Genel

Çaldıran Savaşı

Bu makaleyi 29 dakikada okuyabilirsiniz

Hazırlayan: Mehmet Eren Gür

Sultan I. Selim 24 Nisan 1512’de tahta çıktığında Anadolu’da öteden beri gelen Şii faaliyetleri hayli artmıştı. Daha Trabzon’dayken bunları fark eden Selim, babası Sultan II. Bayezid’i sürekli uyarıyordu fakat bir netice maalesef alamıyordu. Ama 1512’de tahta çıkıp 2 yıl içerisinde 9 şehzadeyi katlettikten sonra[1] 1514’te ilk iş olarak ileride olacak olan Doğu seferinin hazırlıklarına başladı. Öncelikle Anadolu’da yaşayan Kızılbaş nüfusunun bir kısmı sürülerek, idam edilerek veya hapsedilerek etkisiz hale getirdi. Herhangi bir Batı tehdidine karşı Şehzade Süleyman’ı Edirne’ye çağırdı (20 Mart 1514).[2]  Bununla beraber ilgili literatürdeki zikredildiği üzere, bu teftişler dolayısıyla Anadolu’da 40.000 alevi katledildiği yönündeki bilgiler gerçeği yansıtmamaktadır.[3]

Şah İsmail’in Siyaseti

I.Bayezid’den beri süregelen Anadolu’daki Şii faaliyetleri ve Şahkulu’nun Anadolu’yu Şiileştirme çabaları Anadolu’da büyük oranda muvaffak olmuştu hatta öyle ki II. Bayezid’in oğullarından olan Şehzade Ahmet’in çocuğu Murad dahi Şii propagandasına dahil olmuş ve Şah İsmail’e sığınmıştı. Şah İsmail, Şehzade Murad’ı Osmanlı tahtının veliahdı olarak desteklemişti. Bu arada Osmanlılar’a karşı girişeceği savaşta yardım etmesi için Memlük sultanına hediyelerle bir elçilik heyeti gönderdi[4]. Şah, özellikle Karamanoğulları ve onlarla akraba olan Turgutoğulları ile gizlice mektuplaşıyordu. Nitekim 23 Mayıs 1512’de Yavuz’un tahta çıktığı sıralarda Musa Turgutoğlu’na yazdığı mektup dikkate şayandır. O bu mektubunda Anadolu’daki önemli adamlarından Ahmet Karamanlı’yı o tarafa gönderdiğini, ona tabi olmasını ve birlikte hareket etmesini istiyordu. Şah İsmail böylece Osmanlı Devleti’ni parçalamak yolundaki çabalarını ısrarla devam ettiriyordu. Aynı zamanda halifeleri aracılığıyla Şah İsmail kendi adına biat alıyor, ataları gibi gazilik iddiasında bulunuyordu.[5] Ancak mektuplarında da tam tersi bir durum söz konusuydu. Celalzade Mustafa, Selimnamesinde Şah İsmail’i şöyle muhtasar olarak anlatmakta:

“Geçmiş İran şahlarından Akkoyunlu (Bayındırlı) zamanlarında saltanat dizgini cahiller eline düşüp, din ve şeriat işlemleri tamamen bozulup, o ülkeler zulum ve sapıklıkla dop dolu olunca, şerefli ve yüce Allah’ın dileğiyle Acem çevresinin saltanat zincirini Erdebil sülalesinden Şeyh (Rahmet ona) neslinden Şeyh Haydar oğlu Şah İsmail’e nasib oldu. O, vilayetlere bağımsız cihan şahı olunca, şahsına layık olan Acemlerin saltanatına sahip oldu. Büyük atalarının yoluna gidip, Ahmed’in açık şer’ini, Muhammed’in (Allah’ın rahmet ve selamı ona olsun) mutluluk dostu yolu üzerine ayağı sabit olup, (ondan ayrılmayıp), kendinden önceki şeri’at töreli sultanların yollarından çıkmayıp, islamın eser lerini değiştirmemeli idi. Saltanat tahtına oturunca uğursuz iblis şeytanın kötülükleriyle dost olmuş, bazı anlayışsız Türklerle afkadaşlıkla biraraya gelip, sapıklık yoluna gitti. Bozguncu ve sapıklann yolu olan red ve inkar sanatlarına inanarak zulum ve sapıklık ülkesini mamur etti. Hidayet menba’-ı zaviyeleri, camileri hayvan ahırı yapıp, Peygamberin (Allah’ın rahmet ve selamı ona olsun) seçkin sahabelerine lanet ve kötü söz söylemekle batıl bir mezhep oluşturdu. Şi’a diye tanınan kötü yolu yaydılar.”[6]

Çaldıran Savaşı’nın Dini Meşruiyeti/ Hamza’nın Fetvası

Divandaki çalkantılı istişareler sürerken bir Türk ve İslam devletine savaş açabilmek için lazım olan fetva herhalde o günün şeyhülislamı Zenbilli Ali Efendi’den çıkmamış olacak ki Hamza isminde bir zat kızılbaşlar hakkında bir fetva yazar ve kaçış yollarının hepsini kapatır. Fetvada kızılbaşların zındık ve mülhid olmasından bahsetmekte[7] ve buna gerekçe olarak Hz. Peygamberin şeriatını ve sünnetini, İslam dininin ve Kuran’ı istihfaf etmeleri, Allah’ın haram dediklerine helal demeleri, büyük sahabelerden olan Hz. Ebu Bekir’e ve Hz. Ömer’e sövmeleri ve Peygamberimizin hatunu Hz. Ayşe’ye iftira edip sövdükleri gibi sebepleri saymaktadır. Ve bunların tövbelerinin zinhar kabul olmayacağını, bunlara yardım ederken yakalananların veya onlara doğru giderken yakalananları yakalayıp öldürülmesinin vacip olduğunu yazmaktadır. Hem siyaseten ve hem dinen katli vacibdir diye yazar Hamza Sarıgörez Efendi.[8] Ada’ı-yi Şirazi, Selimnamesinde “O sırada dünyada Kızılbaşlar bulunuyordu ki/ Onların yaptıkları bütün zulümler apaçık ortadaydı/ Acem ülkesi onların zulmünden harabeye dönmüş/ Yoldan çıkma ve dinsizlikleri dünyayı sarmıştı” diyerek aslında Hamza’nın fetvasının gerekçelerini özetler durumdadır.[9]

Çaldıran’a Giden Yoldaki Sebepler

İşte Çaldıran Savaşı’na giden yolda başlıca sebep pek tabi Şah İsmail’in bu siyasetiydi, ancak iki baskın sebep daha var ki, bunlar: ekonomik ve siyasi rekabet ve tabi Sultan Selim’in kişiliğidir. Daha zayıf bir sebep olarak da Yavuz’u, hükümdar olur olmaz Ali Bin Abdülkerim Halife ve onun gibi düşünenlerden pek çoğunun hiç şüphesiz İran ile savaşmaya tahrik etmeleri sayılabilir.[10]

Ekonomik ve Siyasi Rekabet

Doğu ve Güney seferinin hepsi göz önüne alındığında Kahire, Tebriz ve Halep bu bölgelerin tahıl ve ticaret bakımından çok yüksek öneme haiz şehirleriydi. Eğer Osmanlı bu şehirleri ele geçirirse baharat yolunun önemli bir kısmı onun elinde olacaktı. Buradan gelen ticarî sebepten başka tabi ki ilmî yönü de pek fazladır. Yavuz Sultan Selim kişilik itibariyle ilme, tarihe önem veren ve çok okuyan bir kişilikti ve tabi ismi geçen şehirler de ilmî değere fevkalade haiz memleketlerdi.

Yavuz Selim’in Kişiliği

Selimşah, yahut daha çok yayılan adıyla Yavuz Selim’in kişiliğinde Yıldırım Bayezid ve Fatih Mehmed’in atılgan cihangirliği canlanıyordu.[11]Lakabından da belli olacağı şekilde “Yavuz” Sultan Selim fevkalade sert biriydi, bir işi yapmadan evvel uzunca düşünür istişare ederdi. İstişare bittikten sonra dediğinin aleyhinde birini söyleyeni derhal öldürtürdü. Yıllarca Şah’ın Anadolu’daki bu faaliyetlerine, elinde olmayarak da olsa, sabır gösteren ve yeterli saldırıyı gerçekleştiremeyen Selim tahta çıkıp içişlerini hallettikten sonra derhal İran seferine hazırlanmaya başlamıştır ve 20 Mart 1514’te İran üzerine sefer kararı almıştır.

Selim’in Doğu Yürüyüşü:

  1. Ordunun Harekâtı:

Edirne’de toplanan ve devlet erkanıyla birlikte büyük ulemanın da bulunduğu bir toplantıda Sultan Selim, seferin zorunluluğunu şöyle dile getirmişti: Hıristiyanlar şu anda başkaldıracak durumda değillerdir. Fakat doğudaki durum endişe vericidir. Çünkü Şah İsmail İran’a hâkim olduktan sonra kısa zamanda Gence, Şirvan, Geylan, Mazenderan, Taberistan, Cürcan, Kürdistan ve Gürcistan’ı ele geçirerek buralarda on dört padişahı öldürmüş, bunların kuvvetlerini dağıtmış, hazinelerini yağma etmiş ve Özbek hanı Şeybek’i öldürdükten sonra kafatası ile şarap içmiştir. Bundan başka cemaat ile namaz kılmayı yasaklayan bu zat, camilerde minberleri yıktırmış, ehl-i sünnetten olan ulemayı da öldürtmüştür. Taraftarları onun uğrunda her şeyi yapabilmekte, hatta ailesini ve malını feda etmekte, kız ve kız kardeşlerini ona peşkeş çekebilmektedirler. Kuvveti durmadan artan bu topluluğun Osmanlı toprakları için bir tehlike teşkil ettiği de aşikardır. İşte bu sebeplerden dolayı onlarla savaşmak aklen ve şer’an lazımdır.

Bu toplantıdan sonra yola çıkan Selim ilk olarak Edirne’den İstanbul’a geçmiştir (20 Mart 1514) ve her nefere biner akçe sefer bahşişi vermiştir.[12] İstanbul’da ne kadar kaldığı belli olmamakla beraber burada geçen süreyi atalarının ve Ebu Eyüb el-Ensari Hazretlerinin kabirlerine uğrayarak bu çevrelere sadaka vererek geçirmiştir. Sonrasında büyük bir coşku ile Üsküdar’a uğurlanmıştır. Kapıkulu Üsküdar’a geçerken bu sırada Rumeli kuvvetleri de Gelibolu’dan Anadolu yakasına geçip Bursa Yenişehir ovasında toplandılar[13].  Onlar buraya gelince öncü kuvvet olarak Vezir Dukakinoğlu Ahmet Paşa yirmi bin tımarlı sipahiyle akına gitti. Şah İsmail’in batı hududu kumandanı bu sırada Osmanlı kuvvetlerine mukavemet edemeyeceği için ordunun geçeceği yerleri yakıp yıkarak oraları çöle çevirip Şahın yanına gitmişti.

Sefer kararı alındıktan hemen sonra Safevilere karşı ticari bir ambargo başlattı. Üsküdar’dan İzmit’e vardığında Şah İsmail’e ilk mektubunu yazmıştır ve mektubu Şah’ın yakalanan Kılıç isimli bir adamına verilmiştir. Bu mektupta açıkça Şah İsmail’in dinden çıktığını ve “sünnet-i seniyye” gereği onu İslam’a davet yazmaktadır. Mektubun daha cevabı gelmeden Yavuz Selim ikinci bir mektup daha göndermiştir.

Otlukbeli seferinin iki katı hazırlığının yapılmasını emreden Yavuz[14] Sivas’a varınca ordusunun bir sayımını yaptırır. 140.000 kişilik ordunun 40.000 kişisini, ki bu kişiler çocuk yaşta olanlar, çok yaşlı olanlar, velhasılı iyi savaşamayacaklardan ibaretti[15], Sivas-Kayseri dolaylarında bırakır. İkinci mektubunda bunu “Eğer gizlenmekteki maksadın askerimin çokluğundan ileri geliyorsa ben bu korkunu gidermiş olmak için onlardan kırk binini Kayseri ile Sivas arasında bıraktım. Sanırım ki bir hasma bundan daha fazla bir iyilik yapılamaz. Onun için eğer sende bir parça gayret ve hamiyyet varsa hemen askerime karşı çık.” Şeklinde dile getirir.

Sonrasında Şah’ın bir mektubu nihayet Selim’in Yassıçemen’deki ordugâhına ulaşır. Şah bu mektubunda, Selim’in mektuplarının bir padişahın dilinden çıkacağına ihtimal vermeyerek bu lafların ancak afyonkeş katiblerin dilinden çıkacağını ifade eder ve altın bir kutu içerisinde Selim’e afyon yollar. Her ne kadar burada durum böyle gözükse de hakikatte Şah’ın, Selim’in babası olan Bayezid’e şehzadeliğindeki afyonkeşliğinden dolayı laf çarpmasıdır.[16] Padişah, Şah İsmail’in gelen mektubuna ve hediyelerine karşı o kadar sinirlenmiş olmalıdır ki İran elçisi hemen cellada teslim edilmiş ve 21 Temmuz 1514’te ordugaha gelmiş olan bir Memlûk elçisinin barış için yaptığı tavassut teklifi de reddedilmişti.

Erzak Sıkıntısı

Ustacluoğlu’nun yukarıda bahsedilen faaliyetinden mütevellit ordu gün geçtikçe erzak sıkıntısı çekiyordu. Nüzul vergisi işte burada çok büyük bir öneme haizdi. Nüzul dediğimiz vergi türü para değil de daha çok erzak üzerinden alınan bir vergi çeşidi olup olağanüstü zamanlarda alınırdı. Bu konuyla alakalı çok bir belge olmasa da Celal-zade Mustafa’nın eserinde Çaldıran seferinde Asâkir-i mansûrenin zahâyîr-ü-kuvveti nufûs-ı devâbb ve çârpânın vukûf-usükûti içün memâlik-i mahrûse-i hâkâniyeden nüzl-i ferâvân bahş olunub, kuzata ahkâm-ı kaza-cereyân irsâl olundı.” ifadeleriyle- askerin ve yük hayvanlarının ihtiyaçları için memalik-i mahrûseden nüzul toplanması için kadılara emirler gönderildiği belirtilmişti. Celâl-zâde Mustafa’nın ifadesi kadar net olmasa da Kemal Paşa-zade’nin Çaldıran seferine yer verdiği Tevârih-i Al-i Osmân adlı eserinin IX. defterinde, seferde nüzulün taşınmasında kullanılan yük hayvanlarına atfen kullandığı “nüzl devesi” tabiriyle nüzulün aynî biçimde alındığına işaret etmişti.[17]. Bu şartlarda imdada yetişen Gürcü beylerinin katkısı yadsınamaz. Bilhassa Çaldıran savaşı bittikten sonraki aşamada büyük yardımları dokunmuştur bu beylerin.

Sefer Yorgunluğunun Acısı

Toplamda yaklaşık 2500 kilometrelik uzun bir yoldan gelen 100.000 kişilik Osmanlı askeri yorulmuştu. Osmanlı ordusu Şah İsmail’i arıyor fakat Şah bir türlü ortaya çıkmıyordu. İskender Bey Münşi-yi Türkmen kitabında bu sıralarda Hakan-ı Süleymanşahan’ın Hemedan civarının mesirelerinde yazlıkta hoş vakit geçirdiğini yazmaktadır.[18] Bu durumdan hoşnut olmayan askerler geri dönmek istediklerini, söylemeye ve tezahürat yapmaya koyuldular. Yeniçerilerin bu davranışlarının neticesinde daha ileri gitmenin mahzurunu arz etmeğe çalışan Hemden Paşa’nın kellesi derhal uçuruldu.[19] Ordunun sabrı o kadar zorlanıyordu ki Yavuz gibi bir padişahın çadırına dahi kurşun atılıyordu.[20]

Savaş’tan Bir Gün Evvel

Çaldıran’da 22 Ağustos tarihinde karşı karşıya gelindi. Selim’in tarafında hemen bir harp meclisi kuruldu. Burada hemen saldırılsın mı yoksa askerin yorgunluğu biraz geçsin mi, diye istişare edildi. Yavuz Selim ve Pirî Mehmed Çelebi (Paşa) hariç diğer herkes ordunun çok yol aldığını herkesin yorulduğunu ve dinlenilmesi gerektiğini söylüyordu. Pirî Mehmed Çelebi ise ordudaki olası bir kısmın taraf değiştireceğinden bahsedip aman vermeden hemen saldırmayı önerdi ve bu da uygulandı.

Savaş Nizamının Alınması

100.000 kişilik Osmanlı ordusunun karşısında hemen hemen bir o kadar olan Safevi ordusu duruyordu. Osmanlı ordusu 3 ana gruptan oluşuyordu: Merkez, sağ ve sol. Merkezde usul üzere Padişah, kapıkulu efradı, topçu ve cebeci yerini aldı. Yavuz Sultan Selim Hersek-zade Ahmed Paşa ile Dukakin-zade vezir Mustafa Paşaları yanına koymuştu[21] Şükri-i Bitlisi savaş nizamını şöyle yazıyor:

Kim kapum halkın görürsiz uş ‘iyân

Anların sâğında ceng itsün Sinân

Anatolı beğleriyle ol emîr

Anlanın sâğında itsün dâru-gîr

Anatolı’nm sağında bî-direng

Karaman cem’iyle Zeynel ide ceng

Varsun ol beğlerbeği Karman ile

Anatolı sâğına fermân ile

Tarh olub dursun anın sâğında fâş

İki beğler her biri bir cem’a baş

Biri Hüsrev’dir anun biri Ayâs

Solı dahî sağa eylenüz kıyâs

Kapu halkmun solunda bir neheng

Dursun itsün Şâh’ile şîrâne ceng

01 Haşan Pâşa’dır iy a’yân be-nâm

Urum ile beğlerin dirsün tamâm[22]

Haydar Çelebi Ruznamesine göre Şah İsmail tarafında sağ kola Şah İsmail, Durmuş Han Şamlu ve Nur Ali Halife ile diğerlerini, sol kola Diyarbakır Beylerbeyi Ustacluoğlu Mehmed Han’ı koymuştu. Şah İsmail’in amacı Osmanlı kuvvetlerinin iki kanadına birden hücum ederek çevirme hareketi yapmak ve böylece Osmanlı merkezi kuvvetlerini arkadan vurmaktı. Şah ayrıca Osmanlı ordusu içindeki kızılbaşları kendi tarafına çekerek rakibini içeriden de yıkmak istiyordu. Yavuz’un yorgun askerleri hemen savaşa sokmasının en büyük sebebi de şahın bu tür faaliyette bulunması ihtimaline engel olmaktı. [23] Ağırlığını hafif zırhlılara mücehhez Türkmen atlıların oluşturduğu Safevi ordusunda ise ateşli silahlar bulunmuyordu.[24] Keşifî de bunları destekleyecek nitelikte Selimnamesinde şöyle yazıyor: İsmail, Selim’in ordusunu görünce önce korkdu, aklı başından gitti, fakat yine de savaştan vazgeçmiyerek, ordusunu ikiye bölerek bir kısmını Ustaclıoğlu komutasında Hadım Sinan Paşa tarafına, diğer kısmının da başına kendi geçerek Rum İli Beğlerbeği Hasan Paşa tarafına hareket etdi.[25]

Cenk Meydanı

19 Ağustos 1514’e rastlayan Cumartesi günü güneş tutuldu. Müneccimler bunun Acem devletinin yıkılacağını ve Rum saltanatının galip geleceğine dair bir işaret olduğunu tabir ettiler.

İlk hücumu yapan Safevi ordusu, sağ cenahıyla saldırdı ve Osmanlı’nın sol cenahını hayli yıprattı ve bu sırada Hasan Paşa maktul düşmüştü. Bu cenahın bozulmasının en büyük sebebi topların önünde bulunan hafif piyadelerin zamanında topun önünden çekilmemeleridir. Ama Osmanlı’nın sağ cenahında böyle olmadı, Hadım Sinan Paşa, İranlıları top menziline kadar getirdikten sonra topların önündeki askerlerini geri çekti ve ateş emri verdi.[26] Ustacoğlu Mehmed’i etkisiz hale getirmiş ve Rumeli koluna yardım etmek üzere merkezdeki yeniçeri tüfeklerinin yardımıyla Şah’ın sağ cenahını da bozmuştur. Ateşli silahların nimetinden faydalanan Yavuz kahkaharî bir bpzgunluk içinde bulunan Safevi ordusuna bakıyordu. Tam bu zamanda Şah İsmail’in bir tüfek kurşunu ile yaralanması ve atının yere yuvarlanması Safevi hükümdarına çok tehlikeli anlar yaşattı. Bir Osmanlı süvarisinin üzerine yürüdüğü sırada kendisine çok benzeyen yakın adamı Mirza Ali’nin “Şah benim” diyerek teslim olması İran şahını kurtardı.[27]

Osmanlı Zaferi Sonrası

Zaferden sonra Şii ordugahı. Şah İsmail’in hazineleri, hanımları ve emirleri Osmanlılar’ın eline geçti. Savaşta her iki taraftan pek çok asker öldü. Osmanlılar’dan Rumeli beylerbeyi ile on sancak beyi hayatını kaybetti. Çaldıran Zaferi’nden sonra Yavuz Sultan Selim Tebriz’e hareket etti ve halka aman vererek S Eylül’de şehre girdi. Bir hafta kadar Tebriz’de kalan Sultan Selim şahın hazinelerini ve bazı sanatkarları alarak yola çıktı. Kışı Karabağ’da geçirmek istediyse de yeniçerilerin muhalefeti üzerine Kars ve Bayburt üzerinden geriye hareket etti. Bu arada zaferi bildirmek için komşu devletlere fetihnameler yazılıp gönderildi.

Burada önemli bulunan bir ayrıntıyı da paylaşmakta lüzum var ki: Yavuz kendini geri döndürmek için tahrikatta bulunarak isyan ettiren sekbanbaşı Balyemez Osman Ağa’nın katli üzerine ocak erkanına itimat kalmıyarak Yavuz’un sabık silahdarı Mir-i alem Yakup Ağa yeniçerilere ağa tayin olunmuştur.[28]

Çaldıran’da ağır darbe alan Safevilerin savaş meydanından çekilmesiyle kazanılan bu başarı, I. Selim için son derece önemliydi. Bütün problemlere, çekilen sıkıntılara rağmen, büyük bir kararlılık sergileyerek burada askerî açıdan çok önemli neticeler vermsese bile siyasi, dini ve psikolojik bakımdan taraflar arasındaki etkileri uzun süre devam edecek mühim bir kazanç elde edilmişti.[29]

Sermest-i câm-ı vuslat-ı şân oldu tûğlar

Tebrîz’e reh-nümâ-yı ‘inan oldu tuğlar

Yahya Kemal Beyatlı

 

[1] Haldun Eroğlu, Padişahın Oğulları, s.272, 2019, Ankara

[2] Johann Wilhelm Zinkeisen, Osmanlı İmparatorluğu Tarihi, c. 2, s. 410

[3] Feridun M. Emecen, Osmanlı İmparatorluğu’nun Kuruluş ve Yükseliş Tarihi, s.210

[4] İslam Ansiklopedisi, Çaldıran Savaşı, s. 193

[5] Abdurrahim Küçükkaya, Yavuz Sultan Selim’in Doğu Politikası, s. 35, Basılmamış Yüksek Lisans Tezi

[6] Celalzade Mustafa, Selimname, s. 355-356

[7] Tufan Gündüz, Son Kızılbaş Şah İsmail, s. 119

[8] Fetva için bkz. Şehabettin Tekindağ, Yeni Kaynak ve Vesikaların Işığı Altında Yavuz Sultan Selim’in İran Seferi.

[9] Abdüsselam Bilgen, Adai-yi Şirazi ve Selimnamesi, s.60, TTK

[10] Selahattin Tansel, Yavuz Sultan Selim, s. 31

[11] Halil İnalcık, Devlet-i Aliyye, c.1, s.137

[12] İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Kapıkulu Ocakları, c.1 s. 344

[13] İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, c.2, s. 262

[14] Selahattin Tansel, age., s. 37

[15] Ali Kökoğlu, Kemal Paşa-Zade’nin Selim-Namesi, s.16, Basılmamış Yüksek Lisans Tezi

[16] İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, c.2, s. 263

[17] Süleyman Polat, Arşiv Vesikaları Işığında Yavuz Sultan Selim Dönemi Seferlerinin İaşe Organizasyonuna Dair Yeni Tespitler, s. 188,

[18] İskender Bey Münşi-yi Türkmen, Tarih-i Alem-Ara-yı Abbasi, c.1 s. 47

[19] İsmail Hakkı Uzunçarşılı, age. 2, s. 263-264 ve M. Saffet Sarıkaya, Yavuz Sultan Selim’in Faaliyetlerinde Din ve Siyaset Faktörü, s. 25, Basılmamış Yüksek Lisans Tezi

[20] İsmail Hakkı Uzunçarşılı, age. 2, s. 264

[21] İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Kapıkulu Ocakları, c. 2, s. 256

[22] Şükri-i Bidlisî, Selimname, s. 178

[23] DİA, Çaldıran Savaşı, s. 193

[24] Cihat Aydoğmuşoğlu, Safevi Devleti Tarihi, s.39

[25] Şefaattin Severcan, Keşifi’nin Selimnamesi, s. 5, Basılmamış Yüksek Lisans Tezi

[26] Funda Demirtaş, Yavuz Sultan Selim Döneminde Osmanlı Devleti’nde Harp-Sulh ve Menziller, s.29, Basılmamış Yüksek Lisans Tezi

[27] DİA, Çaldıran Savaşı, s. 194

[28] İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Kapıkulu Ocakları, c.1, s. 168

[29] Feridun Emecen, Yavuz Sultan Selim, s. 152, Kapı Yayınları

 

KAYNAKÇA

Aydoğmuşoğlu, Cihat, Safevi Devleti Tarihi, Gece, 2014, Ankara

Bilgen, Abdüsselam, Adâ-î-yi Şîrâzî ve Selimnamesi, TTK, 2017, Ankara

Celâl-zâde Mustafa, Selim-Nâme, haz. Ahmet Uğur- Mustafa Çuhadar, Kültür Bakanlığı, 1990, Ankara

Cezar, Mustafa, Mufassal Osmanlı Tarihi, c.2, TTK, 2011, Ankara

Demirtaş, Funda, Yavuz Sultan Selim (1512-1520) Döneminde Osmanlı Devleti’nde Harp-Sulh ve Menziller, Basılmamış Yüksek Lisans Tezi, Kayseri, 2001

Erdoğan, Arif, Yavuz Sultan Selim’in Faaliyetlerinde Din ve Siyaset Faktörü, Basılmamış Yüksek Lisans Tezi, 1998, Ankara

Eroğlu, Haldun, Padişahın Oğulları, Berikan, 2019, Ankara

Emecen, M. Feridun, İmparatorluk Çağının Osmanlı Sultanları -1, İSAM, 2018, İstanbul

Emecen, M. Feridun, Yavuz Sultan Selim, Kapı, 2017, İstanbul

Emecen, M. Feridun, Osmanlı İmparatorluğu’nun Kuruluş ve Yükseliş Tarihi (1300-1600), İş Bankası, 2017, İstanbul

Gündüz, Tufan, Son Kızılbaş Şah İsmail, Yeditepe, 2018, İstanbul

İnalcık, Halil, Devlet-i Aliyye, c.1, İş Bankası, 2017, İstanbul

İskender Bey Münşî-yi Türkmen, Tarîh-i Âlem-Ârâ-yi Abbâsî, haz. İsmail Aka, çev. Ali Genceli, TTK, 2019, Ankara

Kökoğlu, Ali, Kemal Paşa-Zâde’nin Selim-Nâmesi, Basılmamış Yüksek Lisans Tezi, Kayseri, 1994

Küçükkaya, Abdurrahim, Yavuz Sultan Selimin Doğu Politikası, Basılmamış Yüksek Lisans Tezi, Van, 2000

Polat, Süleyman, Arşiv Vesikaları Işığında Yavuz Sultan Selim Dönemi Seferlerinin İaşe Organizasyonuna Dair Yeni Tespitler, Akademik Bakış, c. 11, sayı 22, 183-204, Yaz 2018

Sarıkaya, M. Saffet, Dini ve Siyasi Bakımdan Osmanlı-İran Münasebetleri, Türk Kültürü Sayı 363, Yıl XXXI, s. 406-422

Severcan, Şefâettin, Keşfî’nin Selim-Namesi, Basılmamış Yüksek Lisans Tezi

Şükrî-i Bitlîsî, Selim-Nâme, İSİS, 1995, İstanbul

Tansel, Selahattin, Yavuz Sultan Selim, MEB, 1969, Ankara

Tekindağ, Şehabeddin, Yeni Kaynak ve Vesikaların Işığı Altında Yavuz Sultan Selim’in İran Seferi

Uzunçarşılı, İsmail Hakkı, Osmanlı Tarihi, c.2, TTK, 2016, Ankara

Uzunçarşılı, İsmail Hakkı, Kapıkulu Ocakları, c. 1, TTK, 1988, Ankara

Uzunçarşılı İsmail Hakkı, Kapıkulu Ocakları, c.2, TTK, 1988, Ankara

Varlık, Mustafa Çetin, Çaldıran Savaşı, DİA, c.8, 1993, İstanbul

Zinkeisen, Johann Wilhelm, Osmanlı İmparatorluğu Tarihi, c.2, editör Erhan Afyoncu, 2019, İstanbul

Comment here