Genel Türk Tarihi

Türk Mitolojisinde Kültler: Dağ Kültü

Bu makaleyi 11 dakikada okuyabilirsiniz

Hazırlayan: Yağmur Avşar

 

Ulu kale gibi yedi dağın ruhuna§

Türklerin inanç sistemlerinde veya mitolojilerinde dağ kültünün önemli bir yer tuttuğu bilinmektedir. Dağlar yükseklikleri, heybetleri ve gökyüzüne yakınlıkları bakımından her zaman insanların dikkatini çekmiş ve böylece dağlarla ilgili efsaneler de oluşmuştur. Tanrı’nın gökyüzünde yaşadığına dair olan yaygın inanç dağların Tanrı’ya erişen bir unsur olarak anlaşılmasına sebep olmuştur. Neticede kutsal kabul edilen bu yerlere kurbanlar verilmiştir. Dağlar, defin yeri olarak özellikle seçilen yerlerden olmuştur.

Farklı kültüre ait olan ve Türklerin arasında bulunan seyyahlar, dağların Türkler tarafından nasıl algılandığını ortaya koyacak kayıtlar bırakmıştır. Gerdizi’nin çeşitli halkların kültürlerine yönelik önemli bilgiler verdiği eseri Zeynü’l Anbar da bahsettiğine göre Çiğillerin ve Türgişlerin etraflarında bulunan üç dağı Uluğ dağ olarak andıkları anlaşılmaktadır. Bu dağlardan birine Türklerin tapındıklarını* ifade etmektedir. Bu dağın adına yemin etmekle beraber, buranın Tanrı’nın ikamet yeri olduğuna inandıklarını aktarır[1].

Şamanizm’de dağlar çok kutsal görülmüştür. Dağların kendisinin bir kült haline gelmesinin dışında etrafında ve üzerinde bulunan formların da dağ kültüne bağlı olarak kutsal sayıldığı anlaşılmaktadır. Söz konusu kutsal dağlarda bulunan ağaçlar, sular kutsal sayılmıştır. Ağaçları kesmek, kutsal dağlarda avlanmak, kutsal dağlara çadır kurmak ve ölü defnetmek bu yüzden yasaklanmıştır. Kutsal kabul edilen dağlara defnedilecek kişilerin de belli bir kutsallığa sahip olması gerekiyordu. Bu kişiler ancak şamanlar ya da yöneticiler olabilirdi[2]. Şamanizm, doğayı insanlara karşı koruyan ve iki unsur arasındaki dengeyi sağlayan bir sistem olarak anlaşılabilir. Bu yüzden ağaç, dağ, ateş gibi doğadaki unsurların kültleşmesi hatta tabu haline gelmesi mümkündür. Şamanizm ile beraber doğa ya karşı insanların uyması gereken belli yasaklar konulmuştur[3].

Dağ kültüne dair belirgin motiflerden birisi, herhangi bir boyun bir dağdan doğmasıdır. Dağlar insanlar tarafından boy ataları olarak görülmüştür[4]. Cüveyni’nin Uygurlar ile ilgili anlattığı efsane bu duruma örnek gösterilebilir. Efsaneye göre iki ağaç arasında ortaya çıkan ve üzerinde ışık beliren dağın üzerindeki mağaralarda bulunan bebeklerin Uygur halkına yönetici olması söz konusudur[5].

Dağlar, heybetli olmaları sayesinde insanların tasavvurunda olağanüstü olaylar için mekân olarak seçilmişlerdir. Bu durum efsane ve destanlara da yansımıştır. Özellikle uçsuz bucaksız olarak bilinen bozkır coğrafyasında dağlar insanların daha çok dikkatini çekmiş ve hayretini uyandırmıştır. Bir soyun ortaya çıkışı ya da korunması söz konusu olduğunda dağ kültü karşımıza çıkmaktadır.

Altay Türklerinin Oçı-Bala destanında kutsal bir dağdan bahsedilirken, onun Güneş’ten yanmaz olduğu, yetmiş yedi tarafının kutsal ve Güneş’i kapatacak kadar yüksek olduğu ifade edilmiştir. Hatta destan metninden dağın gökyüzüne ulaştığı, aya ulaşarak ak zirvesinin parladığı, göğe ulaşan gök doruğunun da ışıldadığı anlaşılmaktadır[6]. Dağların yüksekliğini anlatırken Güneş’e ve Ay’a ulaştığını belirten ifadeler, Altay Türklerinin destanı olan Temene-Koo’da da mevcuttur. Birbirine eş yedi kara dağın yükselerek Güneş’in gözünü kapattığı destandan anlaşılmaktadır[7]. Altay Türklerinin destanlarında anlatılan mitolojik dağlar daha çok yükseklikleriyle öne çıkmıştır.

Tunguzlar arasındaki hikâyelerde bahsi geçen efsanevi dağ anlatılarında ise dağların etrafındaki doğaüstü oluşumlardan bahsedilmektedir. Hikâyelerde bahsedilen efsanevi dağın eteklerindeki çayırlarda gümüş otların, altın çiçeklerin varlığından özellikle bahsedilmektedir. Hikâyeye göre dağın dört bir yanı su yerine süt ile dolu olan göllerle çevrilidir. Aynı şekilde Yakutlar arasında süt gölü efsanesi bulunmaktadır. Kutsal sayılan dağın altında bir deniz bulunur ve bu deniz süt ile doludur. Efsaneye göre Gök Tanrı’nın süt beyazı kayalardan oluşan ve bir dağ olan tahtının etrafında süte benzer göller bulunur ve hikâyeye göre bu göller asla kaymak tutmaz[8].

Doğada var olan her şeyin bir ruhu olduğuna inanılan Şamanizm inancında dağların da bir ruhu olduğuna inanılmaktadır. Bu durum dağ iyesi ile açıklanmaktadır. Altay Türklerinin Kara-Taacı Kıs destanında destan kahramanını dağ iyesinin yarattığı ifade edilmiştir[9]. Altay Türklerinin masallarından Irıstı’da masal kahramanı olan çocuk, büyülü sözler yüzünden oturdukları yere veya birbirine yapışmış olan insanların bu durumdan kurtulmaları için dağ iyesine dua etmeleri gerektiğini söylemiştir. Altay Türklerinin Ces Sırvaktar adlı masalında ise ormanda avcıların karşısına çıkan dağ iyelerinden bahsedilmektedir. Burada dağ iyeleri avcılara çok güzel kızlar olarak görünmüşlerdir. Altay Türklerinin Coktunın Corugı masalında bir ihtiyar avcının zengin olmak için dağ iyelerinden bilgiler aldığı anlatılmaktadır[10].

Altay Türklerinin geleneklerine göre kayçılar* kutsal kabul edilmektedir. Kayçıların destanları dağ iyesinden (tayga eezi) öğrendiklerine inanılmaktadır. Efsaneye göre bir avcı, ormanda avlanırken yorulur ve uyur. Uyuduğu esnada rüyasında dağ iyesi gelerek kendisine Kan Bergen isimli destanı anlatır. Dağ iyesi üç gün boyunca destanı avcıya anlatır, avcı ise üç gün uyuyarak destanı dinler. Uyandığında yanında bir topşuur (saz) olduğunu görür. Daha önceden destan anlatmasını bilmeyen bu avcı, topşuuru eline alır almaz Kan Bergen isimli destanı anlatmaya başlar[11]. Bu şekilde kayçı olan kişi daha sonraları destanı her anlattığında, destanı öğrendiği iyilerin de kendisini dinlediği bilmektedir. Kayçı destanı anlatırken unutur veya güzel anlatmaz ise iyeler tarafından cezalandırılacaklarına inanılır[12].

Dağların kutsallıklarıyla ilgili verdiğimiz örnekler onların en çok göğe yakın olmalarına vurgu yapıldığını göstermektedir ki dağlar bu bakımdan çift yönlü kutsallığa sahiptir. Dağlar aynı zamanda farklı kozmik alanlar arasında yolculuk yapılabilen bir yer olarak kabul edilmiştir. Birçok kültürde dağlar dünyanın merkezi olarak tasavvur olmuştur. Hem yüksekliği hem merkez olarak düşünülmesiyle beraber dağlarda tapınakların, sarayların ya da kutsal şehirlerin varlığı ortaya çıkmıştır[13].

  • Maaday Kara destanından.

* Burada söz konusu olan tapma durumu seyyah tarafından bir âdetin biçimini yorumlaması ile alakalıdır. Bahsi geçen halkların bir dağa tapmalarından ziyade İslam’a göre şirke kadar gidebilecek bir saygıyla yaklaşmak söz konusu olmalıdır. Eser sahibinin ait olduğu dinî zümre, karşılaştığı farklı kültürleri yorumlarken objektif olmasını engellemiş olabilir.

[1] Aktaran: Ramazan Şeşen, İslam Coğrafyacılarına Göre Türkler ve Türk Ülkeleri, TTK Basımevi, Ankara, 2001, s. 89.

[2] Magdalena Tatar, ”Two Mongol Texts Comcerning the Cult of the Mountains”, Acta Orientalia Academiae Scientiarum Hung, C. XXX, S. 1, 1976, s. 3.

[3] Ayrıntılı bilgi için bkz. Magdalena Tatar, ”Nature Protecting Taboos of he Mongols”, Tibetan an Buddhist Studies: Commemorating th 200th Anniversary of the Birth of Alexander Csoma de Körös, Ed: Louis Ligeti, Akademiai Kiado, Budapest 1984, pp. 321-325.

[4] E. L. Lvova, ve A. M. Sagalayev vd.,Güney Sibirya Türklerinin Geleneksel Dünya Görüşleri Simge ve Ritel, C. III, çev. Metin Ergun, Kömen Yayınları, Konya, 2013, s. 44.

[5] Alaaddin Ata Melik Cüveyni, Tarih-i Cihan Güşa, çev: M. Öztürk, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1999, s. 103-104.

[6] İbrahim Dilek, Altay Destanları III, TDK Yayınları, Ankara, 2004, s. 41.

[7] İbrahim Dilek, Altay Destanları II, TDK Yayınları, Ankara, 2007, s. 194.

[8] Uno Harva, Altay Panteonu, çev. Ömer Suveren, Doğu Kütüphanesi, İstanbul, 2014, s. 66.

[9] Dilek, Altay destanları II, s. 431

[10] İbrahim Dilek, Altay Masalları, Alp Yayınevi, Ankara, 2007, s. 147.

* masal-destan anlatıcıları

[11] Metin Ergun, Altay Türkleri’nin Kahramanlık Destanı Alıp Manaş, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 1998, s. 27-28.

[12] Ergun, a.g.e., s. 29.

[13] Mircea Eliade, Dinler Tarihine Giriş, Kabalcı Yayınları, İstanbul, 2000, s. 114-115.

Comment here