Genel Türk Tarihi

Türk Evinin Temeli Olarak OD-OTAĞ

Bu makaleyi 19 dakikada okuyabilirsiniz

Hazırlayan: Lütfi Bergen

Eski Türkçe otağ, ōt “ateş” sözcüğünden +A sonekiyle türetilmiştir. Otağ (oda) “ateş yakılan, duman tüten” anlamına gelir.

Önceki yazımda Türk evinin ateş-od ile ilişkisine değinmiştim. Ancak Türkler ateşe iki hassasiyeti yüklediler: 1) Od-ateşin sönmemesi; 2) Od-ateşin evin içinde bulunması.

Bu iki esas Türk evini hem Arap çadırından hem de modern konut sistemlerinden farklılaştırmaktadır. Bilindiği üzere ateş, Türk çadırının içine “ocak” denilen bir yapı elemanı ile çekilmektedir. Böylece Türk çadırları “bacalı” bir barınak olarak ortaya çıkmaktadır. Türk çadırının pek çok parçası bulunmakta ve her parça da sembolik bir değer taşımaktadır. Abdurrahman Deveci’nin bir makalesinde Türk/Türkmen çadırının parçaları ve bölümleri ayrıntılı şekilde izah edilmiştir.

Abdurrahman Deveci’ye göre Türkmenler tarih boyunca, çadırlarına, “öy” (ev), “ağaç öy”, demişler; çadırların değişik durumuna ve şekline göre ise, “yurt”, “ak öy”, “göttikme” gibi terimler kullanılmıştır. Hayvan ekonomisine sahip olan Türkler, yerleşik bir düzen yerine yaylak-kışlak sistemiyle ifade edilen ikili bir model takip etmekteydi. Hayvanları için otlak aramak zorunda kalan Türk kavimleri, iklimi takip ederek geliştirdikleri bir hayat biçiminde yaşamıştır. Diğer taraftan Türk ordu-millet sistemi de hareketli savaş taktiği uygulaması gerektirdiğinden Hükümdar ve askeri birliklerin meskenlerinin hızla yer değiştirebilme özelliğine sahip olmasını gerektirmiştir. Gerek Hun gerekse Göktürk devletinde bir şehri başkent edinerek sürekli oturmak, savaş taktiği bakımından tehlikeli görülüyordu. Şehir dışında bir ordugahta her türlü baskına karşı hareketli ve dinamik şekilde, savaşa hazır olmak gerekiyordu. Çin tarihine ait belgelerde Göktürklerin arabalı otağlar kullandıkları belirtilmektedir. Göktürkler olası bir Çin saldırısına karşı sürekli savaş ve seferberlik halindeydi. Bu hayat biçimi çadırların mimarî yapısını belirlemiştir. Çadırlar birbirine çapraz raptedilmiş aksamların yan yana getirilmesiyle oluşan bir gövdeye sahiptirler. Bu gövdenin üzerine tepedeki bir çemberle birbirlerine tutturulan eğik çubuklar (uk) yerleştirilir. Ortadaki kısım ocak için bırakılır, daha sonra çadırın üstü aşamalar halinde keçelerle kapatılır. Bu keçeler kolonlarla bağlanır (Deveci, 2017: 433-434).

Türkmen ak öyü üç temel bölümden oluşur: 1) Tüynük, 2) Tarim, 3) Uk. Bu üç eleman aynı zamanda Türkmenlerin aile yapısının üç temel unsurunu temsil eder.

Tüynük: Türkmen aile yapısında ev kadınını simgeler. Tüynük ağaç öyün en yüksek kısmında yer alır, kadının yeri de aile içinde yeri en yukarıdadır.

Tarim: Dayanma merkezi olarak hizmet eder ve merkezde durmasıyla aile içindeki erkeği sembolize eder.

Uk: Türkmen aile yapısında, karı kocanın arasındaki ilişkiyi temsil etmektedir. Türkmen inancına göre eğer aradaki o ilişki olmazsa o zaman ailenin yapısı bozulur ve öy/ yuva yıkılır (Deveci, 2017: 442).

Recep Külcü, Türk çadırının bu üç unsurunu şöyle anlamlandırmıştır: Tarim, evin veya çadırın dayanç noktasıdır. Erkek, aile ile ilgili tüm mesuliyeti üzerine alması nedeniyle tarime benzetilmiştir. Bir başka değişle Tarim, evin veya çadırın dayanç noktasıdır. Türk çadırının ikinci önemli kısmı olan Tüynük, kadını temsil eder. Tüynük’e evin yapımında veya çadırın inşasında üstten yer verilir. Bu, kadının aile ile ilgili bütün şeylere yukarı seviyede gözetmenlik yapmasından (korumasından, bakmasından, özen göstermesinden) kaynaklanmaktadır. Tarim ile Tüynük’ü birbirine bağlamak için üçüncü bir unsur şarttır. Bu ikisinin varlığı yetmemekte üçüncü bir element gerekmektedir. Bu element Uk’tur. Uk sembolü, evlilikte karı-koca arasındaki ilişkiyi veya çocukları temsil eder (Külcü, 2018: 103-104).

Recep Külcü, Tüynük ile ilgili daha ayrıntılı izahlar da yapmaktadır:

“Eski Türklerde çadır, yaşam alanı olmanın ötesinde bir anlama sahiptir (…) Özellikle Tüynük adı verilen parçanın ‘Kadın’ ile ilişkilendirilmesi, her şeyi izleyen ve gözetleyen bir rol verilmesi, göç sırasında bel altı seviyede taşınmaması ve ayrı bir devede tek başına taşınması, kadına Türk kültüründe verilen önemi göstermektedir. Ancak bu parçanın güneş ışığının içeriye alınmasında kullanılması, Türklerin Gök Tanrı inançları ile birlikte düşünüldüğünde [ona] bir kutsiyet atfedildiğini gösterir. Bu özellikleriyle halen Orta Asya toplumları için kutsal niteliğini taşıyan Tüynük, Kazakistan devlet armasında ve Kırgızistan bayrağında yer almaktadır” (Külcü, 2018: 104).

Recep Külcü kitabında, Türk kültüründe kutsal olarak kabul edilen Tüynük’ün aynı zamanda günlük zamanı ve takvimsel zamanı ölçmekte kullanıldığını bilgisayar destekli simülasyon teknikleriyle ispatlamaya çalışmıştır. Külcü, 21 Mart tarihinin Türklerde doğanın uyanışı olarak kabul edildiğinden hareketle bir çalışma yapmıştır. 21 Martta gece ve gündüz eşitlenmektedir. Çalışmaya göre, 21 Martta güneş ışınları çadırın iç yan duvarına saat 7’de düşmektedir. 21 Marta kadar güneş ışınlarının tamamı çadırın zeminine düşmezken 21 Martta saat 12:00’de ilk kez güneş ışınları Tüynük’ten geçerek “güneş biçimli izdüşüm” oluşturmakta ve zemine düşmektedir (Külcü, 2018: 111-112).

Abdurrahman Deveci’nin makalesinde başka ayrıntılara da yer verilmektedir. “Tüynükten ayı, yıldız ve göğü görmek mümkündür. Tüynüğün Türkmen edebiyatı ve atalar sözünde de özel yeri vardır. Türkmenler arasında “Ayın on dördü gece tüynükten görünür” değimi çok kullanılır (…) çobanlar sürüleriyle kıra çıktıkları zaman, fırtınalarda yol kaybederlerse, akşamları, öyün tüynüğünden yıldızlara bakarak hangi yönde olduklarını anlamaktadır” (Deveci, 2017: 442-443). Abdurrahman Deveci, Türkmen gelenekler sanatları uzmanı Hamit Puri ve Türkmen kültür uzmanı Timur Paydar’ın verdiği bilgilerden hareketle tüynükten içeri girip de tarimdeki çapraz bağlara düşen ışıkların dakikaları belirlediğini, güneşin bir elmas şekline benzeyen bu çapraz bağlardan birinden diğerine geçmesinin 15 dakikayı bulduğunu belirtir. Böylece tüynük, çadırın saatini belirlemektedir. Diğer taraftan tarimin dört kanattan oluştuğunu, dört kanatın dört mevsimi temsil ettiğini ifade eder. Ağaç öy güney yöne doğru yapılmaktadır. İlkbahar mevsiminde, güneş, tarimin iki kanatının tam birleştiği yerden doğmakta ve tam onun karşı noktasından da batmaktadır. Yaza yaklaştıkça güneş kuzeye doğru kaymaya başlamakta ve üç ayda kuzeyden doğabileceği en son noktaya ulaşmaktadır. İlkbaharın başından, yazın başına kadar güneşin doğuş açısı 30 derece değişmektedir. Benzeri şekilde yazın başından sonbaharın başına kadar güneşin doğuş açısı yine 30 derece değişmektedir. Türkmenler bu değişimi takip ederek, güneşin tarimin hangi noktasında durduğuna bakarak günleri, ayları ve mevsimleri belirlerler (Deveci, 2017: 443).

Görüldüğü üzere Tüynük, Türk evinde kutsal bir kişi olan kadını temsil etmenin yanı sıra zamanı da temsil etmektedir. Zaman, kâinatın hareketini imlemektedir.

Hikmet Demirci’ye göre de Türklerde keçe ve kubbeli otağ (çadır), Dünya’nın somut görünüşüdür. Altay halklarına göre, göğün tasviri çadırdır. Yakutlar göğün üst üste gerili birçok deri tabakadan meydana geldiğini düşünmektedir. Orta Asya ve Kuzey Altay Türk destanlarında “göğün direği” anlayışı önemli yer tutmaktadır. Türkler otağın direğini göğün direği gibi düşünmektedir. Otağ direğinin çökmesi ile ailenin dağılması, evin direği olan babanın vefat etmesi anlamında da kullanılmaktadır. Bir Altay destanında, “göğün direği alınsa” denilerek “kıyamet kopması” manası verilmiştir. Temel Türk düşüncesinde sadece dünya değil, gökteki gezegenler de göğün direğine bağlı olarak görülmektedir. Orhun kitabelerinde “gök ile yer yaratıldıktan sonra ikisi arasında insanoğlunun yaratıldığı” anlatılmakta, Oğuz Kağan Destanı’nda ise “Oğuz Kağan’ın yerin ve göğün güçleriyle evlilikler yaptığı” ifade edilmektedir. Bu anlatılar Oğuz boylarının meydana gelişini kâinat anlayışına bağlamakta ve bunun aileden devlet teşkilatlanmasına kadar yansıtıldığını göstermektedir. Hayvancılıkla uğraşan Türkler, bu yaşam tarzına uygun olarak çabuk sökülüp çabuk kurulduğundan otağları (keçe çadırlar) barınma mekânları olarak kullanmışlardır. Çeşitli Türk topluluklarında keçe çadırlara yurt, ak üy, boz üy, kiyiz üy, çatır, keçe ev (eb), kerekü gibi isimlendirmeler verilmiştir. Bu çadırlar silindir planlı, kubbeli, tepesi açık, ağaç iskeletli ve keçe ile örtülüdür. Kaşgarlı Mahmud’un kürekü/keregü olarak tanımladığı çadırlar silindir şeklinde ve kümbetlidir. Eski Türklerde ailenin temelini anlamsal olarak otağ (çadır, ev) oluşturur. Otağın yapısı üç kısımdan ibarettir. 1. Tarim (evin temeli, alt kısmı, ahşaptan yapılan kısımları), 2. Tüynük (evin üst kısmı, ahşaptan yapılan yuvarlak biçimdeki çember, ağaçtan halka, duman deliği), 3. Uk (Tarim ile Tüynüğü birleştirmek amaçlı ağaçtan yapılan uzun çubukların her birine verilen isim). Türk ailesinin temeli, erkek, kadın ve karı-koca bağlıdır. Otağ, Türk aile felsefesinin bir yansıması olarak karşımıza çıkmaktadır. Türk otağının temeli olan tarim, erkeği temsil eder. Tarim, otağın dayanak noktasıdır.Türk otağının ikinci önemli kısmı olan Tüynük ise aile de kadını temsil eder. Otağın içindeki yerleşim dört parçaya ayrılmaktadır. Bu parçaların her birinin özel anlamı vardır. Bunlar tör, on, sol ve oddur. Türk geleneğinde “ata mirası” olarak töreye (baş köşe, misafir köşesi) kıymetli eşyalar konulmakta ve buraya misafirler oturmaktadır. Tör, kutsal sayıldığından genç gelinler oraya ayaklarıyla basmazlar. On (girişin sağ tarafı), aile reisinin oturacağı, yatıp kalkacağı yerdir. Kapıya doğru erzak ve çanak çömlekler konulur. Sol (girişin sol tarafı), çocuklara ayrılmaktadır. Kapıya doğru eyer ve elbiseler konulmaktadır. Od (Ocak, ateş); sobalık yer, otağın tam ortasında bulunmaktadır. Otağların düzenlenmesindeki kurallar ve kurallara bağlı gelenekler sürdürülmüş, nesilden nesile aktarılmıştır. Otağın ortasında ocak, tepesinde baca vazifesini gören delikli bir kubbe bulunmaktadır. Türklerin kullandığı çadırların alt kısmına tarim derler. Tüğünük çadırın üst kısmıdır, buna Kırgızlar tündük, Türkmenler tüynük demektedirler. Kırgız göçebe çadırları “bozüyler”de tünlük, boz üyün tepesinde bulunan ışık girmesine ve duman çıkmasına yarayan yuvarlak pencere ve pencerenin çember şeklindeki ağacıdır. Tünglük sözü pencere demek iken aynı söz baca anlamındadır. Eski Türklerde aile, oguş veya uguş kelimeleriyle ifade edilirken değişik Türk topluluklarında aile, otağ, şanıraq ve ocak terimleri ile karşılanmıştır. Otağ, bir ailenin yuvasıdır. Otağ (çadır) ortasında bulunan ocak, Türk ailesinde, Türk topluluklarında ve Türk devlet törenlerinde birleştirici rol oynamaktadır. Otağ, aile kurumunun mekânı olduğu gibi otağ ortasında bulunan ocak, aile bireylerini birleştiren kutsal bir mekândır. Ocağın ve ateşin koruyucusu izi veya ezisi, Dede Korkud Destanına göre, ocağın issisi tapılan bir Tanrı değildir. Miladi 598 yılında Türkler hakkında yazan Simokatta şöyle ifade etmektedir: “Türkler ateşe olağanüstü hürmet gösterir, yel ve suyu da sayar, toprağa ilahiler söylerlerdi.” Türk düşüncesinde otağın ortasında bulunan her ocağın ayrı bir sahibi ve koruyucu ruhu olduğuna dair bir inanış vardır. Bu inanış daha sonra İslamiyet ile değişmiş, ateş ve ocağın sahibi Allah veya padişah olmuştur. Dede Korkud’da da “Kara mudbak dikilende, ocak kalmış” ifadesi bulunmaktadır. Yani çadır dikildiği zaman kullanılan mutfakta ocak da yapılıyordu. Kara mutfak çadırı yapılınca, yerde ocak bulunuyordu. Böylece yurdun bir sahibi olduğu anlaşılıyordu. Ateş yakılan yer ocaktır, bu yüzden çoğu kere ikisi aynı anlamda kullanılır. Ocak hem eve hem aileye hem de yurtlanmaya işaret eder. Kazaklarda da ateşin sürekli ve kor hâlinde yanması için ateşe yağ dökülmektedir. Altay Türklerinde, komşular yeni gelinin evine odun veya yakacak getiriyorlar ve ocağa yerleştirerek “Ocağın hiçbir zaman sönmesin.”, diye dua ediyorlardı. Baykal Gölü’nün batısında yaşayan Buryat Moğollarında, çocuksuz kalanların, “Benim ocağımın ateşi söndü.” dedikleri ve bundan dolayı çok duygulandıkları, ağıtlar yaktıkları bilinmektedir. Kazaklar aileye otbası, babaya/eşe otagası, anneye/eşe ise otana demektedirler. Yani od burada “ateş” demektir. Aile, bir ateşin etrafında toplanan kişilerdir. Anne, bu evin ateşin yanmasını sağlayan ve ateşi söndürmeyen kişidir. Anne, yemek yapıp, çocuk doğurup büyüten kadındır. Baba ise, o ateşin sönmemesi için çalışan, para kazanıp o evin bütün ihtiyaçlarını, dışarıya çıkıp evin ihtiyaçlarını sağlayan kişidir. Eski Türklerde aile ocaklarında ateşin sürekli yanması hem gerçek anlamda hem geleneksel manada kutlu görülmektedir (Demirci, 2019: 140-147).

Görüldüğü üzere Türk evi, ocaklı bir sistem olup ateşi hiç sönmeyen ve hane ferdlerine misyonlar yükleyen teşkilatlanma biçimini getirmektedir. Türk evi (yurt) taşıdığı sembolik anlamlar nedeniyle Gök Tanrı’nın yarattığı kozmozun yerdeki izdüşümüdür. Ev, başka bir evden türediğinden yani “töre”yi sürdürmek zorunda olduğundan, tek başına ev inşa edilemeyeceği de söylenebilecektir. Türk evi, komşuluğu ve kurbiyeti (akrabalığı) gözeterek varlığa çıkmaktadır. Dolayısıyla “töre”, toplum halinde yaşama mecburiyetini ve toplumun ahlâk değerleriyle inşa edildiğini gösteren değerleri temsil etmektedir. Nitekim Türk evinde tör-töre olarak adlandırılmış bir bölme olduğu ve bu bölmenin kutsal sayıldığı ifade edilmiştir. Ancak Türk inancında her evin kendine mahsus iyesi (ruhu, koruyucusu) olduğundan bu evlerin alınıp satılması söz konusu edilememektedir. Ev, karı-kocanın birlikte inşa ettiği bir barınak olarak ateş (od) ile varlık bulmakta ve ocak vasfı kazanmaktadır. Her evin ocağı, kendine mahsus olduğundan başka bir aileye devri söz konusu olmamaktadır. Diğer ifadeyle evler aile ile teşkil edilebilmektedir. Bu hususiyetler evi birey temelinde anlamlandıran modern toplumun bir sapma olduğunu göstermektedir. Zira modern toplumda ev, sadece barınak olup, “ocak”lı (koruyucu ruhu olan aile) vasfı kazanamamaktadır. Türk evi, Arap göçebelerinin kullandığı çadır-barınaklardan da değildir. Türk evinde ateşin kutsallığı, hanenin hem fizikî hem manevî varlığına sinmiştir.

 

  • Demirci Hikmet, Otağ Kavramının Analizi ve Sosyo-Kültürel Yapıya Etkisi, Altay Toplulukları Mesken ve Mesken Kültürü içinde, Editör: İlhan Şahin vd., Türk Dünyası Belediyeler Birliği Yayınları (TDBB), 2019.
  • Deveci Abdurrahman, Türkmen Kültüründe Çadır, Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi / The Journal of International Social Research, Cilt: 10, Sayı: 54, ss: 433-452, 2017.
  • Külcü Recep, Türk Çadırındaki Büyük Gizem, Biyosistem Yayıncılık, 2018.

Comment here