ÇocukGenel

Çocuk Edebiyatında Öykü

Bu makaleyi 13 dakikada okuyabilirsiniz

Hazırlayan: Gaye Nur Avşar

Öykü ya da hikȃye, “Gerçek veya tasarlanmış olayları anlatan düzyazı türü, öykü” şeklinde tanımlanmaktadır. Hikȃyeler üç bölümden oluşmaktadır: Giriş, Sergileme ve Düğüm, Çözüm ve Sonuç. Giriş bölümü okuyucuyu asıl olaya hazırlama amacı güder. Bu bölümde yazar, okuyucusuna biraz sonra anlatacağı olayın kahramanlarını ve olayın geçtiği mekȃnı tanıtır. Serim ve düğüm bölümünde olay ayrıntılarıyla birlikte anlatılır. Olayları anlatırken okuyucuda merak duygusu uyandırmayı hedefleyen yazar yavaş yavaş sonuca yaklaşır. Çözüm ve sonuç kısmında ise olay/olaylar nihayete erdirilir, bütün düğümler bu bölümde çözülür. Çocuk öykülerinde önemli olan hikȃyenin çocuğun yaşına göre seçilmesidir.

4-6 yaş aralığındaki çocukların dikkat süreleri çok kısa olduğu için, kendilerine okunan hikȃyelerin de kısa olması gerekmektedir. Aynı zamanda sayfalarda çoğunluğu yazının değil resimlerin oluşturması önemlidir Bu yaş aralığındaki çocukların dikkatini çekebilecek resimler tercih edilmeli ve bu tercih esnasında yazıyla en ilgili olan resim ya da resimler seçilmelidir. Çocuk, yazıda bahsedilen insan, hayvan ya da nesneleri o sırada okunan sayfada gördüğünde hem işitsel hem görsel bir bağlantı kurar ve bu akılda kalıcılığı sağlamada yardımcı olur.

Vicdan duygusunun gelişmeye başladığı 6-8 yaş aralığındaki çocuklar daha çok insanların ya da hayvanların başından geçtiği düşünülen olayların anlatıldığı hikȃyelere ilgi duyarlar. Onlarda merak uyandıran kitaplar, olağanüstü motiflerin kullanıldığı hikȃye ve masal kitapları olur.

9-12 yaş aralığındaki kız çocuklar, kız-erkek arasındaki sevgi ilişkilerini anlatan, duygunun ön planda olduğu hikȃyelerden hoşlanırken, erkek çocuklar ise sonu acıklı biten öykülerden, cesaretin vurgulandığı anlatılardan ve tarihe dayalı yaşam hikȃyelerinden hoşlanırlar.

12 yaşın üstündekiler genç sayıldıkları için yetişkinlerin okuduğu öyküleri okuyabilirler.

Milli Eğitim Bakanlığı Ders Kitapları Yönetmeliği’ne göre hikȃye kitaplarındaki harf boyutları şu şekilde olmalıdır:

  1. Sınıf: 20-24 punto
  2. Sınıf: 16-20 punto
  3. Sınıf: 14-16 punto
  4. Sınıf: 11-12 punto
  5. Sınıf: 10 punto

Hikȃye ve masal okumanın çocuklara faydaları:

  • Çocuklar masal ve hikȃye kitapları okuyarak ana dillerini en düzgün şekilde öğrenebilirler. Bu yüzden çocuklar için yazılan ürünlerin Türkçenin en doğru şekliyle; açık ve anlaşılır bir şekilde yazılması gerekmektedir.
  • Çocuklar bu kitaplar sayesinde düzgün konuşma becerisi kazanırlar ve kitap okuma alışkanlığı edinirler.
  • Çocuklar kendi yaşlarına ve seviyelerine uygun kitaplar okuyarak yeni bilgiler öğrenirler.

Öykü Örneği

Refik Halit Karay-Eskici

Vapur rıhtımdan kalkıp ta Marmara’ya doğru uzaklaşmaya başlayınca yolcuyu geçirmeye gelenler, üzerlerinden, ağır bir yük kalkmış gibi ferahladılar:

—Çocukcağız Arabistan’da rahat eder.
Dediler, hayırlı bir iş yaptıklarına herkesi inandırmış olanların uydurma neşesiyle, fakat gönülleri isli, evlerine döndüler.
Zaten babadan yetim kalan küçük Hasan, anası da ölünce uzak akrabaları ve konu komşunun yardımıyla halasının yanına, Filistin’in ücra bir kasabasına gönderiliyordu.
Hasan vapurda eğlendi; gırıl gırıl işleyen vinçlere, üstleri yazılı cankurtaran simitlerine, kurutulacak çamaşırlar gibi iplere asılı sandallara, vardiya değiştirilirken çalınan kampanaya bakarak çok eğlendi. Beş yaşında idi; peltek, şirin konuşmalarıyla da güvertede yolcuları epeyce eğlendirmişti.
Fakat vapur, şuraya buraya uğrayıp bir sürü yolcu bıraktıktan sonra sıcak memleketlere yaklaşınca kendisini bir durgunluk aldı: Kalanlar bilmediği bir dilden konuşuyorlardı ve ona İstanbul’daki gibi:
— Hasan gel!
— Hasan git!
demiyorlardı; ismi değişir gibi olmuştu. Hassen şekline girmişti:
— Taal hun yȃ Hassen…
diyorlardı, yanlarına gidiyordu.
— Ruh yȃ Hassen…
derlerse uzaklaşıyordu.
Hayfa’ya çıktılar ve onu bir trene koydular.
Artık ana dili büsbütün işitilmez olmuştu. Hasan köşeye büzüldü; bir şeyler soran olsa da susuyordu, yanakları pençe pençe, al al olarak susuyordu. Portakal bahçelerine dalmış, göğsünde bir katılık, gırtlağında lokmasını yutamamış gibi bir sert düğüm, daima susuyordu.
Fakat hem pür nakil çiçek açmış, hem yemişlerle donanmış güzel, ıslak bahçeler de tükendi; zeytinlikler de seyrekleşti.
Yamaçlarında keçiler otlayan kuru, yalçın, çatlak dağlar arasından geçiyorlardı. Bu keçiler kapkara, beneksiz kara idi; tüyleri yeni otomobil boyası gibi aynamsı bir cila ile, kızgın güneş altında, pırıl pırıl yanıyordu.
Bunlar da bitti; göz alabildiğine uzanan bir düzlüğe çıkmışlardı; ne ağaç vardı, ne dere, ne ev! Yalnız ara sıra kocaman kocaman hayvanlara rast geliyorlardı; çok uzun bacaklı, çok uzun boylu, sırtları kabarık, kambur hayvanlar trene bakmıyorlardı bile… Ağızlarında beyazımsı bir köpük çiğneyerek dalgın ve küskün arka arkaya, ağır ağır yumuşak yumuşak, iz bırakmadan ve toz çıkarmadan gidiyorlardı.
Çok sabretti, dayanamadı, yanındaki askere parmağıyla göstererek sordu; o güldü:
— Gemel! Gemel! dedi.
Hasan’ı bir istasyonda indirdiler. Gerdanından, alnından, kollarından ve kulaklarından biçim biçim, sürü sürü altınlar sallanan kara çarşaflı, kara çatık kaşlı, kara iri benli bir kadın göğsüne bastırdı. Anasınınkine benzemeyen, tuhaf kokulu, fazla yumuşak, içine gömülüveren cansız bir göğüs…
— Yȃ habibî! Yȃ aynî!
Halasının yanındaki kadınlar da sarıldılar, öptüler, söyleştiler, gülüştüler. Birçok çocuk da gelmişti; entarilerinin üstüne hırka yerine elbise ceket giymiş, saçları perçemli, başları takkeli çocuklar…
Hasan durgun, tıkanıktı; susuyor, susuyordu.
Öyle, haftalarca sustu.
Anlamaya başladığı Arapçayı, küçücük kafasında beliren bir inatla konuşmayarak sustu. Daha büyük bir tehlikeden korkarak deniz altında nefes almamaya çalışan bir adam gibi tıkandığım duyuyordu, gene susuyordu.
Hep sustu.
Şimdi onun da kuşaklı entarisi, ceketi, takkesi, kırmızı merkupları vardı. Saçlarının ortası, el ayası kadar sıfır makine ile kesilmiş, alnına perçemler uzatılmıştı. Deri gibi sert, yayvan tandır ekmeğine alışmıştı; yer sofrasında bunu hem kaşık çatal yerine dürümleyerek kullanmayı beceriyordu.
Bir gün halası sokaktan bağırarak geçen bir satıcıyı çağırdı.
Evin avlusuna sırtında çuval kaplı bir yayvan torba, elinde bir ufacık iskemle ve uzun bir demir parçası, dağınık kıyafetli bir adam girdi. Torbasında da mukavva gibi bükülmüş bir tomar duruyordu.
Konuştular, sonra önüne bir sürü patlak, sökük, parça parça ayakkabı dizdiler.
Satıcı, iskemlesine oturdu. Hasan da merakla karşısına geçti. Bu dört yanı duvarlı, tek kat, basık ve toprak evde öyle canı sıkılıyordu ki… Şaşarak, eğlenerek seyrediyordu: Mukavvaya benzettiği kalın deriyi iki tarafı keskin incecik, sap¬sız bıçağıyla kesişine, ağzına bir avuç çivi dolduruşuna, sonra bunları birer birer, İstanbul’da gördüğü maymun gibi avurdundan çıkarıp ayakkabıların altına çabuk çabuk mıhlayışına, deri parçalarını, pis bir suya koyup ıslatışına, mundar çanaktaki macuna parmağını daldırıp tabanlara sürüşüne, hepsine bakıyordu. Susuyor ve bakıyordu.
Bir aralık nerede kimlerle olduğunu keyfinden unuttu, dalgınlığından ana diliyle sordu.
— Çiviler ağzına batmaz mı senin?
Eskici başını hayretle işinden kaldırdı. Uzun uzun Hasan’ın yüzüne baktı:
— Türk çocuğu musun be?
— İstanbul’dan geldim!
— Ben de o taraflardan… İzmit’ten!
Eskicide saç sakal dağınık, göğüs bağır açık, pantolonu dizlerinden yamalı, dişleri eksik ve suratı sarı, sapsarıydı; gözlerinin akına kadar sarıydı. Türkçe bildiği ve İstanbul taraflarından geldiği için Hasan, şimdi onun sade işine değil, yüzüne de dikkatle bakmıştı. Göğsünün ortasında, tıpkı çenesindeki sakalı andıran kırçıl, seyrek bir tutam kıl vardı.
Dişsizlikten peltek çıkan bir sesle tekrar sordu:
— Ne diye düştün bu cehennemin bucağına sen?
Hasan anladığı kadar anlattı.
Sonra Kanlıca’daki evlerini tarif etti; komşunun oğlu Mahmut’la balık tuttuklarını, anası doktora giderken tünele bindiklerini, bir kere de kapıya beyaz boyalı hasta otomobili geldiğini, içinde yataklar serili olduğunu söyledi. Bir aralık da kendisi sordu:
— Sen niye buradasın?
— Bir kabahat işledik de kaçtık!
Asıl konuşan Hasan’dı, altı aydan beri susan Hasan… Durmadan, dinlenmeden, nefes almadan, yanakları sevincinden pembe pembe, dudakları taze, gevrek, billur sesiyle biteviye konuşuyordu. Aklına ne gelirse söylüyordu. Eskici hem çalışıyor, hem de, ara sıra «Ha! Ya? Öyle mi?» gibi dinlediğini bildiren sözlerle onu söyletiyordu; artık erişemeyeceği yurdunun bir deresini, bir rüzgârını, bir türküsünü dinliyormuş gibi hem zevkli, hem yaslı dinliyordu; geçmiş günleri, kaybettiği yerleri düşünerek benliği sarsıla sarsıla dinliyordu.
Daha çok dinlemek için de elini ağır tutuyordu.
Fakat, nihayet bütün ayakkabılar tamir edilmiş, iş bitmişti. Demirini topraktan çekti, köselesini dürdü, çivi kutusunu kapadı, çiriş çanağını sarmaladı. Bunları hep aheste aheste yaptı.
Hasan, yüreği burkularak sordu:
— Gidiyor musun?
— Gidiyorum ya, işimi tükettim.
O zaman gördü ki, küçük çocuk, memleketlisi minimini yavru ağlıyor… Sessizce, titreye titreye ağlıyor. Yanaklarından gözyaşları birbiri arkasına, temiz vagon pencerelerindeki yağmur damlaları dışarının rengini geçilen manzaraları içine alarak nasıl acele acele, sarsıla çarpışa dökülürse öyle, bağrının sarsıntılarıyla yerlerinden oynayarak, vuruşarak içlerinde güneşli mavi, gök, pırıl pırıl akıyor.
— Ağlama be! Ağlama be!
Eskici başka söz bulamamıştı. Bunu işiten çocuk hıçkıra hıçkıra, katıla katıla ağlamaktadır; bir daha Türkçe konuşacak adam bulamayacağına ağlamaktadır.
— Ağlama diyorum sana! Ağlama.
Bunları derken onun da katı, nasırlanmış yüreği yumuşamış, şişmişti. Önüne geçmeye çalıştı ama yapamadı, kendisini tutamadı; gözlerinin dolduğunu ve sakallarından kayan yaşların, Arabistan sıcağıyla yanan kızgın göğsüne bir pınar sızıntısı kadar serin, ürpertici, döküldüğünü duydu

Comment here