Edebiyat

Yahya Kemal ve Tarihte İmtidâd 1

Bu makaleyi 16 dakikada okuyabilirsiniz

 

Hazırlayan: Lütfi Bergen

Kubbealtı Lugati’ne göre “imtidâd” kelimesi 1) Arapça “medd” (yaymak, döşemek, uzatmak) kavramından gelmekte olup, uzama, uzanma, uzayıp gitme, uzun sürme anlamındadır; 2) Mekân, uzam. İmtidad etmek: “Uzamak, uzayıp gitmek.”

Tarihi süreklilik içinde ele almak, “imtidâd” kavramını kullanan Yahya Kemal’in metodolojisidir. Yahya Kemal’e göre Türkler eskiden “Şark medeniyeti” içinde yaşamakta iken İstanbul’un en güzel semtlerini inşa etmişti. Bugün ise Garb medeniyetinde yaşamaktadır. O halde Türklük millî şuuruna sahip çıkarsa yine eskiden gerçekleştirdiği gibi kendi kültürüne münasip şekilde mesken, semt ve şehirlerini inşa edecek ve “imtidâd içinde değişikliği” gerçekleştirebilecektir (Beyatlı, 1974: 65). Türklerin eski medeniyetinin “Şark medeniyeti” olduğu ve sonradan “Garb medeniyetine geçildiği” görüşünü ifade eden tek müellif Yahya Kemal değildir. Ziya Gökalp ve Ş. Teoman Duralı da “Türklerin medeniyet değiştirdiği” konusunda Yahya Kemal’e yakın düşünürler. Hatta burada müelliflerin hemen tamamının varlığını kabul ettiği üç aşamalı bir “medeniyet değiştirme” tarihinden de bahsedilmelidir: 1) Göçebe, çoban Türk uygarlığı (Göktürkler), 2) Yerleşik, askerî-tarım ve denizcilik uygarlığı (Osmanlı Devleti); 3) Kentsel sanayi toplumu uygarlığı (Türkiye Cumhuriyeti).

Göçebe-çoban uzak Şark uygarlığını yerleşik askerî-tarım ve denizcilik uygarlıkla değiştirirken elde edilmiş başarının modern zamanlarda yeniden nasıl elde edileceği hususu bir “mesele” olarak ortaya çıkmaktadır. Bu noktada “uygarlığı yeniden değiştirme aşamasında millî sürekliliği nasıl ve hangi kültürle, hangi kriterle sürdüreceğiz” problemi doğmaktadır. “Türk’ün tarihini nereden başlatalım” araştırması da böyle gündeme gelmektedir. “Bin yıllık” bir Türk tarihi paradigması, uzun bir süre meseleleri çözmüş gibidir. Zira Cumhuriyet kendine ad olarak “Türk” kavramını seçmiş, Anadolu’da yerleşen halka “Türk” demiştir. “Akraba” topluluklar ise özellikle Demirperde ülkelerindeki politikalar nedeniyle kendilerine “Türk” diyememiş ve hatta ortak dillerini de kaybetmiştir. Ancak bugün “Türk” kimliğini anlamlandırmak bakımından yeni paradigmaların oluşturulması kaçınılmaz hale gelmiştir. Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla Türkiye Cumhuriyeti’nin vatandaşlarıyla “akraba” toplumların da “Türk” olduğu ortaya çıkmış, Türkçenin coğrafyasının Macaristan’dan Çin sınırlarına kadar genişliğinin farkına varılmıştır. “Bin yıllık Türklük” paradigması, yeryüzünde bulunan üç yüz elli milyon civarındaki “Türk” toplumlarının “ortak tarih, dil, kültür” olgusunu izah edememektedir. Türk tarihi nereden başlatılacaktır? “Türk milleti” hangi ölçütlerle tanımlanacak, hangi toplumlar bu milletin halkı (boyu) sayılacaktır? Bin yıllık bir tarih paradigması ile Türkiye’nin Bulgaristan, Macaristan hattında akraba topluluklarını “Türk” olarak niteleyemediği ortaya çıkmaktadır. Oysa Yahya Kemal, İstanbul’un ve Balkan coğrafyasının fethinin bu topraklara daha önce gelen ve Hıristiyanlaşan Peçenek, Kıpçak, Vardar Türklerinden alınan yardımla gerçekleştiğini ifade etmiş değil midir? “Türkler (Peçenekler, Kumanlar, Vardarlar) Balkanlar-Avrupa içlerine kadar Anadolu’ya 1071’de giren Oğuz’dan çok önce yerleşmiş vaziyette idiler” (Beyatlı, 1974: 23). Görüldüğü üzere Yahya Kemal’in Osmanlı’nın Balkanlar ve İstanbul’un fethinde uyguladığı paradigmanın güncellenemediği söylenebilecektir. ([1])

Türklerin İslâm ile şereflenmesi temel alınacaksa Hz. Nuh’un gemisinden inen Yafes’in Müslüman olmasının kaçınılmazlığı nedeniyle milletimizin tarihini Hz. Nuh’tan başlatmamız mümkündür. Bu takdirde Türk’ün ilk anavatanının, “geminin karaya oturduğu” Anadolu veya çevresindeki coğrafya olduğu söylenebilecektir. Böylece Türk’ün tarihi de nübüvvet tarihi ile birlikte izlenebilecektir. Ancak pek çok müellif Türk tarihini bu yaklaşımla ele almamaktadır. “Türklerin 700’lü yıllarda İslâm dinini kitleler halinde kabul ettiği”ni belirten parçacı tarih bilinci, Tek Teŋgri/ Teñgri’ye inanan eski Türklerle, Allah’a inanan Türkler arasındaki sürekliliği tesis etmeye imkân vermemektedir.

Böylece tarihimizde iki “kırılma” ortaya çıkmaktadır: 1) Hz. Âdem’den itibaren gelen İslâm-din algısında kırılma: İslâm’ın sadece Hz. Muhammed’in (asv) tebliğ ettiği bir din olduğu kabulüyle düşünce üretilmektedir. Oysa “Allah katında din İslâm’dır” ve bu din Hz. Âdem’den gelmektedir. Türklerin eski tarihinin “Şaman tarihi” olduğu kabul edilmekte ve bu tarih sürecinde Allah’ın Türklere hiç peygamber göndermediği varsayılmaktadır. Bu paradigmayı ileri süren müellifler tarihte Türk’ün “tek tanrıcı” inancının da Hz. Nuh’a bağlanarak okunmasına itiraz etmektedir. Arapların içinde “Hanif”liği kabul edenlerin bulunduğunu teslim eden müelliflerin, Türklerin “tek tanrıcı” din sahibi olmasını “Hanif”lik olarak değerlendirmekten ısrarla kaçındığı, ilmî bir temellendirme yapılmadığı görülmektedir. Ancak Kur’an’da Allah’ın, Hz. Muhammed’den önce ismini zikretmediği pek çok peygamber gönderdiği, ([2]) her kavmin peygamberlerle uyarıldığı, ([3]) kendisine peygamber gönderilmeden hiçbir kavmin helâk edilmediği ([4]) buyurulmuştur. Bu durumda Türklerin de binlerce yıllık tarihlerinde peygamberlerle muhatap olması mantık (akıl) gereğidir. Eğer Türkler tarihten çekilmemişse, bunun kendilerine gelen peygamberle veya peygamberlere iman etmiş bir kol (soy) ile ilişkisi olmalıdır. 2) İnsanlığın ikinci atası Hz. Nuh’a dayanan tarih algısında kırılma: Türk milliyetçilerinden bir kısım müellifin Türk milletinin tarihini M.Ö. 2000’lere kadar götürdüğü bilinmektedir. Bu müelliflere göre Türk’ün seciyesini oluşturan unsurlardan en önemlileri ise töre, dil, soydur. Yahya Kemal bu üç esas unsuru kabul etmekle beraber “Türk”ün Anadolu’da “millet” haline geldiğini ve tarihinin 1071’de başladığını ileri sürerek Türk tarihini “iki parçalı” bir yaklaşımla ele almaktadır. Benzeri şekilde pek çok müellif de Türk’ün Hz. Peygamber’in (asv) beyan ettiği şeriattan önceki hayatını “İslâm dışı” kabul etmekte ve soy, töre, dil esasları bakımından “tarihsel sürekliliği” gözetmemektedir. Bu müelliflerin pek çoğu “eski Türklerin göçebeliği” vurgusu yapmakta, böylece “Şaman Türkler göçebe iken, Müslümanlaşan Türkler yerleşik hayata geçerek uygarlaşmıştır” anlamına gelecek bir tarih perspektifiyle fikir vermektedir. Ziya Gökalp de “kesintili” bir tarih tasavvuruyla Türk tarihinde Osmanlı zamanlarını paranteze alarak bir yol açmaya çalışmıştır. Gökalp’te bu kez referans alınan tarih eski Türklerin kültürü ile modern Batı uygarlığı arasında benzerlikler bulmaya yönelmiştir. Batı’nın antik Yunan’a dönerek hümanist insan tasavvuruna varması gibi Gökalp de eski Türk’ün töresinden “yeni hayat”ın değerlerini belirlemeye çalışmıştır. Nevzat Kösoğlu, Yahya Kemal ve Anadolucu diğer müelliflerin 1071’i başlangıç saymasının ilmî açıklamasını yapamadıklarını, Ziya Gökalp’in ise Osmanlı Türklüğünü “tarihte süreklilik” ilkesini bertaraf edecek şekilde değerlendirdiğini ifade etmektedir:

“Milli varlığımızın 1071 Malazgirt zaferinden başlayarak tarih içinde oluştuğunu söyleyen Yahya Kemal, kendisinden önce gelen Remzi Oğuz (Arık) ve Nurettin Topçu gibi, niçin bu tarihin başlangıç olduğunun ikna edici açıklamasını yapmaz. Malazgirt öncesini Türklüğün bir mukaddimesi olarak görür. Onda da diğerleri gibi, milli varlığı tehlikeye atmak endişesinin hâkim olduğunu düşünebiliriz. Aksi takdirde milli varlığı bir uzviyete yakın düşünen şairimizin bir ağacı yarısından kesip, onu canlı bir varlık gibi düşünmesi(nin açıklaması-LB) mümkün olamaz. Bu tutum Yahya Kemal için yanlıştır. Toplumsal yapılarda kesintisiz bir oluşumu esas aldıktan sonra, bu yapıyı belirli bir zamanda nasıl sınırlandırabiliriz? Dilimiz, müziğimiz, mimarimiz, devletimiz ilh. 1071’in çok öncesinden gelmiyor mu? (…) Ziya Gökalp’in büyük ölçüde kuramının çerçevesine, mantıkî gereklerine uygun düşsün diye Osmanlı’yı görmezden gelmesine karşı, Yahya Kemal muhteşem bir çıkışla, tarih ve medeniyetimizin zirvesiyle buluşmamızı sağlamıştır” (Kösoğlu, 2009: 169).

Türk milliyetçiliği açısından Türk tarihi Osmanlı asırları nedeniyle “kırılmış zaman” nazarıyla ele alınmaktadır. Yahya Kemal, Nurettin Topçu, Remzi Oğuz Arık, Teoman Duralı, İsmet Özel gibi yazarlar “Türklerin Müslümanlık tarihi”ni esas alarak bin yıllık bir zamansallıkla düşünmektedir. Ancak Yahya Kemal ve Nurettin Topçu’da Türklerin bin yıllık tarihi bir “soy” tarihi iken, Ş. Teoman Duralı ve İsmet Özel’de “Türk”, soydan başka esaslara verilen dikkatle bir kimlik olarak ortaya çıkmaktadır. Ş. Teoman Duralı da İsmet Özel de “Türk” kavramını “birlik tesis etmiş bir toplum varlığı” olarak ele almaktadır. Her iki müellif de Türk’ün İslâm ile bu birliği en kâmil manada tesis etmiş bir savaşçı (alp-gazi esaslı) topluluğun adı olduğunu ileri sürer. Ş. Teoman Duralı’da “Türk”, devlet halinde teşkilatlanma istidadına sahip bir “boylar birliği” iken İsmet Özel’de “Türk”, “kafirle çatışmayı göze almış bir topluluk”tur. Yahya Kemal’in de “Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik / Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik” dizeleri “Türk”ün, “askerî bir alp-gazi topluluk” halinde varoluş kazanan kimliğini ifade etmekte ve Ş. Teoman Duralı’nın “orda/ordu” dediği Asena soylu savaşçı zümreye dair yaptığı vurguyla benzeşmektedir. Ş. Teoman Duralı’nın “Türk” tasavvurunu “ordu-millet” olarak temellendirmesi, Yahya Kemal’in “Süleymaniye’de Bayram Sabahı” şiirindeki “ordu-millet olarak medenileşmiş toplum” düşüncesinin izinde kalmaktadır: “Ordu-milletlerin en çok döğüşen, en sarpı / Adamış sevdiği Allah’ına bir böyle yapı. / En güzel mabedi olsun diye en son dinin / Budur öz şekli hayal ettiği mimarının.”

Türk’ün zaman içindeki seyrini anlamanın ve yorumlamanın “iki parçalı tarih” perspektifiyle ele alınması bir gerilim ortaya çıkarmaktadır. Türk’ün İslâm ile ilişkisi (ihtida hareketi) tarihin kırılmasıyla sonuçlanmıştır. Bu kırılma eski Türklerin kurduğu imparatorlukların modern dünyanın kavramlarıyla “ilkel, gelişmemiş” kategorileştirilmesiyle gerçekleşmektedir. Örneğin Ş. Teoman Duralı’nın “Öteden beri hayvancılık ve zanaatla (özellikle demircilikle) geçinen Türkler (Göktürkler-LB), Uygur devrinde artık tam anlamıyla irfan (derin biliş, okumuşluk, hakikate vakıf olma) hayatına intisap etmiştir” (Duralı, 2010: 70) ifadesi böylesi bir “kırılma”yı meşrulaştırmaktadır. Söz konusu kırılma “göçebe Türk” ile “yerleşik Türk” arasındaki kategorileştirmeden ve “uygar olanı seçmeden” kaynaklanmaktadır.

[1] Problem Türkiye Cumhuriyeti’ne vatandaşlık bağı ile bağlanmayan ve fakat hem soy anlamında hem dil anlamında akraba olan, aynı atadan gelen topluluklara “Türk” denip denmeyeceği hususundan kaynaklanmaktadır. Türkiye’de aydınlar Azerbaycan, Türkmenistan, Kazakistan, Özbekistan, Kırgızistan gibi devletlerin halklarını “Azerî”, “Türkmen”, “Kazak”, “Özbek”, “Kırgız” olarak tanımladıkları takdirde Sovyetler Birliği’nin “Türk milleti”ne farklı dil, tarih, kültür icat etmeyi hedefleyen politikası yeniden güncellenmiş olacaktır. “Hanif Türk” paradigmasının hedefi ise Türk dünyasını hem tarih hem dil ve kültür bakımından parçalayan bu politikayı bertaraf etmektir.

[2] “Muhakkak Biz Senden önce de elçiler gönderdik; onlardan kimini Sana aktarıp-anlattık ve kimini anlatmadık.” (40 Mü’min 78).

[3] “Biz her ümmete bir peygamber gönderdik. O da ‘Allah’a ibadet edin, tağuttan uzak durun!’ dedi. Sonra onlardan bir kısmına Allah hidâyet nasib etti, bir kısmı hakkında da sapacaklarına dair hüküm kesinleşti. İşte gezin dolaşın dünyayı da peygamberleri yalancı sayanların âkıbetlerinin ne olduğunu görün!” (16 Nahl 36).

[4] “Senin Rabbin, karyelere, memleketlerin ana merkezlerine (şehirlere ve ilçelere), ayetlerimizi okuyan bir elçi göndermedikçe (onlar da itiraz, inkâr ve isyan etmedikçe), o memleketleri yıkıma uğratıcı değildir.” (28 Kasas 59).

“Biz kendisine bir uyarıcı göndermeden hiçbir ülkeyi yıkıma uğratmış değiliz.” (26 Şu’arâ 208).

“Senin Rabbin, ‘ana yerleşim merkezlerine’ halkına ayetlerimizi okuyan bir elçi göndermedikçe şehirleri yıkıma uğratıcı değildir. Ve biz, halkı zulmeden şehirlerden başkasını da yıkıma uğratıcı değiliz.” (28 Kasas 59).

  • Beyatlı Yahya Kemal, Aziz İstanbul, İstanbul Fetih Cemiyeti Yayınları, 1974.
  • Duralı Ş. Teoman, Omurgasızlaştırılmış Türklük, Dergâh Yayınları, 2020.
  • Kösoğlu Nevzat, Milliyetçilikte Yeni Arayışlar-Yahya Kemal Hayatı ve Düşünce Dünyası, Ötüken Neşriyat, 2009.

Comment here