Dosya KonusuRamazan

Türk Kültüründe Ramazan II

Bu makaleyi 11 dakikada okuyabilirsiniz

Hazırlayan: H. Ömer Özden

İftar ve Sofralarda Ramazan

İftardan birkaç saat önce hazırlanmaya başlayan iftar yemekleri ve iftarlıklar, ramazanın en neşeli zamanlarından birini teşkil eder. İftar yemekleri, her zamanki yemeklerden farklı olduğu gibi, iftar sofraları da ramazan dışındaki sofralardan farklı hazırlanır. Ramazana girmeden önce yapılan hazırlıklar, iftar sofralarında kendini gösterir. Herhangi bir davet olmasa bile, sanki davet varmış gibi donatılan iftar sofraları, ülkemizin en doğusundaki şehrinden başlayıp, en batıdaki şehrine kadar aralıklarla şehir şehir aynı anda oruç açıp lokmaları aynı anda ağzına götürdüğü bir şöleni andırır.[1]

İftar sofraları, ramazanın kültür zenginliğine katkıda bulunan en önemli etkinliklerdendir. En sade yaşayan ailelerden en şatafatlı yaşayan ailelere kadar, herkesin iftar sofraları ramazan ayında dolup taşar.

İftar davetleri de ramazan ayının vazgeçilmezlerindendir. Ekonomik düzeyi ne olursa olsun, ramazan aylarında her aile mutlaka iftar davetinde bulunur. Eski zamanlarda kimi konaklardaki davetlere, davetlilerin yanı sıra davet edilmeyenler de gelirse geri çevrilmez, onların da gönülleri kırılmayarak karınlarını doyurmalarına izin verilir, onlara da ayrı sofralar hazırlanıp bütün yemeklerden ikram edilirdi. Sofralar, en güzel şekilde süslenir, alelade görüntüden kurtarılır, yaz aylarında evlerin bahçelerine kurulan sofralarda iftar yapılır.

Bu sofralarda mevsimine göre türlü reçeller, bal, hurma, incir, kuru kayısı, değişik zeytinler, değişik peynir çeşitleri, salatalar, yaz meyveleri veya kış meyveleri, gün gün değişen çorbalar, et yemekleri, sebze yemekleri, birkaç çeşit börek, biri sıcak, diğeri soğuk olmak üzere en az iki çeşit tatlı, hoşaflar iftar davetlerinin değişmezlerindendir. Konaklarda verilen davetlerde, gitme vakti geldiğinde de davete katılan her fakire zengin ev sahibi tarafından ‘diş kirası’ adıyla harçlıklar verilip gönülleri hoş tutulurdu.[2]

Türk insanı, yardımlaşma ve dayanışmayı sever. Bu, milli bir özelliğimizdir. Buna bir de İslam dininin yardımlaşmayı teşvik eden tutumu eklenince ramazanda bu yardımlaşma ve dayanışma had safhaya çıkmaktadır.

Fakirlerin neredeyse bir aylık yiyecekleri karşılanmakta, onlar için özel iftar davetleri düzenlenmekte, geçmişte olduğu gibi günümüzde de iftar yapabilmeleri için özel mekânlar hazırlanmaktadır. Böylece maddi durumu iyi olanlar, komşuları açken kendileri tok olmanın rahatsızlığından kurtulmakta, herkesin tok olduğu bir toplum yaratılmaya çalışılmaktadır.

Ramazanda gerek yardım amaçlı iftarlar olsun, gerekse konuk ağırlama amaçlı olan iftar davetleri olsun, geleneksel Türk misafirperverliğinin ve Türklerdeki şölen âdetinin bir devamı niteliğindedir. Bu yüzden bu iftar davetleri, ramazanı millileştiren adetlerdendir. Bir de habersiz iftara gitmeler vardır ki bunun keyfi daha bir başka olur.

Her yörenin kendine göre bir mutfak kültürü bulunduğu gibi, yine her şehrin ramazan yemekleri de kendine göre değişiklik arz etmekte, ramazanda bu aya özgü yemekler yapılmaktadır. Bütün şehirlerdeki adetlerden söz etmek imkânsız olduğu için, İstanbul’un yanında Erzurum’dan bahsetmek yeterli olacaktır.

Erzurum’daki günlük ramazan yemekleri olan çorba ve kıyma (kıyılmış etten içerisine istendiğinde ıspanak ve pastırma da katılabilen ve üzerine bolca yumurta kırılarak pişirilen Erzurum’a özgü ramazan yemeği) iftar davetlerinde de mutlaka bulunur. Bunun yanında daha başka iftariyelikler, çeşitli yemekler (suböreği, ekşili dolma vb.) ve tatlılar (soğuk tatlı olarak güllaç, sütlaç ve muhallebi gibi) de ikram edilir.

Erzurum’a özgü bir tatlı olarak kadayıf dolması ramazan sofralarındaki yerini alır. Kuru ve yaş meyvelerden yapılan şuruplar, hoşaflar, iftar ve sahur sofralarının vazgeçilmez çeşitlerindendir. Ayrıca köylerde ev kadayıfı yapılır ve bir lezzet harikası olarak sunulur. Zamanımızda bunların yanında hazır yiyecekler, gazlı içecek ve meşrubatlar da sofralardaki yerini almıştır.

Demek ki değişen zamana göre de iftarlıklar değişkenlik göstermektedir. İftardan bir süre sonra da Erzurumlunun değişmez içeceği olan çay içilir. Çay içilmediği takdirde sanki yenilen yemeklerin hiçbir kıymeti kalmaz. Hatta Erzurum’da ister ramazanda olsun, ister normal zamanlarda olsun çay ikramı, her türlü ikramdan daha kıymetli sayılır.

Ancak iftar sofraları yine eskisi gibi donatılabilmektedir. İftar davetleri, günümüzde de devam etmekle beraber, eski şaşaasının kalmadığı gözlemlenmektedir.[3]

İftar sonrasının ise ayrı bir havası vardır. Önce günün yorgunluğunu atmak için bir kaç bardak çay içilir, sonra teravih namazı kılınır. Bu bir davetse ve ev genişse evde kılınmaya çalışılır. Teravih sonrası asıl dinlenme ve eğlenme faslı başlar ki kış ise ıhlamurdan tutun adaçayından çıkın her türlü çaylar ve kış meyveleri, yaz ramazanı ise şuruplar, meyve suları, çay ve yaz meyveleri mutlaka yenilir.

Özellikle yaz ramazanlarında sahur vakti yatsıya daha yakın olduğu için genellikle misafirlerle birlikte oturulur ve çeşitli oyunlar ve eğlencelerle vakit geçirilir, sahurda da yine sahurluk yenilip evlere doğru yola çıkılır. Yaz aylarında çoğunlukla devlet memurları izinlerini ramazan ayında kullandıkları için bu pek de sorun olmaz. Kışları da geceler uzun olduğu için gece yarısına kadar oturulur.  Ancak günümüzde hayat öyle pek de kolay değil.

Çoğunlukla öğrenci çocuklarımız varsa onların geleceği için eğlenceleri çocuklarımıza, dolayısıyla anne babalara fazla zaman bırakmaz.

Ramazanın ekmeği de kendine mahsus olan pidedir. Fırınlar, ramazana göre hazırlıklarını yapar ve pideyi şekillendiren tırnakçı ustaları tutarlar. Normal ekmekle pidenin hazırlanışı ve pişirilme sıcaklıkları farklıdır. Ramazanda insanlar birbirleriyle iftarlık adı altında hediyeleşirler de. Ramazan ayındaki bu hediyeleşme geleneği de Türk kültürüne özgü bir durumdur. Birine iftarlık alan kişi, gücüne göre bir gıda maddesi, söz gelişi pide veya pastırma vs. veya başka bir iftarlık alabilir. Çocuklara daha ziyade şekerleme türünden bir hediye alınır. Çocukluğumuzda Erzurum’da iftarlık olarak horoz şeklindeki kalıplardan çıkarılan ‘horoz şekeri’ alınırdı. Bunu satan satıcı, belli bir ahenk içinde ‘iftariye horoz şekeri’ diye bağırır ve çocuklar etrafına toplanarak şekerlerini alırlardı.

Yine ramazanda çarşılar da farklı bir havaya bürünürler. Ramazana özgü gıdalar satılır ve herkes gücü oranında bu gıdalardan almaya çalışır. Erzurum’un değişmez iftar yemeklerinden olan çorba, kıyma, kadayıf dolması ve iftar sonrası içilen çay dikkate alınarak seyyar satıcılar satışlarını ona göre yaparlar. Sözgelimi limon satıcısı, belli bir ritimle ‘çaya, çorbaya, kıymaya limon’ diye bağırarak limonlarını satmaya çalışır.

Erzurum’da yaygın ve halen uygulanan bir gelenek olarak nişanlı olan gençlerden erkek tarafının, kız tarafına gönderdiği iftarlıktan da söz edebiliriz. Bu iftarlıkta erkek tarafı, çeşitli gıda maddeleri –baklava, pastırma, çerez vs.- ve nişanlı genç kız için kıyafetler içeren iftarlık paketi gönderir. Karşılıklı iftar davetleri yapılır. Bunlar da yeni akraba olan iki aile arasındaki dostluğu güçlendiren bağlar kurmaya yardımcı olan adetlerdendir. Benzer bir uygulama da yine hem ramazan hem de kurban bayramında bayramlık kıyafetleri içeren hediye paketi gönderilmesidir.

[1] Aynı anda yapılan iftar zamanını gözlemleyen bir yabancının izlenim ve tasvirleri için bkz: De Amicis, Edmondo, İstanbul, Çeviren: Beynun Akyavaş, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1986, s. 156-157.

[2] İstanbul’daki iftar sofraları ve diş kirası hakkında geniş bilgi için bkz: Balıkhane Nazırı Ali Rıza, age., s. 166-171; Musahipzade Celal, age., s. 93; Olgun, age., s. 56-86; Eski bir İstanbul konağındaki iftar davetinin ayrıntıları için bkz: Okay, Orhan, Bir Başka İstanbul, Kubbealtı Neşriyatı, İstanbul, 2002, s.182-184.

[3] Erzurum’daki ramazan hazırlıkları ve iftar sofraları hakkında daha geniş bilgi için bkz: Onat, Metin, Erzurum’da Ramazan Adetleri, Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü, yayınlanmamış bitirme tezi, Erzurum, 1970, s. 6-10, 18-29; Sezen, Lütfi, Erzurum Şehir Folkloru, Er-Vak Yayınları 3, Erzurum, 1994, s. 139-141.

Comment here