarım toplumu özellikleri göstermeyen iktisadî ilişkilerin hâkim olduğu yaşam biçimi kentleşmeye uğramadığı halde kentlileşmeye uğramıştır.

Müellif, Türkiye’nin geri kalmışlığının sebebini ilimsiz bir teknik ve sanayiinin düşünülmesi, ilmin rehberliğinden ve ilim adamlarından mahrum kalarak iktisadî bir düzen kurmaya kalkılması (Turhan, 1974: 82) olarak gösterir. Memleketin kötü idare edilmesi de geri kalmışlığın sebebidir. Fakat bir memleketin iyi idare edilmesi de onun insan unsurunu iyi yetiştirmek ile ilişkisiyle açıklanması gerekir (Turhan, 1974: 78). Turhan’a göre sermayesizlik ve halkın cehaleti, geri kalmışlığın sebebi değildir. Zira verimli, faydalı teşebbüsler için lüzumlu sermaye daima bulunmuştur. Kaldı ki, Türkiye’de hatırı sayılır milyonerler de mevcuttur. Halkın cehaleti ise, iyi bir idareye ve hakiki bir münevvere sahip olan memlekette bu husus hiçbir zaman memleketin ilerlemesine mâni olmamıştır (Turhan, 1974: 78).

Mümtaz Turhan’ın eğitim üzerinden garblılaşma modeli de bu anlamda Türk millî yaşamını hem kentleşmeye hem de kentlileşmeye yönlendirmektedir. Türkiye’nin 1950 sonrası tüm sosyal değişim sürecinin Mümtaz Turhan’ın teklif ettiği “garblılaşma” modeline mutabık şekilde yapılandırıldığı söylenebilecektir. Süreç sonunda garblılaşma ortaya çıkmamasının nedeni aslında Mümtaz Turhan’ın Batı ülkelerinde varlığını tespit ettiği, ancak analizlerinde yer vermediği bir temele dayanmaktadır. Müellif İngiltere’nin eğitim politikasını örnek olarak gösterirken “sömürgecilik” analizi yapmamakta ve kalkınmış toplumlardaki gelişme süreçlerinin aslında küresel soygunla gerçekleştiği olgusunu görmemektedir:

“İngiltere’de umumi ilk tahsil davasına 1870’de teşebbüs edilmiş, fakat bu mesele ile meşgul olacak ilk resmi komisyon 1886’da kurulmuş ve ancak 1944’te (ilk tahsil) kanunla mecburi olmuştur. O tarihlerdeki İngiltere’nin durumuna bir göz atalım: Dünyanın en muazzam imparatorluğunu kurmuş, müstemlekelerden anavatana servet akmaktadır. Yalnız Hindistan’dan gelen paradan beher nüfusa 150 İngiliz lirası düşmektedir. Hemen hemen dünyada rakipsiz muazzam bir sanayie sahiptir. Eşsiz bir donanması ve ticaret filosu vardır (…) Almanya, Fransa gibi diğer Avrupa memleketlerinde de vaziyet bundan farklı değildi. Bundan anlaşılıyor ki, Avrupa’da hiçbir memleket terakki ve inkişafını ilk tahsile borçlu değildir. Bilakis, okuma yazma, her memlekette muayyen bir iktisadî refah ve ilmî seviyeden sonra tahakkuk edebilmiştir” (Turhan, 1974: 96-97).

Görüldüğü üzere Mümtaz Turhan garblılaşmayı ilk öğretimin ve okuma yazmanın tüm toplumu okullardan geçirmek yoluyla gerçekleşmeyeceğini düşünmektedir. Müellife göre Batı’dan ilim ve teknik alınmalı ancak bu teknik müesseselerin tesisi, insan unsurunu da gözetmelidir. Yani ülke nüfusuyla oranlanladığı üniversite ve bilim adamı sayısı, ülkenin ihtiyacı olan işletmelerin idaresi, üretimlerini gerçekleştirmesi bakımından öncülük yapmalıdır. Turhan’ın bu analizi, Batılı kalkınmanın sömürgecilik analizini içermemektedir. Türk modernleşme süreci, bu modeli farklı entelektüel bakışlarla onaylamış ve hayata geçirmiştir. Neticede Türkiye bir “endüstri toplumu” olamamıştır. Ancak 2020 gerçekliğinde Türkiye’de kırsal-kentsel ayrımı tamamen silinmiş durumdadır. Bu süreç sonunda tüm toplumu tevhid ettiren yekpâre bir kültür de doğmamıştır.

 

KAYNAKÇA

  • Keleş Ruşen, Kentbilim Terimleri Sözlüğü, TDK Yayınları, 1980
  • Meriç Cemil, Saint Simon-İlk Sosyolog, ilk Sosyalist, İletişim Yayınları, 2012
  • Turhan Mümtaz, Garblılaşmanın Neresindeyiz?, Yağmur Yayınevi, 1974

Comment here