Edebiyat

Kabına Sığmaz Bir Şair: Adanalı Ziya

Bu makaleyi 5 dakikada okuyabilirsiniz

Hazırlayan: Okan Keleş

Bir hayat düşünün ki insana anne, baba ve kardeşlerinin adını dahi unuttursun. Böyle bir hayat, insanı elbette ürkütür lakin Adanalı Ziya’yı okuduğumuzda anlarız ki bu sözler başka türlü bir hayatın getirisi olamaz. 1859’da Adana’da doğmuş şairimiz ilk hicvini 16 yaşında Ziya Paşa için yazmış ve Vali Konağı’nın kapısına yapıştırmış. Tahkikatlar sonucunda hicvin Ziya tarafından yazıldığı anlaşılmış ve herkes kendisine verilecek cezayı merak etmiş. Çünkü Ziya Paşa, kendisi için “Ziyası kalmadı mülkün gelince Paşası” taşlamasını yazanları memuriyetten atarak cezalandırmıştı. Ancak Paşa, Ziyayı cezalandırmak yerine kendisine iltifat ederek İstanbul’a göndermiş ve Askeri Tıbbiyeye girmesini sağlamış. Burada bir yıl okuyan Ziya, anatomi dersinden tiksinerek okuldan ayrılmış ve Vakıflar Müdürlüğünde işe başlamış. Bu zaman zarfında Muallim Naci ile tanışmış ve edebi dünyası onunla şekillenmiştir. İstanbul’da artık serkeş bir yaşam tarzı sürmeye başlamış ve her akşam içmeye başlamıştır. Bir gün İstanbul’da içkiliyken yolda gördüğü Seraskerin yüzüne karşı bir taşlamasını söyler ve derhal tutuklanarak hapse atılır. Dostları onu kurtarmak için “deli” olduğunu söylemişler ama bu sefer de tımarhaneye atılır. Ancak orada da hicivlerini sürdürmüş ve deli olmadığı anlaşılınca Fizan’a sürülmüş. Zaten Ziya kendisi için “deli” diyenlere cevap olarak şöyle demiştir:

“Tig sertiz-i zekamız kırk yararken bir kıli
Biz de mecnunsak eger kimdir cihanin akili”

1894 yılında Fizan’dan Mısır’a kaçan şair, Sadrazam Ahmed Cevad Paşa’ya sunduğu dilekçe ile affedilir ve 1895 yılında Afyon Vakıflar Müdürü olarak atanır. Sürgünlerden, tımarhaneden sonra burada gördüğü sevgi ortamı onu ölünceye kadar Afyondan ayırmaz. Hatta 1910 yılında Bursa Vakıflar Müdürlüğü Başkâtipliğine tayin edildiği halde gitmemiş, emekliliğini isteyerek Afyonda kalmıştır. 26 Ağustos 1932 yılında vefat eden şair mezar taşına şu kitabenin yazılmasını vasiyet etmiştir:

“Femi şikayete açsam, lehimi gam saçılır,

Dokunmayın bana, ben bir garip gamzedeyim.

Ben için öldü diyorlarsa çok mudur yâran,

Belayı hicr ile her gün ölüp dirilmedeyim.”

 

Ünlü şairimiz Süleyman Nazif, Adanalı Ziya için “Hamid’den sonra en derin şairimizdir” demiştir. Öyle derindir ki bir şiirinde Hz. Ali’nin, Hz. Peygamberi gasletmesini şu dizlerle anlatmış:

 

“Bilmem niye âşıkan utansın,

Bîgâne-i âşk olan utansın.

 

Bir hâsılı yok zemine düştüm,

Elden ne gelir zamân utansın.

 

Hâk üzre kalış ziyâ-yı mihre,

Bir zül ise âsuman utansın.

 

Râz-ı dili kim ederdi ifşâ,

Ey mihr-i emel figân utansın.

 

Sevmekle seni utan diyorsun,

Sevmekse suçum cihan utansın.

 

Dildâdene levm eder şu bi’dil,

Gel şöyle görün eman utansın

 

Ruhsar-ı Ziya, ne gül gül oldu,

Sen söyle o meh heman utansın.”

 

Karşılaştığı sıkıntılarda başını göğe kaldırıp “Daha yok mu?” diye Rabbine naz eyleyen şairimize rahmet olsun.

Yararlanılan Kaynaklar:

Faruk Şükrü, (1934). “Adanalı Ziya”, Taşpınar Dergisi, C. 2, S. 23, ss.193-196.

İbnülemin Mahmud Kemal İnal, (1969). “Son Asır Türk Şairleri”, MEB.

İrfan Ünver Nasrattınoğlu, (1971). “Afyonkarahisar’lı Şairler, Yazarlar, Hattatlar” İpek Matbaası.

 

Comment here