Edebiyat

Yahya Kemal ve Tarihte İmtidâd III

Bu makaleyi 12 dakikada okuyabilirsiniz

Hazırlayan: Lütfi Bergen

Ş. Teoman Duralı’ya göre bir başka Türk hanedanı olan Safevi Türkleri, Osmanlılar gibi “Oğuz öze” bağlı kalmamıştır. İran’da yaşayan Safevi Türkleri, Osmanlı ile gerilimleri nedeniyle Şiîleşmiştir. Müellif Osmanlı’nın Safevilere karşı Sünnîliği vurgulamakla beraber Türk ve İran kültürlerinin çarpıcı şekilde benzer görünüm kazandığını belirtir. Yazara göre Osmanlı, “Türk-Fars İslâm Kültürü” dairesinden sayılmalıdır (Duralı, 2010: 64). Ancak müellif Osmanlı’yı “medeniyet değiştirmiş” olarak da gördüğünden başka değerlendirmeler de yapar: “Türklük İslâm’dan önce kısmen Göktürk ve nihâyet Uygur devirlerinde Doğu medeniyetleri camiasına mensupken, Müslümanlaşmakla Batı medeniyetleri camiasının üyesi olmuştur (Duralı, 2010: 78). Ş. Teoman Duralı’ya göre “İslâm öncesi” tarihte Türklerin iki önemli devleti vardır: Göktürk ve Uygur. Tarihi önem taşıyan diğer Türk devletlerinin tamamı ise “İslâm döneminde” yer almıştır (Duralı, 2010: 110). Ş. Teoman Duralı bu fikrini ileri sürerken göçebelik-hadârîlik çatışmasına benzer bir yaklaşımla şu gerekçeyi ifadelendirir: “Medeni yaşayış ancak adil düzende mümkündür. O da ‘orta yol’dan gidilerek inşa olunabilir. O orta yoldan güvenle yürümek ise yalnızca devlet çatısı altında olur” (Duralı, 2010: 110). “Genelde soyca ve/veya kültürce türdeş toplumlar teşkilatlanmanın en üst basamağını temsil eden devleti kurarken, Osmanlı tarihinin başlangıcında bunun tersi cereyan etmiştir. İlkin devlet kurulmuş, akabinde millet oluşturulmuştur. Baştan beri bu, İslâm ahlâkını esas edinmiş bir imparatorluk devletidir. Kurucusu Osman Gazi’dir” (Duralı, 2010: 111).

Ş. Teoman Duralı’nın “İlkin devlet kurulmuş, akabinde millet oluşturulmuştur” beyanı da “Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş sürecinde önce millet Anadolu’ya hicret etmiş, ardından devlet kurulmuştur” ifadesiyle cevaplanabilecektir. Kaldı ki, Osmanlı Devleti kurulmadan önce Anadolu’da ve Balkanlarda yerleşik Müslüman Türk topluluklarının “millet” olarak varlığı, Ş. Teoman Duralı’nın tezini yanlışlamaktadır. Müslüman Türk toplulukları Selçuklu devlet varlığından da önce Anadolu ve Balkanlarda bir içtimaî yaşam tesis etmiş ve arkalarında gelen Selçuk, Osmanlı “orda”larının bu coğrafyada devlet olarak teşkilatlanmasını sağlamıştır. Ş. Teoman Duralı’nın “İslâm öncesi tarihte Türklerin iki önemli devleti vardır: Göktürk ve Uygur” ifadesi, 7. yüzyılda Karadeniz’in kuzeyi ile İdil Nehri ve Tuna nehri bölgelerinde hâkimiyet kurmuş, Türkçe konuşan, çoğunluğunu On-ogurların oluşturduğu ancak Sabirler, Hazarlar, Uzlar, Suvarlar gibi pek çok Türk ve Hun topluluklarını da içine alan Büyük Bulgarya Hanlığı (633-655) ve ardından gelen İdil Bulgarları’na (itil-Volga Bulgarları’na) dikkat etmemiştir. Bilindiği üzere 921 yılında, İtil Bulgarlarının hanı olan Almış Han, Abbasilerle yaptıkları ticaret nedeniyle tanıştığı Müslüman tüccarlardan etkilenerek 921 yılında İslam dinini kabul etmiş, adını Cafer olarak değiştirmiştir.

Ş. Teoman Duralı, “Millet, devlet biçiminde teşkilatlanmış toplum demektir” (Duralı, 2010: 110) ifadesi nedeniyle “Türk” kimliğini tanımlanmasında yeni bir müşküle kapı açmaktadır. Çünkü bilindiği üzere Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti vatandaşları da “devlet olarak teşkilatlanmış toplum” olarak devletten önce millet halinde varlık bulmuştur. Dolayısıyla “Türk milleti”ni devlet tüzel kişiliğiyle tanımlamak “Hangi devletin halkı gerçek Türk milletidir” sorusunu kaçınılmaz kılacaktır. Gelecekte başka bir “Türkî” topluluğun “Türkiye” adını alarak bir devlet kurması halinde sorunun daha da büyüyeceği açıktır. Anlaşılacağı üzere “anayasal vatandaşlığın Türk milleti inşası” ([1]) Türk’ün binlerce yıllık tarih sürecini, binlerce yıllık millet varlığını izah bakımından kifayet etmemektedir.

Nitekim Erol Güngör Türklerin tarihini “yaklaşık 4.000 yıllık” olarak kabul etmektedir:

“Türklerin eski tarihlerine ait bilgilerin pek çoğunu Çin tarihinden öğreniyoruz. Çin tarihleri Milat’tan önce 2000-1000 yılları arasında ilk Türk hükümdarlarından bahsediyorlar. Böylece Türklerin bilinen tarihi, dört bin yıllık bir tarihtir. Türk Dili’nin üç bin yıl öncesi bilinmiyor. Türkler o zamanlarda hem soy hem dil bakımından yakın komşularından, yani Çinlilerden ve Moğollardan farklı idiler” (Güngör, 1999: 11-12).

Türklerin 4.000 yıla varan tarihini gerçekçi bulmayan Ziya Gökalp ise, başka bir perspektif geliştirmiştir:

“Türk tarihi nereden başlamalı? Bu sual bize bugün hâlli lâzım gelen bir meseleyi gösteriyor. Bazı muharrirlerimiz Türk tarihini Sümerlerden, İskitlerden, Medyalılardan, Sakalardan başlatmak istiyorlar. Bize göre, henüz lisan ve kavmiyetleri meçhul olan bu eski cemiyetleri Türk tarihine mebde (başlangıç) tanımak doğru değildir. Bundan başka bil-farz (öyle olduğunu kabul edelim), bunların Türklerle akrabalıkları olsa bile, bunlar vasıtasıyla Türk tarihini aydınlatamayız. Çünkü henüz bu kavimlerin ne devlet teşkilatlarına ne de medeniyetleriyle harslarına dair hiçbir malumat yoktur (…) Türk kavimlerinin asıllarını ararken meçhulden başlayarak maluma doğru gelmeyi değil, malumdan başlayarak meçhule doğru gitmeyi muvafık görüyoruz. Bu usulü takip edince iptida (öncelikle) önümüze Çinlilerin ‘Tukyu’ asını verdikleri Orhun Türklerinin devleti çıkar. Bu devletin Türk olduğu, taş üzerinde kazılmış olarak bugüne kadar kalmış olan Orhun kitabeleriyle sabittir. Buna şüphe edilemez” (Gökalp, 2018: 585).

Ancak Ziya Gökalp teklif ettiği “usûl”e rağmen Osmanlı Türklerinin kurduğu devleti Arap etkisinde “melez devlet” olarak kabul etmekte, “Türk Devleti” saymamakta, Osmanlı halkını da “Türk milleti” olarak kabul etmemektedir. Genç Kalemler dergisinde yayımladığı Yeni Lisan başlıklı yazısında Ziya Gökalp’in Osmanlı toplumunu “Türk milleti” olarak saymadığı görülmektedir:

“Bizce millet siyasi bir nüfuza, yani bir ‘devlet kuvveti’ne malik bir cemaattir. Binaenaleyh, ‘Osmanlılık’ mutlaka bir millettir. Fakat Türk, Rûm, Kürt, Arnavut, Bulgar, Ermeni unsurları gibi Osmanlı milletinin içtimaî bünyesine dâhil olunan heyetler birer millet değil, ‘kavim’den ibarettir. Osmanlı siyaseti bir millî siyasettir; kavmiyet esasına müstenit bir siyaset takibi bir cürm, bir cinayettir. Lisan ve edebiyata gelince bunlar ancak ‘kavmî’ olabilirler. Osmanlı lisanı ‘Türk lisanı’dır. Osmanlı edebiyatı ‘Türk edebiyatı’dır. Fakat Osmanlı milleti ‘Türk milleti’ değildir. Osmanlı milleti, Türk milleti de dâhil olduğu halde birçok kavimleri müştemildir. Bir Türk siyasî hayat itibariyle Osmanlı’dır” (Gökalp, 2019: 108).

Ziya Gökalp, Osmanlı Devleti’ni de “Türk Devleti” olarak kabul etmemektedir:

“Bir dine bağlı insanların toplamına ‘Ümmet’ ve bir dile bağlı olan insanların tamamına da ‘Millet’ denmeye başlanmıştır (…) Osmanlı Devleti bir İslâm Devleti’dir. Yani Müslüman milletlere dayanan bir devlettir. Varlığı ile birlikte kültür ve bilimi ile dayanak olan iki büyük unsur Türk ve Arap milletleridir. Öyleyse Osmanlı Devleti’ne bir ‘Türk-Arap Devleti’ denilebilir” (Gökalp, 1992: 66-67).

Teoman Duralı’ya göre ise “Millet”, devlet ile varlık kazanan ve etnik-soy ile açıklanması mümkün olmayan bir topluluğu ifade etmektedir. Devlet biçiminde teşkilatlanmış toplum olan millet (Duralı, 2010: 110) yani “Türk budunu”, kandaşlığı esas alan kavimlilikten (ethos) ziyade, halk/millet (demos) anlamına gelmektedir. “Eli silah tutan savaşçı halk yahut millet” anlamında ve orda yahut ordu olarak anılan bu yapı, bir kavmî (ethnikos) öbek değil savaşçılar topluluğudur (Duralı, 2010: 40-41). Duralı’nın bu görüşü Türk’ü soy şeceresi bakımından köksüz kılmaktadır.

Yahya Kemal’in tarih felsefesi Osmanlı’nın Balkanlar ve Anadolu’da devletleşmesini “Trakya ve Balkanlarda bu tarihlerde Peçenekler, Oğuzlar, Kumanlar ve Vardar Türkleri bulunuyordu (…) Bir kıtada askerle değil milletle durulur. Bizim Rûmeli’de duruşumuz burada kendi milletimizin bulunmasındandır” (Beyatlı, 1974: 23) şeklinde açıklamaktadır.

Türk tarihinin bu perspektifle ele alınması gerekmektedir.

 

 

 

 

[1] Anayasal vatandaşlık ile “Türk milleti” inşası Türkiye Cumhuriyeti’nin üç Anayasası ile tahakkuk etmektedir:

1924 AY’sı Madde 88: Türkiye ahalisine din ve ırk farkı olmaksızın vatandaşlık itibarıyla (Türk) ıtlak olunur.

1961 AY’sı Madde 54: Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’tür. Türk babanın veya Türk ananın çocuğu Türk’tür.

1982 AY’sı Madde 66: Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’tür. Türk babanın veya Türk ananın çocuğu Türk’tür.

  • Beyatlı Yahya Kemal, Aziz İstanbul, İstanbul Fetih Cemiyeti Yayınları, 1974.
  • Duralı Ş. Teoman, Omurgasızlaştırılmış Türklük, Dergâh Yayınları, 2020.
  • Gökalp Ziya, Yeni Lisan, Genç Kalemler Dergisi içinde, Hazırlayan: İsmail Parlatır-Nurullah Çetin, TDK Yayınları, 2019.
  • Gökalp Ziya, Yeni Mecmua Yazıları, Ötüken Neşriyat, Hazırlayan: Selim Çonoğlu, 2018.
  • Gökalp Ziya, Türkleşmek İslâmlaşmak Muasırlaşmak, Hazırlayan: Yalçın Toker, Toker Yayınları, 1992.
  • Güngör Erol, Tarihte Türkler, Ötüken Neşriyat, 1999.
  • Kösoğlu Nevzat, Milliyetçilikte Yeni Arayışlar-Yahya Kemal Hayatı ve Düşünce Dünyası, Ötüken Neşriyat, 2009.
  • Sümer Faruk, Oğuzlar, TDV İslâm Ansiklopedisi, c: 33, 2007

Comment here