EdebiyatRöportaj

Silvan Alpoğuz ile “Dünyayı Başlarına Yıkacağız” Kitabı Üzerine Söyleşi

Bu makaleyi 12 dakikada okuyabilirsiniz

Söyleşen: Hasan Atik

Hasan Atik: “Dünyayı Başlarına Yıkacağız” çıkalı 1 yıl oldu. Özellikle bütüncül kurgusu ve eğildiği konular itibariyle kitabın yenilikçi bir sesi, yeni bir çağrısı var. Ben bu yenilik açısından şuradan başlamak isterim. “Töresi”, “Atalarımızın Sonbaharı”, “Türk İsyanı” gibi öykülerde toplumu tarihsel bir kazıya tabi tutuyorsunuz. “Töresi” yüzlerce yıl öncesinde bir Orta Asya hikâyesi anlatırken bugünde geçen Atalarımızın Sonbaharı ve Türk İsyanı öykülerine bağlanıyor. Konuşmaya bu bağlantıdan başlamak isterim.

Silvan Alpoğuz: Kitabı okumuş olanlar bilirler, öyküler birbirleriyle bağlantılı metinler zaten. Bu üçündeki bağlantılar özelinde söyleyecek olursam, hikâyenin çok da değişmediğini söylemeye çalışıyorum aslında. Töresi’ndeki temel sorun yeryüzündeki kaynak dağılımı, açlık, kıtlık. Dünyayı Başlarına Yıkacağız’da işsizlik, kira meselesi, mülkiyet sorunu. Töresi’nde kendileri açısından bu kaynak dağılımı sorununu nasıl aşacaklarına dair bir tezleri var. “Aynı töreye sahip olan boyların bir çatı altında buluşmasından” bahsediyorlar. Aslında Göktürklerin kurulma hikâyesi bu. Diğer iki öyküde ise daha derin bir okuma yapıyorum elimden geldiğince. Sonda bir Türk İsyanı yazabilmek için önce bir Türk tasavvuru hikâye etmek gerekiyor çünkü. Sorduğunuz bağlantı, o tasavvurun hikâyesi olarak okunabilir.

Atik: Kitap, “Onlar hariç herkese” ithafıyla başlıyor. Kitabın atmosferi bu ithafla başlıyor aslında diyebiliriz.

Alpoğuz: Eyvallah, tam da oradan başlıyor dediğiniz gibi. Tabii biz ve öteki meselesiyle de ilişkili biraz bu. Orada “herkes” denmesi kendini ve hikâyeni öteki üzerinden tanımlamaya karşı çıkan bir söylem. Hakkı yenen, hayatı zindan edilen, yurdu ve kutsalı çiğnenen kim varsa bu “herkese” dâhil edilebilir.  Benim için bu anlamda herkes aynı tarafta. Ama karşılarında “onlar” var, “öteki” değil.

Atik: Öykülerinizde manifesto niteliğinde cümle ve söylemleriniz var. Öykü ve ideoloji arasında bir bağ kurar mısınız?

Alpoğuz: Kurmamayı tercih ederim. İdeoloji daha çok kalıba dökülmüş, donmaya müsait bir yapı arz ediyor. Ama tabii ayağımın sabit bastığı bir alan da var. Yazdıklarımı bu sabit noktadan sakınmıyorum. Tartışmaktan kaçınmıyorum. Manifesto niteliğinde dediğiniz cümleler, hangilerini kastettiniz tam bilmiyorum ama buralardan çıkmış cümlelerdir diye tahmin ediyorum.

Atik: Bir sohbetimizde ve hatta öykülerinizde ifade ettiğiniz bir şey var; “dünyayı değiştirecek olan şeyin öykülerle gerçekleşebileceğini iddia ediyorsunuz.” Bu anlamda öyküye nasıl bir vazife yüklüyorsunuz?

Alpoğuz: Allah Resûlü, Selman-ı Fârisî ile tanışmalarında ona “hikâyen nedir?” diye soruyor. Selman-ı Fârisî’nin de malum, büyük bir arayış hikâyesi var. Asr-ı Saadet’te bu şekilde çok sayıda büyük hikâye bir araya geliyor ve bu birliktelikteki hikmet her şeyi değiştiriyor. Büyük hikâyelerde parlatmaya ihtiyaç duyulmayan bir derinlik vardır. Onu okurken veya dinlerken doğrudan hissedersiniz.

Dünyayı değiştirecek olan şey, bu anlamda hikâyedir. Hep böyle olagelmiştir. Okursunuz veya dinlersiniz bu hikâyeyi. Bu değişir. Ama sonuç değişmez. Büyük hikâyeler bir yerde birleşerek büyük değişimlere yol açar. Klasik dönemde bütün büyük eserler şiir formunda söyleniyor olsa da hikâye anlatan eserlerdir. Her toplum belli başlı büyük hikayelerin üstüne kurulmuştur. İstisnasız. Büyük hikayeler normlarla ilgilenir çünkü.

Öyküye bu anlamda nasıl bir vazife yüklüyorum? Yüz yıl önce değil ama bugün öykünün küçük hacmi itibariyle düşünceyi sıkıştırarak daha yoğun bir zemin sunabildiğini düşünüyorum. Bu anlamda büyük hikâyeler anlatmaya giderek daha yatkın bir hâl alacak gibi görünüyor.

Atik: Durum ve olay öyküleri şeklinde bir ayrım yapıldığında sizin öyküleriniz “olay” öyküsüne daha uymakta. Bu özel tercihiniz midir, yoksa üslubunuz mu buna yöneltti? Öykü kurarken teknik ilkeleriniz nelerdir? Buna ek olarak; bazı öyküler son derece gerçek bir dünyada geçerken bazıları fantastik diyebileceğimiz büyülü bir evrene dönüşüyor? Bu bilinçli bir tercih mi?

Alpoğuz: Sondan başlayayım. Gerçek dünyadan büyülü evrene geçiş meselesi, tabii bilinçli bir tercih. Bu da az önce bahsettiğim büyük hikâye kurma meselesiyle, o ihtiyaçla ilgili. Ben bu kitabın yazımında geleneksel anlatının yapısal özelliklerinden yola çıktım. Bugünde geçecek büyük hikâyeler, bir destan anlatısı mesela, nasıl kurulabilir? Bunun tamamen bugünün dünyasıyla, gerçeklikle sınırlı olmasını beklemek doğru olmaz. Böyle bir şey yazıyorsan dünya büyüsünü geri kazanmalı. Büyülü bir dünya kurmalısın. Ama içerisinde bugünün gerçekliği de olmalı. Bahsettiğiniz evren dönüşümü bununla ilgili bir şey.

Bu, bu kitap için geçerli bir şey tabii. Yarın başka bir şey yazılır, o da tamamen tek gerçeklik üzerine kurulu olur. Ne ve nasıl anlatmak istediğine bağlı.

İlk sorunuza gelince; olay öyküsü tercihi de bu anlam kurma işiyle ilgili. Biri bana kitaptaki bir öykü için “o kadar çok olay oluyor ki, olayları takip etmekten metni unuttum” demişti. Biraz da maksat o zaten. Olaylar silinince ortada saf anlam kalacaktır. Hayatta da bu böyle değil mi? Hayatının bir döneminde bir sürü şey yaşarsın. O sürecin sonunda, bir yerden sonra olaylar değerini yitirir artık. O dönemle ilgili bir anlama kavuşursun. Yaşadıkların anlamlı hale gelir. Neden böyle yazıyorsun derseniz, hiç düşünmedim, zamanla gelişen bir şey olmalı.

Atik: Öykü tür itibariyle çok fazla olay içermemelidir görüşüne katılmıyorsunuz o zaman?

Alpoğuz: Katılmıyorum. Dileyen tek bir an kesitine, tek bir olaya odaklanarak yazsın, dileyen başka türlü. Bu, tür ilk doğduğu dönemlerde geçerli, faydalı bir kıstas olabilir ama bugün orada değiliz. Bir sanat doğuşundan belli bir süre sonra ona çizilen sınırları aşmazsa varlığını sürdürebilir mi? Bir yerden sonra sönüp gider. Tabii ki bazı yönleriyle değişecek, dönüşecek. Bu değişimi getiren bizzat sanatın kendisi değil mi?

Atik: Peki okurdan yana bir beklentiniz var mı? Bu kitabı okuyanların zihinlerinde, düşüncelerinde vs. birtakım değişiklikler olacaktır diyebiliyor musunuz? Olacaksa, bunu neye bağlıyorsunuz?

Alpoğuz: Böyle bir amacım, beklentim yok tabii ki.

Ama şuna varım. Benim açımdan bu bir işaret fişeğidir mesela. Her çalışmanın, her kitabın olduğu gibi. Yerini ve varlığını belirtme içgüdüsü hayatta olduğunu ilan etme durumundan çok daha fazlasını söyler. Ben ortaya kendi açımdan bir şey koydum. Türkiye ve Türkçe üzerine bir dert bu. 100 yıl önce Ömer Seyfettin’in, Ziya Gökalp’in duyduğu dert gibi bir şeydi bu. Bu konu varlık yokluk meselesine kadar götürülebilir. Ama ortalık slogandan ve kuru hamasetten o kadar geçilmiyor ki yanlış anlaşılmaya çok müsait olur.

Onun yerine şöyle söyleyeyim. Edebiyat ve düşüncemiz uzun zamandır daha çok tercüme olarak nitelendirilecek şekilde ilerliyor. Burada doğrudan bir eserin çevrilmesini kastetmiyorum tabii. Evrensel olma iddiasıyla buradaki hiçbir sorunun buraya ait bir dil, akıl ve tarih zemini üzerinden tartışılmadığını söylüyorum. Hâlbuki ben edebiyatla sınırlandırmadan, Türk sanatının ancak Türk kültürü ve zevkiyle, anlam verme biçimiyle kıymet bulacağını, dünyaya iyi eserler sunabileceğini düşünüyorum.

Atik: Eserinizde bu anlamda Türk kültüründen yararlandığınız aşikâr. Peki, Türk edebiyatı- Türkiye edebiyatı isimlendirmeleri için ne düşünüyorsunuz? Bu ayrım işaret ettiğiniz konuyla da ilişkili gibi.

Alpoğuz: Şüphesiz ilişkili. Bunun Türk sineması Türkiye sineması versiyonu da var. Daha farklı alanlarda da bu tarz kullanımlar vardır. Bunlar altı boş şeyler. Yani gerçekten ciddiye alınacak ve üzerine tartışılacak bir zemini yok. Ama bakıyorsun koca koca yayınevleri yapıyor bunu. Bu tamamen ideolojik bir ayrım. Rusya edebiyatı, Fransa romanı, İngiltere şiiri diyeni göremezsin. Gülerler adama. Ama burada bunu ciddi ciddi yapıyorlar. Türkiye olmazsa Türkçe edebiyat gibi bir adlandırma kullanıyorlar. Burada maksat şu, etnik bir dil gelişsin. Daha etnosla demos ayrımını bilmeyenler Türkiye edebiyatı diyor çünkü bu edebiyat sadece Türklerin edebiyatı değil diyor. Meselenin özü de bu zaten. Etnik siyaset dili. Bu yutulacak bir dolma değil.

Atik: Son olarak zaman zaman dizi projelerinde yer aldığınızı biliyoruz. Üzerine çalıştığınız yeni bir proje veya kitap var mı? Bu süreçte neler okuyorsunuz, sohbetimizi bu soruyla bitirebiliriz.

Alpoğuz: Mesnevî-i şerîf üzerine bir çalışma yapıyoruz şu sıralar. Kitap olarak da çalıştığım iki dosya var. Ama henüz zamanları var. Kısmet.

Neler okuyorum? Gianni Rodari’nin kitaplarına bakıyorum şu sıralar. Kenan Göçer’in Türk’ün İş  Zihniyeti. Özgür Kavak ve Lütfi Sunar’ın editörlüğünü yaptığı İslâm Siyaset Düşüncesi var. Kıymetli bir çalışma, tavsiye ederim.

Atik: Teşekkürler, çalışmalarınızda kolaylıklar diliyorum.

Alpoğuz: Ben teşekkür ederim, sağ olun.

Comment here