EdebiyatOğuzhan Murat Öztürk

Anlatımda Bir Mübalağa Zirvesi Celal Davut Arıbal

Bu makaleyi 17 dakikada okuyabilirsiniz

Hazırlayan: Oğuzhan Murat Öztürk

Pehlivanlarla alakalı tefrika yahut bilgilendirme yazısı yazanların yazının lezzetini artıracak mübalağalı bir üslup kullanmaları âdettendir. Az veya çok bir şekilde biri beş yapan, beşi on beş yapan bu üslup okuyucuyu sarıp sarmalar ve okuduklarından aldığı ziyadeleştirir. Beş Şehir yazarı Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Ankara’yı anlatırken mübalağalı üslubun piri olan Evliya Çelebi’yle alâkalı “Zaten ben Evliya Çelebi’yi tenkit etmek için değil ona inanmak için okurum. Ve bu yüzden de daima kârlı çıkarım”[1] demesi gibi Celal Davut Arıbal’ı okuyup keyif almak için de üzerimize saçılan mübalağa yağmuruna karşı tek korunma ve keyif alma şansımız sebep sonuç ilişkileri ve kıyas mantığımızı rafa kaldırmamızdır. Gerçekten de Arıbal’ın üslubu çok keyiflidir. Hemen hemen herkesle yakın arkadaştır. Meşhur Bulgar Sadık’ın bendelerindendir. Adalı Halil ile Çolak Molla kahvede tartışırken o da oradadır ve olaya dâhildir. Ertesi gün mülayim Molla azılı Adalı ile güreşirken meşhur Aliço hakemlik yaparken masaya hakem olarak oturanların arasında 20 yaşındaki! Arıbal da vardır. Aliço’nun 20 yaşındaki bir yeni yetmeyi hakem olarak yanına almayacağı açıktır. Muhtemelen Arıbal bunu yazarken yaşını hesap etmeden kaleme almıştır. Önemli olayların bir yerinde onu mutlaka görürüz Koca Yusuf’un Çolak Mümin’le Râmi güreşinde oradadır, Cihan pehlivanı Kara Ahmet, Sineklibakkal’da ev ararken aniden fenalaşıp onun kollarında ölmüştür. Tamburacı Osman pehlivan olma yolundaki idmanlarını onunla güreşerek yapmıştır. Herkesle yakın arkadaştır Arıbal, her önemli hadisede hazır ve nazırdır. Âtıf Kahraman Arıbal’ı tarif ederken mübalağacı üslubuna değinmeden edememişti

“Celal Davut Arıbal ölmeden iki sene evvel Hacettepe Üniversite’nin yanındaki caminin karşısında bir evde oturuyordu. İri yarı gerçekten pehlivan yapılı bir ihtiyardı. Yazdıklarından hangisini bizzat görmüştür, hangisi hayal mahsulüdür ayırmak güç. 20 yaşında bir gencin Aliço’nun yanında hakem masasında oturacağına inanmak ise daha güç.”[2]

Arıbal’ın mübalağalı üslubuna örnek olarak Zafer gazetesindeki Koca Yusuf anlatısından bir bölüme yer vermek yerinde olacaktır. Arıbal tahmin edebileceğimiz gibi yine başroldedir:

“Türk pehlivanlığının bir sembolü olan Koca Yusuf, akılları durduran kuvvetini mandalardan almıştı. Denilebilir ki pehlivanlık hevesi onunla beraber doğmuş, malak denilen manda yavrulariyle mandalarda onun bu hevesini körükliyerek yetiştirmişlerdir. Daha yedi sekiz yaşlarında iken köyde ve harman yerlerinde önüne gelen çocuklarla boğuşur ve onları yere sererdi. Yaşlarını ve hattâ daha iricelerini yere vurdukça şikâyetler de artardı. Babası da, anası da artık Yusuf’un haşarılığından usanmışlardı. Bir çare arıyorlardı. Babası çiftçi ve zengin bir adamdı. Oğlunun bu yaramazlığının önüne geçmek nihayet buldu. Yusuf her gün mandaları ve malakları önüne katacak, çayıra otlatmağa götürecekti. Her köy çocuğu gibi Yusuf da çok itaatli bir çocuktu. Köy çocuklariyle boğuşmaktan mahrum kalmıştı ama zekâsından faydalandı. Malaklarla boğuşmağa başladı. Onları yakalar, sanki bir köy çocuğu ile boğuşuyormuş gibi zavallı hayvanları alt üst ederek sırtlarını yere getirirdi.

Aradan seneler geçti. Yusuf vazifesine devam etti. Günden güne de serpilmeğe başladı. Serpildikçe de malaklar onu tatmin edemez oldu. O vakit mandalara sataşır, kuyruklarına yapışarak geri geri çeker, onları huylandırır, sonra da birdenbire bırakarak koca hayvanı tepe taklak ederdi.

Yusuf on dört yaşlarına girmişti. Artık mandalarla güreşmeğe başladı. Koca mandanın boynuzlarını kollarının arasına sıkıştırarak boyunduruğa alır; yere çarpardı. Koca Yusuf’un mandalarla güreşi köyünde de, civar köylerde de şöhret almıştı, halk çayıra gelirler, onun mandalarla boğuşmasını seyrederlerdi. Aziz canına rahmet olsun, ölümünden bugüne kadar tam elli bir sene geçti,[3] elli bir sene sonra onun güreş hayatını yazacağım hiç aklıma gelmemişti.

Bir gün mandalarla güreşini ondan sordum. Şirket vapurunda Kadıköy’üne geçiyorduk. Meşhur ve maruf pehlivanlarımızdan Tamburacı Osman pehlivanın babasının Kadıköy’ünde pazar yerinde bir bahçeli kahvesi vardı. Adı da Palabıyık İsmail idi. Her iş elinden gelen bir adamdı. Kahveci, berber, dişçi ve sünnetçi idi. Bütün pehlivanlar bu kahvede toplanır, yarenlik ederdik.

Koca Yusuf, sualimi cevapsız bıraktı. Ben de üstelemedim. Kahveye geldiğimiz zaman bahçe pehlivanlarla dolu idi. Tuhaf bir tesadüf oldu. Kahvenin önüne bir çift manda koşulmuş bir araba geldi. Sahibi yorgun bir adama benziyordu. Koca Yusuf birden yerinden fırladı. Mandanın birisini çekti. Bir boyundurukla manda yere yıkıldı. Bütün pehlivanlar ayaklandı. Mandanın sahibi de, gelen geçenler de şaşırmışlardı. Koca Yusuf mandayı mağlûp bir halde bıraktı. Sahibine bir altın vererek helâllik diledikten sonra yanımıza geldi. Oturduğum arkasız iskemle ile beraber beni havalandırdı. Bahçenin içini o vaziyette dolaştı. Sonra gülerek beni yere bıraktı ve:

— İşte Celâl Ağam manda ile böyle güreşilir dedi. Lâf değil, o vakitler ben de yüz üç kilo geliyordum.”[4]

24 Ağustos Çarşamba günü Zafer gazetesinde “Arkadaşımız Celal Davut 76 Yaşında” başlıklı bir habere yer verilmiş, yarım asırdan çok fazla zamandan beri mesleğimize hizmet eden arkadaşımızın hayatına dair bir yazıyı bulabileceksiniz cümleleriyle yazarın hayatına dair kıymetli bilgiler verilmişti:

“Er meydanlarının ünlü pehlivanları sütununda yazılarını zevkle okuduğunuz değerli arkadaşımız Celâl Davut Arıbal bundan iki gün evvel 75 yaşını bitirip 76’sına basmıştır. Üç çeyrek asırlık hayatının yarım asırdan fazlasını gazetecilik sahasında geçiren arkadaşımız, hâlâ ilk gazeteci olduğu zamanlardaki hareket ve cevvaliyetini muhafaza etmektedir. Kendisine bundan sonra da mesut ve sıhhatli bir hayat dilerken kıymetli bir tarih olan eski günlerine ait bazı hatıraları da anlatmak isteriz.

Celâl Davut 20 Ağustos 1874-1290 da Ahırlı Burgazın’da doğmuştur. Meşrutiyet ilân edilinceye kadar Tercüman-ı Hakikat, Malûmat, Servet, İkdam ve Sabah gazetelerinde musahhihlik ve muharrirlik etmiştir.

Celâl Davut Meşrutiyet ilân edildiği geceyi şöyle anlatmaktadır:

Celâl Davut Meşrutiyet ilân edil­diği geceyi şöyle anlatmaktadır:

— O akşam Tercüman-ı Hakikat gazetesinde çalışıyordum. Sansürden bir memur geldi. Tashih pro­valarını istedi. Vermedim. İsrar ediyordu. Veremem, dedim. Sabaha karşı Kılkuyruk namiyle maruf olan matbuat umum müdürü Kemal Bey gazeteye dayandı. İllâki tashih­leri vereceksin diye tutturdu. Yine vermedim. Biraz ağzını bozunca ben de dayanamadım. Malûm ya serde pehlivanlık var; bey ağacığım onu tuttuğum gibi bir yere çaldım ki sorma. Adam gık bile demeden ye­re yuvarlandı. Ve sonra kendine gelince, oradan sıvıştı gitti…

O zamanlar hürriyet çılgınlıkları içinde aklına gelen gazete çıkarıyordu. Hattâ evini satıp gazeteye yatıranlar vardı. Biz de bu sayede birçok gazetelerde muharrirlik ya­pıp çalıştık:

Celâl Davut Meşrutiyet zamanın­da Yeni Gazete’de Saffeti Ziya, ve Abdullah Zühtü ile beraber çalış­mış. Ve sonra Akşam gazetesine geçmiştir.

Millî Mücadele senelerinde An­kara’ya gelmiş ve burada gazeteci­liğe devam etmiştir. Öğüt, Tan, Ye­ni Gün, ve sonra Hâkimiyet-i Milli­ye gazeteleri Celâl Davut’tan çok faydalanmıştır. Celâl Davut’un ga­zetecilik hayatının 15 senesi Hâki­miyet-i Milliye ve Ulus gazetesinde geçmiştir. Kendisinin gazeteciliğe başladığının 53’üncü senesinde ya­ni [1]948’de jübilesi yapılmıştır.

Celâl Davut da gazetecilikten da­ima memnundur. Yalnız istibdat senelerinde geçirdiği elemli hayatı daima hüzünle anar.

En küçük bir vesile ile, bir harf noksanı, bir cümle düşüklüğü veya­hut imalı telâkki edilen bir kelime- yüzünden günlerce hapiste yattığı olmuştur. 316 senesinde Malûmat gazetesinde mizahi bir şiirinden do­layı, üç ay kadar mabeyinde mev­kuf kalmış, sonra Beşiktaş muhafı­zı Hacı Hüseyin Paşa’nın şefaatiyle affedilmiştir. Gazetecilik hayatında yüzlerce defa Taşkışla divanı harbi­ne sevkolunmuş ve yapılan neşriyat hakkında uzun uzun sorgulara ma­ruz kalmıştır.

Fakat Celâl Davut sade gazeteci değildir. O aynı zamanda ünlü bir pehlivandır, ve mükemmel bir arıcıdır. Doğduğu muhitin icabı olarak çocukluğundan beri kuvvetli olmuş ve pehlivanlık yapmıştır. Altmış senedir güreşle meşguldür. Gençliğinin en ateşli zamanlarında 109 kiloluk bir pehlivandı. Hâlâ yarım kuzuyu bir tepsi pilavla nasıl hakladığını anlatmaktan zevk duyar. Celâl Davut şimdi 75 yaşını bitirmiş olmasına rağmen dehşetli kuvvetli, zindedir, insanın elini sıktı mı:

— Acıtayım mı? diye sorar. Ve sonra gülerek:

— Sağol bey agacığım! dedi omuzunu silker ve geçer…

Ankara’ya 9 buçuk kilometre mesafede Dikmen’de bir bağı vardır. Her gün bu bağdan Ankara’ya yaya olarak gelir, ve akşam, tekrar döner.

— Yürümek en büyük zevkimdir; der.

Sigara içmez, fakat kahveyi muhakkak duble ve bol şekerli içer.

Celâl Davut bir aralık Romanya’da arıcılık da tahsil etmiştir. Dikmen’deki bağında arıları vardır. Arılar ondan, o arılardan memnundur.

— Onlar soktu mu, tatlı tatlı kaşınırım! Hem de romatizma nedir bilmem der… Onun için ismini de Arıbal almıştır. Güzel balları olduğunu söyler. Fakat 9 buçuk kilometreden bal taşınamıyacağı için arkadaşları bu balları pek tadamamışlardır.

Celâl Davut arıcılık hakkında, pehlivanlara dair birçok gazetelerde ve dergilerde yüzlerce yazı yazmış, ve bu sayede kendisini Balkanlar’dan başka Amerika’ya bile tanıtmıştır.

Değerli arkadaşımıza bundan sonra da sıhhatte daim ve mesut olmasını dileriz.”[5]

Celal Davut, arıcılık konusunda da ülkenin öncü isimlerinden biridir. Zafer gazetesindeki yazıda da belirtildiği gibi soyadını da buradan almıştır. Arıbal ilginç bir şekilde 1946 yılında yazılmış Tekçarık Yüzbaşı[6] adlı romana da konu olmuştur. Konusu Kastamonu’nun Araç ilçesinde geçen romanda Arıbal da arıcılık faaliyetleri için bölgeye gelmiş bir devlet memuru olarak kendisine yer bulmuştur. Konusunu gerçek hayattan alan bu romanda köylülerin köylerini geliştirme çabaları ele alınmaktadır. Romanın başkarakteri olan Tekçarık Yüzbaşı, bölgede incelemelerde bulunan devlet görevlileriyle köylünün arasında köprü vazifesini üstlenmekle beraber köyün menfaatine yapılacak çalışmalarda da köy halkını gayrete getirme görevini de ifa etmektedir. Arıbal kitabın muhtelif yerlerinde okuyucu karşısına çıkar genellikle köylüye arıcılık yapabilmek için elzem şartları anlatır. Aynı Zafer gazetesinde yazıldığı gibi muhatabına “ağacığım” der, köylüyü hatalı ziraî faaliyetleri konusunda ikaz eder, ekim-dikim önerilerinde bulunur. Arıcılığa uygun arazileri tespit eder. Bölgede fennî arıcılığın başlamasına öncü olur. Kitabın bir yerinde bölgenin arıcılık için mümbit olduğunu hesaplamalarla ortaya çıkaran Arıbal’ın Türk köylüsünün bakış açısıyla alâkalı tenkitlerine de şahit oluruz:

“Ben deminden beri hesap ediyorum, bu köye su içinde 300 kovan yerleştirilebilir. Ve emin olun bu kovanları ferah ferah besliyebilecek çiçek ve ağaç var burada. 300 kovan ilk merhalede 15’er kilodan 4500 kilo bal verir. Bu, Terkos suyu fiyatına 2’şer liradan 9000 lira yapar. Ne kira, ne garson, ne bahşiş ister. Bu köy bir şey yapacaksa ilk önce bunu yapsın. Ah, ne yazık ki bu köy de geçim yolunu; bire üç, bilemedin dört veren daracık ve nankör bir toprak üzerinde ömür boyunca öküzlere (Gâh!) demekle o canım ormanları kıyasıya, köküne kibrit suyu dökesiye doğramaktan ibaret sanıyor.”[7]

 

1954 yılında ebediyete intikal eden Celal Davut Arıbal, artık çok fazla rastlayamadığımız üslup zengini bir dil kullanımın, kelâmî nezaketin, “yazılarımı okumak felâketine katlanan okyucularım” cümlesini kurabilecek bir tevazuun son mümessillerinden biriydi. Tekrar hatırlanmasına vesile olursak ne mutlu.

[1] Ahmet Hamdi Tanpınar, Beş Şehir, Dergâh Yayınları, 2014.

[2] Âtıf Kahraman, Koca Yusuf, s.145

[3] Yazı 1949 yılında yayınlanmıştır.

[4] Celal Davut Arıbal, Zafer Gazetesi, 22.05.1949 Er Meydanlarının Ünlü Pehlivanlarının Hayatı, Koca Yusuf, s.4.

[5] Zafer Gazetesi, Arkadaşımız Celâl Davud 76 Yaşında, 24.08.1949, s.4

[6] Hakkı Kâmil Beşe, Tekçarık Yüzbaşı, Başbakanlık Devlet Matbaası, 1946.

[7] Hakkı Kâmil Beşe, Tekçarık Yüzbaşı, Başbakanlık Devlet Matbaası, 1946, s.61.

Comment here