Edebiyat

Niyazi-i Mısrî ve Carl Gustav Jung

Bu makaleyi 9 dakikada okuyabilirsiniz

 

Hazırlayan : Doğukan Oruç

Niyazi-i Misrî, devletle yaşadığı birtakım tatsız ilişkilerin ardından kalan ömrünün tamamını geçirdiği sürgün yeri olan Limni’de hayli enteresan bir metin kaleme alır. Tasavvuf şiirinin devrindeki bu en büyük ismi dinî görüşlerinde sergilediği marjinal sayılabilecek tavrı, Limni hatıratı boyunca dile getirdiği hemen her konuda da sürdürmeye kararlı gibi gözükmektedir. Padişaha duyduğu öfke zaman zaman şahsî bir boyut kazanır. Onu güreşe davet eder, kendisini öldürmesi için teşvik ve hatta tahrik eder, Osmanoğullarının “cılk olmuş yumurta” hâline geldiklerinden bahisle tahtın Tatarlara ait olduğunu öne sürer. Bütün bunlar gündelik dilin coşkun akışı içerisinde araya sık sık karışan küfürlerle de bezenir. Mısrî, padişaha olduğu gibi, Kadızade hareketine, sultanın vezirlerine, Limni’de kendisine kötü gözle bakan insanlara, hatta metnin bir yerinde doğrudan Tanrı’ya karşı ağzına geleni söylemekten çekinmez. Fakat bütün bu öfkenin arkasında hayli dramatik sahnelerin belirdiği de olur. Mısrî, oturmaya memur edildiği evin tavanını delip kendisini gözetleyen muhafızlardan, sokakta gezerken yüzüne tükürmesi salık verilen ve bunu yapan küçük çocuklardan, çektiği sıkıntılardan ve mihnetlerden bahsettiğinde bunca harlanmış öfkesinin altında yatan trajik koşulları da görmüş oluruz.

Benim Mısrî’nin ilgili hatıratına muhtelif zamanlarda sürekli bir biçimde dönüşüm ve burada da bir kez daha bahsedişim ise ondaki bu orijinalliğin, “padişaha ve Tanrı’ya sövebilen bir mutasavvıf portresinin olağanüstü ilginçliğinin ötesinde, belirli bir iddiayı ısrarla dile getirmesinden ve sonradan bu iddiayla ilgili tesadüfî bilgilere erişmemden kaynaklandı. Bu iddia, Mısrî’nin hatıratının büyük bir bölümünde dile getirdiği üzere düşmanlarının “içine bir yılan yerleştirdiği” iddiasıdır. Okur bunu başta alegorik bir anlatım, kendisine sürgüne yollayanların ona çektirdiği acının değişik bir ifadesi zanneder. Fakat ilerleyen sayfalarda ayırdına varır ki Niyazi, bu yılanın midesi içindeki hareketlerinden, onu içinden çıkarmak isteyişinden bahseder apaçık biçimde, bu yılanın gerçekliğine inanmaktadır, o uykudayken düşmanları tarafından içine yerleştirilmiş sahici bir yılandır söz ettiği. Bütün benliğini ele geçirmiş bir fikrisabit gibi, bu yılan Limni’de yazdığı hemen bütün satırları hükmü altına almıştır. Sonuçta elimizde içinde bir yılan olduğuna inanan bir mutasavvıf vardır.

Benim için bu yılan inancını daha da ilginç hâle getiren ise hatıraları okumamdan bir müddet sonra izlediğim bir röportajında Jung’un da aynı inancı taşıyan bir danışanından bahsetmesi oldu. Son devrin bu büyük ruh bilimcisinin anlattığına göre kendisine müracaat eden bir danışanı, “içinde bir yılan olduğundan” ve “sürekli olarak hareket ettiğinden” şikâyet etmişti. Bu, Mısrî’nin iddiasının birebir aynısı olması bakımından ilginçtir. Aynı arketipsel sabit fikir, aralarındaki yüzyılları, büyük coğrafî farklılığı ve statü ayrışmasını bir çırpıda kat ederek, iki insanı birleştirmiştir. On altıncı asrın mutasavvıf bir şairiyle, yirminci asrın bir Avrupalısı aynı spesifik hayvanı, aynı rahatsız edicilikle ve “içlerinde” duyumsamışlardır. Aradaki fark “içinde yılan taşıyan” Avrupalının bunda bir gariplik olduğu sezerek bir psikoloğa görünecek çağlara erişebildiği hâlde Niyazi’nin mucizelerin henüz yok olmadığı bir çağda yaşadığı için “içindeki yılan”ın gerçekliğinden şüphe etmeyi bile düşünmemesidir. Nitekim Jung, Avrupalı danışanının birkaç seans sonra içindeki yılanın çıktığını kendisine müjdelediğini anlatır. Mısrî’nin hatıralarından öğrenebildiğimiz kadarıyla o içindeki yılandan kurtulamamıştır. Zaten onun fikrince bunca gerçek olan bu yılandan kurtulabilmesinin tek yolu, o yılanın cerrahî bir müdahaleyle içinden çıkarılması olurdu. Bir sürgünün bu türden bir isteğini karşılayacak hekim bulmanın zorlukları da açıktır.

Bütün bu anlatı insanlığın ortak şuuraltının çok farklı iki insan tekinde, detaylarına değin aynı şekilde ortaya çıkışının olağanüstü etkileyiciliği bir yana, tarihle diğer disiplinler arasındaki ilişkinin ülkemizdeki yavan seyrine de işaret eder. Mısrî’nin anlatısını okuduktan sonra Jung’un bir videosuyla karşılaşmak yalnızca benim başıma gelebilecek türden bir tesadüf değildir, değişik konularda merak sahibi olan pek çok Türk okurunun aynı tesadüfü yaşama olasılığı yüksektir fakat terazinin öte kefesinde, bu tesadüfün aklıselim bir değerlendirmesini yapacak ölçüde yetkin birini bulma olasılığı da bir hayli düşüktür. Batı’da mitlerin, arketiplerin, psikolojik durumların araştırılmasının kısa ama yoğun tarihçesi, tarihçilerin dönemleri ve o dönemlerde yaşayan insanları anlamalarında önemli ufuk gelişmelerine yol açtı. Fakat henüz harp meydanlarının ve tamimlerle tüzüklerin iktidarından çıkamayan, bir gelenek oluşturma pahasına kuramsız, handiyse Rankeci bakışların iktidarında üretilmiş tarihçilik modellerini “bir meşale gibi” devretmeye çalışan ve tarihin materyallerine dair sergilenen övgülerin tarih yazmanın bütün diğer bileşenlerini gölgede bıraktığı Türkiye’de bu alanlar bâkir, hatta bâkir olduğunun dahi farkına varılmamış alanlar olarak durmaktadırlar. Türkiye’de tarih hâlâ materyal destek alabileceği disiplinlerle kurabildiği sağlıklı ilişkinin bir benzerini, entelektüel destek alabileceği disiplinlerle kurabilmiş değildir. Michel de Certeau’nun “Tarih ve Psikanaliz”ine benzer bir eserin yazılabilmesi için önümüzde hâlâ aşılması gereken muhkem bir duvar vardır.

Niyazi-i Mısrî, Jung ve emsallerinin varlık gösterdiği devirde yaşasaydı içindeki yılandan kurtulabilir miydi? Bu soru gerçi merak uyandırıcıdır ama tarihçinin meslekî ilgi alanına girmez. Fakat Mısrî’nin “içindeki yılan”ın gerçek olduğuna dair duyduğu sarsılmaz inancın arkasında yatan gerekçeleri anlamadan onun bir biyografisini yazmak mümkün olabilir mi? Tek başına kendisini anlamlandırabildiğimiz takdirde cemiyet hayatımızı bunca etkileyen bir inanç sistemini de anlamakta çok yol kat edebileceğimiz birini devletin ona bakışını yansıtan bir dizi belgeden hareketle anlamakta ısrar edişimiz tarihçiliğimiz adına ne gibi olumlu sonuçlar doğurabilir? Niyazi, içindeki yılanın gerçek olduğuna inanmıştı, ismini bilmediğimiz Avrupalı ise bunun gerçek olmadığına inanması gerektiğini bildiği bir devirde. Mesele baştan tarihseldir: Niyazi’nin inancı on altıncı, Avrupalının inançsızlığı yirminci asrın çocuğu olmasından kaynaklanır. Aynı durum karşısında sergilenen bu iki tavrın tarihsel kökenlerini anlamak, öyle sanıyorum ki, Mısrî’nin sürgüne gittiği tarihin tespitinden çok daha önemli bir tarihçilik ödevi oluşturur, zira daha çok şey söyler. Fakat tarihçiye daha çok ve daha önemli şeyler söyleyen bu anlam, tarihçinin kendisine materyal destek vaat etmeyen disiplinlere yaklaşırken göstereceği özverinin arkasında saklıdır. Türk tarihçiliği tam da bu özveriye ihtiyaç duyuyor.

Comment here