GenelSiyasal Bilimler

Arenaya yön veren fikirler: Sağ ve Solun Hikayesi

Bu makaleyi 5 dakikada okuyabilirsiniz

Hazırlayan: Nihal Bayrak

Siyasi görüş ve eğilimlerin sınıflandırılması için kullanılmasına aşina olduğumuz bu iki kelimenin siyasi arenadaki rolü Fransız İhtilali’nde başlıyor. 1789 yazında anayasa çalışmaları için bir araya gelen Fransız Ulusal Meclisi üyeleri Kral XVI. Louis’nin yetkilerinin sınırlandırılması hususunda bir fikir ayrılığı yaşarlar. Tartışmaların boyutu büyüdükçe daha da derinleşen fikir ayrılığı meclisteki oturma düzenine yansır. Kurucu mecliste Kralın yasaları veto etme hakkının olması gerektiğini düşünen, eski rejim ve imtiyaz savunucusu aristokrat ve ruhban sınıfı parlamento başkanının sağına; Kralın veto etme hakkını reddeden ve rejim karşıtı olan burjuvalar ise başkanın soluna oturur. Meclis oturumlarında fikir beyan etmek üzere söz alan delegelerin beyanları ve oturdukları yer dolayısıyla ‘sağ kanat’ ve ‘sol kanat’ sınırları giderek keskinleşen iki politik kavrama dönüşür. Dönemin gazetecileri mecliste yaşanan fikir ayrılıklarını oturma düzenine atıf yaparak haberleştirir böylece sağ ve sol kavramları siyasi fikir ve inançların esasını temsilen halk arasında yayılır.

Değerler, insan doğası ve devlet müdahalesi başta olmak üzere geniş anlamda karşıt ideolojik konumları ifade eden sağ ve sol terimleri içeriği ve boyutları zamanla değişim gösterse de varlığını günümüze kadar sürdürmüştür. Sol görüş özgürlük, eşitlik, kardeşlik gibi bazı temel değerleri bünyesinde barındırır. İnsan doğası ile ilgili iyimser görüşlere bağlı kalan solcular toplumun ortak iyiye ulaşması için reform ve değişimlere açıktır. Bunun yanı sıra toplumda eşit olmayan sosyal sınıfların kaldırılması ve zenginliğin eşit dağılımını sağlamak üzere düzenleme ve devlet tarafından iktisadi yönetim desteklenir. Sağ görüş için ise gelenek, teamül ve sadakat başlıca değerlerdir bu nedenle düzen ve otorite desteklenir. Bireyin özgürlüğü esas alınır ve bu esas itibariyle kişinin eylemlerinin devlet tarafından engellenmemesi gerektiği düşünülür. İnsan doğası ile ilgili kötümser bir yargı olduğundan değişimin getireceği faydaya kuşkuyla bakılır. Toplumsal sınıfların ve hiyerarşinin doğası gereği oluştuğu ve bu nedenle de kaçınılmaz olarak kabul edilmesi gerektiği fikri kabul edilmiştir.

Bu iki ideolojik yaklaşımda belirlenen merkezi tema iki rakip ekonomi felsefesi arasındaki savaş olmuştur: kapitalizm ve sosyalizm. 1914’te I. Dünya Savaşı’nın patlak vermesinden 1989-1991 komünizmin çöküşüne kadarki dönemde sol kanat siyasi fikirler kapitalizmi yıkıp daha insanileştirilmiş bir sistemle yerine onun geçme isteği; sağ kanat ise kapitalizmi savunma ve genişletme isteği ile sınıflandırılıyordu. İdeolojik yelpaze 1920’lerde faşizmin yükselmesiyle birlikte daha karmaşık bir hale geldi. Sağdan sola doğru çizilen hayali bir doğrusal çizgi olan ‘politik spektrum’ şekillenmeye başladı.

Ancak 1960’lara gelindiğinde ideolojik manzara değişim ve dönüşüm geçirdi. Kemikleşmiş ideolojilerin büyük değişimlerinin ( örneğin Sovyetler Birliği’ni teşkil eden cumhuriyetlerin bağımsızlığını kazanmalarıyla Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin dağılması) yanı sıra yeni ideolojiler siyasi arenadaki yerini almaya başladı. Bunların en önemlileri Feminizm, Ekolojizm, Dini köktencilik ve Çok-Kültürcülüktür. Klasik ideolojilerde meydana gelen büyük değişimler ve ideoloji yelpazesinin genişlemesinin yanında küreselleşme ve kozmopolit duyarlılıkların yükselişi ana akım ideolojilerin birbirinden tamamen zıt yapısına kesişen bir nitelik kazandırdı. Bu değişim ve dönüşüm süreci sağ ve sol arasındaki keskin ayrımı muğlaklaştırdığı söylenebilir.

 

Kaynakça:

Siyasi İdeolojiler, Andrew Heywood

Siyasi Tarih, Dr Rıfat Uçarol, Birinci Cilt, 11. Basım

Sağ ve Solun Ötesinde, Anthony Giddens, Metis Yayınları

Comment here