Edebiyat

Türk’ün Hayatında Türk Şiirinin Yeri

Bu makaleyi 11 dakikada okuyabilirsiniz

Hazırlayan: Mücahit Kılıç

Tarih sahnesinde boy gösteren en eski milletlerden biri olarak kültür, dil, edebiyat ve sanat alanlarında da millî unsurlarımızı gün yüzüne çıkarmayı başarmış bir milletiz. Adeta fıtratımıza işlenen yeryüzünde hüküm sürme arzumuzla onlarca farklı kültür ve coğrafyayla tanışmış bir milletin evlatlarıyız. Türk’e kıtaları aştıran bu arzu bizlere kaçınılmaz olarak bir kültür pazarlaması hadisesini yaşatmıştır. Terk edilen yurtlardan yerleşilen yurtlara değişen diller, dinler, kültürler ve medeniyetlerin vesilesiyle Türk kültürü ve edebiyatı ufku geniş ve muhtevası deryaları aşan bir mirasa sahip olmuştur. Bu deryada bulunan en değerli incilerden biri de şüphesiz ki Türk şiiridir. Türk’ün komşusu, yurdu, dostu ve hatta düşmanı değiştikçe tabii olarak kültürü de dili de şiiri de değişim ve gelişim gösterdi. Dörtlüklerin yanına beyitler, hecenin yanına aruz, kopuzun yanına ney, koşukların yerine gazeller eklendi. Değişmeyen tek bir şey oldu. Türk’ün kaleme aldığı, Türk’ün kelimelerinin aheste aheste yürüdüğü her şiir Türk’ün şiiri olarak tarihte yol aldı.

 

Bu yolculukta hiçbir zaman benliğini bırakmayan şiirimiz yeri geldi bizlere:

 

Bayat atı birle sözüg başladım

Törütgen işitgen geçürgen idim

 

düsturunu öğretti.

 

 

Âşık oldu, sevdiğinin hasretiyle yanıp tutuşurken:

 

Beni candan usandırdı cefadan yar usanmaz mı

Felekler yandı ahımdan muradım şem’i yanmaz mı 

 

diye sordu.

 

 

Gün oldu en gözü kara delikanlılar gibi:

 

Belimizde kılıcımız kirmanı

Taşı deler mızrağının temreni

Hakkımızda devlet vermiş fermanı

Ferman padişahın dağlar bizimdir

 

 diyerek mertliğini ve yiğitliğini cümle varlığa ilan etmiştir.

 

Misallerin anlattığı odur ki şiir, milletin ruhudur. Milletin hüznünü, aşkını, isyanını ve karakterini yansıtan bir aynadır. Bizler bu aynaya baktıkça Türk’ün sanatını ve Türkçenin zarafetini göreceğiz. Gördükçe de üzerimize düşen bir vazifenin idrakine varacağız.

 

Bize düşen vazife nasıl ki bedenimizi besliyorsak ruhumuzu da en has ve bizden olanla, Türk’ün şiiriyle beslemektir. Yârimizi, annemizi, babamızı, vatanımızı, bayrağımızı ve mukaddesatımızı mısralarımızın arasında bulup kalbimizin ve ruhumuzun en özel köşelerinde hissedebilmektir. Akif’in “Hangi çılgın bana zincir vuracakmış şaşarım?” Sorusunu sormasıyla yüreğimizdeki bağımsızlık ateşini harlayabilmek, Süleymaniye’den yükselen manevi çağrıya Beyatlı’nın hisleriyle eşlik edebilmektir.

 

 

 

Türk Şiirinin İki Kıymetlisi

 

 

Millet olarak yapmayı en çok sevdiğimiz işlerden biri de geçmişimizle kavga etmek ve yersiz mukayeselerle hem günümüzü hem de yarınımızı yormaktır. Bu âdetimizden Türk şiiri de nasibini almıştır. Tartışma divan şiiri ile halk şiiri arasında yaşanmaktadır. Hangi şiir bizim gibi yersiz ve temeli olmayan sorularla şiirimizi ve kültürümüzü meşgul etmekteyiz.

 

Türk milletinin Anadolu’da hâkimiyeti ve kültürel varlığını hissettirmesiyle birlikte komşusu olan Araplar ve Farslarla tabii olarak gerçekleştirdiği kültür alışverişinin ürünü olan divan şiiri, Türk’ün sonradan benimsediği fakat en az asıl sahipleri kadar başarılı örneklerini verdiği bir şiirdir. Halk şiiri ismiyle tanımladığımız ve Ziya Gökalp’ın milli ölçümüz dediği hece ile eserler verilen şiir de tıpkı divan şiiri gibi yeni coğrafyanın kültürel etkileşiminden nasiplenmiştir. Cümle yapıları, ölçüsü, nazım birimi, terkipleri ve kelime hazinesi ve İslam Öncesi Türk Edebiyatı’nın etkileri divan şiirinin aksine halk şiirinde daha çok hissedilse de bu durum divan şiirinin de en az halk şiiri kadar bizim şiirimiz olduğu gerçeğini

değiştirmemektedir.

 

Bu iki şiirin tartışılmasındaki en büyük iki unsur hece ve aruz ölçüleridir. Aruzun kaynağının Arap ve Fars edebiyatlı olması onların milli bir unsur olmadığı gibi bir algı yaratsa da bu hem edebi açıdan hem de ilmi açıdan sakat bir düşüncedir. Çünkü büyük edebiyatlar büyüklüklerini muhtevalarındaki çeşitliliğe borçludur. Aruzu Türk edebiyatının dışına attığımız anda yüzlerce divan, binlerce mesnevi de artık edebiyatımızda yok demektir. Evet aruz Türk icadı bir ölçü değildir fakat modern şiirdeki gelişmeler sonucu ortaya çıkan ürünler ölçü olarak edebiyata bizim kazandırdığımız unsurlar mıdır?

 

Urdun cefa taşın dile divane mi sandın beni

Zencirine bend eyledin uslana mı sandın beni

 

Beytindeki ahenk ve Türkçeyi sırf ölçüsü aruz olduğu için kenara atmak Türk şiirinin kolunu bacağını kesmek ten başka bir şey değildir. Yine aynı şekilde Beyatlı’nın Türkçenin en güzel örneklerini yansıttığı aruz ölçülü şiirlerine “Bu bizim ölçümüzden değil” demek büyük bir gaflet değil de nedir? Yine Türkçenin rind meşrep ustası Nedim’in şiirlerine ölçüsünden ötürü yüz çevirmek ne milli vicdana ne de ilmi ahlaka sığmamaktadır. Nasıl ki Yavuz da bizim Şah İsmail de bizim diyorsak aynı şekilde aruz da bizim hece de bizimdir. Divanlar da bizim cönkler de bizimdir. Keza aynı şekilde küstah bir tavırla halk şiirini köy kasaba şiiri olarak görüp aşağılamak ve estetikten uzak olduğunu iddia etmek de ayrıca bir gaflettir. Yunus’un, Hacı Bektaş’ın hikmetini, Dadaloğlu’nun yiğitliğini, Dertli’nin sazını yok saymak da milli kültürü yok saymaktan başka bir şey değildir.

 

Türk vicdanı nasıl ki bizlere ilahi aşkı ve Tanrı sevgisini en içten şekilde anlatan Yunus’u reddedemez ise aynı şekilde Su Kasidesi ile manevi coşkunluğun doruklarında dolaşan Fuzuli’yi de görmezden gelemeyecektir. Nasıl ki Baki, Nedim gibi usta şairleri ve Muhibbi, Avni gibi hükümdarları unutmayacaksa; Karacaoğlan, Dadaloğlu, Emrah ve onlarca halk ozanını da bağrına basacaktır. Bu iki şiir kolları farklı akan nehirlerdir. Ancak unutulmamalıdır ki son raddede döküldükleri deniz Türk’ün engin deryası olan Türk şiiridir. Bu bahsi Fuzuli’nin Türkçeye karşı olan sevgisini belirttiği şu mısralarla bitirmek isterim:

 

Ey feyz-resan-ı Arab ü Türk ü Acem

Kıldın Arab’ı efsah-ı ehl-i alem

Ettin fusaha-yı Acem’i İsa-dem

Ben Türk zebandan iltifat eyleme kem

 

 

 

 

 

 

Maarifte Türk Şiirinin Önemi

 

Gençlerimiz yarının Türkiye’sinin sahipleridir. Memleketimizin akıbeti de bu sahiplikle doğru orantılıdır. Eğitim bu denklemde belki de en mühim yerdedir. Bizler gençlerimize fenni ilimleri layıkıyla vermek vazifesinin yanında milli ruhu da aşılamalıyız. Bir Türk genci Mohaç’ı dinlerken Beyatlı’ya, Çanakkale’yi okurken Akif’e, şehitlerimizin kanıyla sulanan vatan toprağının ırmaklarında yüzerken Dilaver Cebeci’ye, şanlı bayrağın göklerde asilce dalgalanışını izlerken Arif Nihat Asya’ya, hürriyetinin önemini kavramak istediğinde Namık Kemal’e, köyünün toprağına ayak bastığında ve o topraktan mahsul aldığında Âşık Veysel’e gönlünü ve zihnini verebilmelidir. Türk gencine Türk akıncılarının kılıç seslerini, yedi düvelin üzerimize toplarıyla, tüfekleriyle ve en güçlü donanmalarıyla geldiğinde atalarının gösterdiği kahramanlığı Türk şiirinden daha iyi anlatabilecek bir öğretmen var mıdır?

 

Memleketimizin en büyük sorunlarından biri Akif’in fotoğrafını gördüğünde “Bu hangi yazardı?” sorusunu soran gençler yetiştirilmesidir. Ekonomiler çöker ve yeniden toparlanır fakat tarihini, kültürünü, edebiyatını ve kimliğini zihninden ve kalbinden attığımız bir nesil şüphesiz ki felaketimiz olur. Özellikle eğitimcilere düşen en büyük vazife bu ruhu yaşatmak ve Türk gencine kimliğini, kültürünü ve konu özelinde şiirini hissettirebilmektir.

Comment here