Eskiçağ

Antik Çağ Tarih Yazıcılığına Eleştirel Bir Bakış

Bu makaleyi 16 dakikada okuyabilirsiniz

Hazırlayan: Tuba Öksüz

M.Ö. 4. binin ikinci yarısında (M.Ö. 3500 – 3000) yazının Sümerler tarafından keşfedildiği bilinmektedir.

Bazı ilahiyatçılar, dönemsel olarak yazının keşfinin Nuh tufanından önce olduğu tezini ortaya koymuştur.

Nuh tufanının gerçekleştiği zaman tartışma konusu olup henüz net bir tarih üzerinde mutabık kalınmasa da M.Ö. 5000 – 4000 ya da M.Ö. 2700 yılları arasında tufanın gerçekleştiğini savunan bilim insanları vardır (Dartman, 2009: 7).

Savunulan bir diğer tez ise; Arkeolojik kazılar sonucu bulunan Asur devleti hükümdarlarından Asurbanipal’e (M.Ö. 668 – 627) ait bir tablette, Asur hükümdarının yazılmış olan yazıları okuyup anladığı ifade edilmektedir. Bu arkeolojik buluntulardan yola çıkarak da yazının Nuh tufanından önce bulunduğu tezi desteklenmiştir.

Yine bu tezi destekleyen en önemli arkeolojik kazılardan biri de 1932 yılında Irak’ın Horsabad kenti etrafında yapılmıştır. Kazı çalışmaları sonuncunda ele geçirilen WB-444 tabletine göre; “Tufandan önce yeryüzünde toplam on hükümdar yöneticilik yapmıştır ki, bunlardan (s)onuncusu Nuh (a.s)’dır (Dartman, 2009: 8).

Bu kaynaklara göre yine tufandan önceki hükümdarların aynı zamanda din adamı oldukları bilinmektedir. On hükümdardan “Enok (Ehnuh / Hanuh) olarak tespit edilen yedinci hükümdarın ise İdris (a.s) olduğu ifade edilmektedir.

Keza; “Adem ile Nuh arasında (kendileri dahil olmak üzere) hepsi de Müslüman olan on önder vardır.” rivayetiyle (Dartman, 2009: 9) arkeolojik kazılarda ele geçirilen WB-444 tabletinde ki bilgilerin birbiri ile uyuştuğu ifade edilmiştir.

Ayrıca Hz. Muhammed (s.a.v)’in; “Kalemle ilk defa yazı yazan kişi İdris’tir.” (Dartman, 2009: 9) hadisi şerifi de önceki bilgileri destekler niteliktedir.

Bütün bu bilgiler bir araya getirilerek Nuh (a.s)’dan önce kendisine peygamberlik verilen ve yedinci sırada olan Hz. İdris’in Sümerlere gönderilen bir peygamber olduğu ve yazıyı onun icat ettiği tezi ortaya atılmıştır. Ayrıca bir peygamber tarafından bulunması ile de yazının ilahi kaynaklı olabileceği de düşünülmüştür (Dartman, 2009: 9).

Yazının ilahi kaynaklı olup olmadığı tartışmalı bir konu olsa da yazının keşfi ile tarih yazıcılığının başladığı kesindir. Böylece yaşanan olayların kayda alınması ile daha sistematik ve de daha kalıcı bir yöntem uygulanmaya başlanmıştır.

Yazının keşfinden önce yaşamış insanların yaşantısından bahsederken “tarih öncesi” ifadesi kullanılır. Tarih öncesi olarak adlandırılan dönem günümüze kadar edebiyat, mitoloji, kozmogonik hikâyeler aracılığıyla varlığını koruyarak süre gelmiştir.

Tarih öncesi yaşanmış olaylara ait hikâyeler, farklı etnik grupların mitleri ile dünyanın yaratılışına ilişkin çeşitli kuramlardır. Bu dönemde yaşayan insanlar zamanla kendilerinde var olan bilinci kavrayarak tarihsel düşünce ve ürünleri yavaş yavaş gün yüzüne çıkarmışlardır.

Yani; geçmişte yaşanan olayların anlatıldığı destanlar (epope) ve yıllıkların (kronik) bu şekilde oluştuğu söylenebilir.

Yazı öncesi döneme ait olan destan, mit ve efsaneler toplulukların kendine has özelliklerini yansıtması açısından önemli olduğu gibi, o kişilerin geçmişine dair bazı bilgileri de bizlere sunar.

Eski Yunan’da manzum halde bulunan destanlar, haberciler tarafından nesir olarak hikâyeleştirilmiştir. Mübahat Kütükoğluna göre bu eserler ne edebi ne de tarihidir. Ancak bilimsel araştırmanın yolunu açan basit kronikler olarak değerlendirilebilir.

Bu kişiler olayları yıl yıl, birbiriyle bağlantısı olmadan farklı konulardan bir arada bahsederek kaydetmişlerdir. Ancak bazı Yunanlı kronikçiler (Hekataios gibi) seyyah olmaları sebebiyle araştırma fikrini de eserlerine yansıtmışlardır.

Bu tarzın ilk temsilcisi ise tarihin babası olarak bilinen Heredot’tur. Heredot eserlerinde “vak’a hikâyesi” denilen olaylar anlatısı bir tarih anlatımı ve yazım tarzını kullanmış, ancak olayları sadece bir kronolojik sıralamaya göre değil bir düzen içinde okuyucuya aktararak kompozisyon oluşturmuştur (Safran – Şimşek, 2011: 207). Ayrıca tarihi mitolojiden ayıramayan Heredot, insanî eylemlere daha fazla yer vermiştir.

Homeros’tan beri süregelen mitolojik unsurları her ne kadar Hesidos’un insanileştirdiği kabul edilse de Heredot’ta bu konuda öncülerden biri sayılabilir.

Antik Roma’da ise Çiçero, tarihçi olmamasına rağmen güzel söz söyleme sanatının tamamlayıcısı olarak tarihten yararlanılması gerektiğini ifade etmiştir. Ayrıca Çiçero, hitabet sanatının tarih yazıcılığı açısından önemli olduğu düşüncesi üzerinde de durmuştur.

Ona göre; bir hatibin “nesneleri daha yüksek bir biçimde tasvir edebilmek için tarih yazmada yalan söyleyebileceğini bildirmekle, tarihçinin gerçeğin aynasını elinde tutan bir kişi olarak yanlış bir şey söylememesi, söylediği her şeyin doğruluğunu belirtmesi, taraf tutmaktan kaçınması gerektiğini” de vurgulamıştır.

Roma döneminde “güzel söz söylemek için kaynak oluşturma” görevi tarihe yüklenmişti. Bundandır ki, antik çağın bir tarih ilmi olamayacağı düşünülmüştür.

Antik Yunan’da Heredot ve Thukydides için önemli olan olaylar hakkında malzeme toplama işinin, antik Roma’da eldeki malzemeden sanatkarâne görüş elde etmenin daha önemli olduğu, malzeme toplamanın ise daha değersiz olduğu kabul edilmiştir. Buna örnek olarak da; Aristoteles’in sanatların en üstünü olarak şiiri kabul edip, tarihi ikinci plana bırakması verilebilir.

Antik Roma’da ise hitabet (retorik) sanatına bilgi sunma bağlamında tarihin anlatıyla nasıl bir bütün olduğunu hatta anlatının biçimsel özelliklerinin anlatılan tarihten daha değerli olması tarih – anlatı ilişkisinde anlatının daha ön plana çıktığını bizlere göstermektedir.

Zamanla farklı teknikler kullanılmış olsa da “anlatı” tekniği tarih yazıcılığın da her zaman varlığını sürdürmüştür diyebiliriz.

  1. yüzyılda ortaya çıkan post-modern tarih anlayışının reddettiği tarih ve edebiyat arasında bir ayrımın olması düşüncesi antikçağ tarih anlayışında yoktu.

Batı edebiyatında ki tarih yazıcılığının temellerini antikçağda atmış olan Grekler ve Romalılar için tarih her zaman edebiyatın bir koluydu. Anlatılan şeyden çok nasıl anlatıldığına önem gösterilirdi. Buradaki esas amaç tarih yazan kişinin eseri okuyan kişiyi anlatımıyla etkilemesiydi. Yani tarih yazan kişiler okuyucu ya da dinleyici kitlelerini üslupları ile etkilemek isterdiler. Tarihte amaçlanan gerçeğe uygunluk dışında okuyucunun da önemsendiği bu noktada net olarak görülebilir.

Tarih yazıcılığının başlangıcını Grek ve Roma’dan önce yaşamış olan uygarlıkların kaleme aldıkları askeri başarılar, savaşlar, kazanılan zaferler gibi kayıt altına alınan olaylar ile başlatabilir miyiz?

Şüphesiz Greklerden ve Romalılardan önce Mısırlılar ve Asurlular güncel olayları kazanılan zaferleri, askeri başarıları kayıt altına almıştır. Ancak bu kayıtlar kronolojik listeler olmaktan ileriye gidememiştir.

Greklerde ise tarih yazıcılığı Heredot’tan önce başlamış, yeni yurt arayışı içinde gittikleri uzak ülkelerin tarihini, coğrafyasını ve etnik yapısı hakkında topladıkları bilgileri ve kişisel izlenimlerini bu bilgilere katarak ülkelerine geri döndüklerinde kendi yurttaşlarına tapınak avlularında anlatmışlardır.

Bu bilgilerin yazıya geçirilmesi için yeniliklere ihtiyaç duyulmuş ve bazı eksikliklerin giderilmesi gerektiği düşünülmüştür. Örneğin; M.Ö. 6. yüzyılda ölçülü dizeler yerine düzyazı yazma, Ionia da felsefi düşüncenin ortaya çıkmasıyla mitolojiye eleştirel bir bakış açısı ile yaklaşılması, ayrıca yapılan yeni yurt arayışları ile farklı etnik kökenli toplumların geleneklerine olan merak ve ilginin artmış olması ile de yenilikler bu olguların üzerine inşa edilmiştir.

Grekler tarih yazımında “tarihi bir bilim” olarak görmektense “algılar bütünü” olarak ele alıyordular.

Düz yazı olarak adlandırdıkları “logographos” ile olayları kayda geçirmeye henüz başlamayan Grekler, Homeros’un kaleme aldığı bir tür edebi metin olan kahramanlık destanlarını tanıyordular. Yani antikçağ da; önce tarih düz yazı ile kaleme alınmaya başlanmış ardından da geçmişle ilgili olaylar ütopik bir şekilde değil gerçekler yansıtılarak anlatılmaya başlanmıştır.

Aristoteles’e göre (M.Ö. 384 – 322) tarih yazarı ile şair arasında ki ayrım birinin düz yazı diğerinin ölçülü yazı kullanmasıydı. Ancak bir tarih eseri kaleme alındığında ister ölçülü ister düz yazı kullanılsın eğer “gerçek yaşanmış olayları” anlatıyorsa o eser gerçek bir tarih eseri alarak kabul edilmekteydi.

Ancak o dönemde şiir tarih yazımından daha üstün olarak değerlendirilmiş hatta şiirin daha felsefik olduğunu savunan Aristoteles’te Heredot’un eseri için; “İster düz ister ölçülü yazılsın tarih eseri olma özelliğinden bir şey kaybetmez.” demiştir.

Keza önceki verdiğimiz bilgilerde de Roma da tarihçi olmamasına rağmen tarih eseri kaleme alan Çiçero’dan bahsetmiştik.

Çiçero’ya göre şiir ve tarih ayrı şeyler olmakla birlikte tarih “gerçek” olanı aktarırken şiir ise “zevk” verme işlevi görmekteydi. Tarihin retorik yani hitabet sanatıyla ilgilenen Çiçero, tarihçinin gerçekleri savunan, yanlış bir şey söylemeyen ve de taraf tutmayan birisi olması gerektiğini savunmuştur.

Ancak Romalı eleştirmen ve eğitimci olan Febius Quintilionus (M.S. 35 – 96) tarih ile şiirin birbiri ile ilişkili olduğunu hatta şiiri destanın farklı bir türü olarak ele almıştır. Ona göre ise tarihçi yaşanan olaylara okuyucu ya da dinleyicileri ikna etmek yerine olayları onlara güzel bir dille aktarması gerektiğini savunmuştur.

Samsatlı Lukianos (M.S. 120 – 180)’a göre ise; tarihin ilgi çekmek için övgü ile kaleme alınacak bir şey olmadığını, tarihçinin gerçekleri savunmasının övgü yerine kabul görecek dikkat çekici bir olgu olduğunu savunmuştur.

Antik çağ tarih yazıcılığında etkili olan bir başka öğenin ise retorik olduğunu yukarıda belirtmiştik. Hitabet sanatı dilini kullanarak tarih eserini okuyan ya da dinleyen kişileri ikna etme sanatıydı.

Hitabet sanatını M.Ö. 5. yüzyılda yaşamış olan Sicilyalı Korax ilk öğrenen ve öğreten kişi olarak bilinmektedir. Atinalılara ise bu sanatı Leontinoilu Gorgios (M.Ö. 27) tanıtmıştır.

Sonra ki dönemlerde ise gezgin öğretmenler olan sofistler sayesinde bu sanat yayılmış ardından Helenistik çağda gelişerek tarih yazıcılığı üzerinde etkili olmaya başlamıştır.

Diğer bir yandan Romalıların da Greklerden etkilenerek tarih yazımında retorik sanatını ön planda tuttukları aşikârdır (Hense-Leonard, 1948: 250).

Günümüzde ise tarih anlayışı farklı bir bakış açısıyla ele alınmaya başlanmıştır. Bugün “tarih bilimi” diye bir ifade kullanılıyor olsa da tarihin bir bilim olup olmadığını hala tartışma konusudur. Ancak bilim kesin kanıtlar ortaya koysa da tarihin her zaman kesin kanıtlar ortaya koyduğu söylenemez.

Günümüz ile antikçağ tarih yazıcılığını karşılaştırdığımız da ortaya daha bilimsel çalışmaların konduğunu ifade etmemize rağmen, bir konu hakkında iki farklı tarihçinin farklı yorumlar ile konuyu ele aldıklarını görmekteyiz. Her iki tarihçinin de konuyu tarafsız bir şekilde ele aldıklarını kabul etsek de her ikisinin de yazma becerilerinin ve üsluplarının farklı olduğunu göz önünde bulundurmalıyız.

Sonuç olarak; antik çağda şekillenip günümüze kadar kendisini yenileyerek gelen tarih yazımı şiir ve retorik olgulardan kendini koparamamıştır.

Kaleme alınan tarih eserleri inceleme ve araştırmanın sonucu olarak ortaya çıksa da bu eserler bir yazınsal yaratı ürünü olarak ortaya konmakta ve bu özelliğinden dolayı da edebiyat ile arasında hep bir bağ olduğunu bizlere göstermektedir.

Kaynakça

Dartman, B., “Yazının Keşfi Konusunda Dini Metin ve Arkeolojik Buluntular Çerçevesinde      Yeni Bir Yaklaşım”, A.Ü Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi, S. 41, Erzurum,       2009, 1-15.

Leonard, H., “Hellen Latin Eskiçağ Bilgisi II”, çev. Baydur, S., İstanbul, 1948.

Safran, M., Şimşek, A., “Anlatı Bağlamında Tarih Yazımının Sorunları”, Bilig Dergisi, S. 59,     Ankara, 2015, 203 – 234.

Comment here