Dosya KonusuRamazan

Rindlerin Ramazan’ı

Bu makaleyi 13 dakikada okuyabilirsiniz

Hazırlayan: Doğukan Oruç

 Ramazan geldi, hoş geldi. Dünyayı kavuran bir pandeminin ortasına geldiği için insan pek “hoş bulduğu”nu söyleyemiyor fakat bin dört yüz küsur senedir dünyayı ziyaret ettiği düşünülecek olursa bundan daha kötü sahneleri de görmüş olmalıdır. Her hâlükârda inananlar Ramazan’ın kendilerinden “hoş ayrılması” için ellerinden gelen çabayı gösterecekler. Fakat mâdem ki Ramazan bizim bin dört yüz yılı aşkın konuğumuz oluyor, elbette bizden evvel şu yeryüzüne bıraktığı nice nice sadâlar vardır. Sual eylen bizden evvel gelene fehvasınca o “eski Ramazanlar”ı o eski insanlara sormak lâzım geleceğini düşündük.

Yine de buraya çeşitli Ramazâniyelerden beyitler, bu aya mahsus ilahilerden mısralar koymak -itiraf etmek gerekir ki- lüzûmsuz olabilirdi. Zira bunlar iyi derlenmiş toplanmış malumattandır. Özellikle eski edebiyatımızın sosyal hayata ilişkin mısralarını incelemeyi kendine ödev bilmiş bir nice insan, bu konuda yapılması gerekeni hakkıyla ifa etmişe benzer. Dolayısıyla Ramazan’la başı pek hoş olmayanların, meyhane müdavimlerinin, kahve, tütün ve afyon müptelâlarının ve dünya vü âhiret kaydından geçmiş rindlerin sesine kulak vermek icap eder diye düşündük. Doğrusu bu sahada söylenmiş sözler de azımsanmayacak ölçüde velud bir literatür oluşturmuşlardır. Bunun sebeb-i hikmetini anlamak zor olmasa gerek. Kararmış gökyüzünde Ramazan hilâlinin belirmesi ve çoklarının “hilâli ilk gören bahşişi”ni kapmak için bir yerlere koşuşturmaya başlaması üzerine saydığımız kimselerin bütün dünyası alt üst olur: Meyhaneci kadere teslimiyetle boynunu bükerek bu haberi müşterilerine iletir, meyhanenin kapısına kilit vurulur, ehl-i işret erken saatte evlerinin yolunu tutmak zorunda kalır; halkın dinî duyguları gayrete geldiği için bu taifenin hiç hazzetmediği sofî, zâhid, âbid, müezzin, hâce takımının itibarı tazelenir, bir de Ramazan sofusu diye alaya aldıkları yeni bir grup meydana çıkarak etrafı iyice zühd ü takvânın âhengiyle doldurur; zaten açlıktan, susuzluktan fakat en çok da tütünsüzlük ve kahvesizlikten ötürü beni benzi solan, avurtları çöken zurefânın aşk oyunu oynayacak takati kalmaz, kalsa bile bu aya hürmeten daha da mütesettir gezinen dilberleri râm etmenin imkânı yoktur.. Alıştığı hayat alt üst olmuş bütün insanlar gibi cemiyet hayatımızın bu laubalî-meşreb üyeleri de nâçâr sızlanmaya koyulurlar.

Her şey hilâlin belirmesiyle başlar dedik. Fakat hilâlin belirmesi her zaman bir kesinlik taşımaz. Çoğu kere hilâli gördüğünü iddia edenlerle hilâlin görülmediğini söyleyenler arasındaki nizadan ötürü bir şüphe doğar. Ramazan’ın ilk günü olup olmadığı bilinmeyen bu günlere yevm-i şekk denir. Sofular şüpheli şeylerden de kaçınmanın takvadan olduklarını bildikleri için ve en nihayetinde sevaptır diye o günü niyetli geçirirler iken bu yazıya bahis olanlar derhal meyhânelere akın ederler. Yevm-i şekk son bir fırsattır, çünkü bu şüphe uzun sürmeyecek, ertesi gün Ramazan gelecektir. Sâbit, bir yevm-i şekk fırsatının nasıl elden kaçtığını şöyle anlatır: “Yevm-i şekk sohbetine şîre sıkarken yârân / Sıkboğaz etti şahne-i şehr-i Ramazân” Yani dostlar yevm-i şekk meclisi için üzüm sıkarlarken aniden Ramazan’ın inzibat memuru gelip onları sıkboğaz etmiştir. Sonuçta zaten kısacık bir ömrü olan bu şüphe gününden gönüllerince istifade edemezler. Ve…

Hilâl belirir. Ortalığı bir neşe kaplar, insanlar tebrikleşir, müminlerin gönlüne sürûr dolar. Fakat kenarda köşede acı çeken, buna hazırlıksız yakalanan bir grup insan daha vardır. Enderunlu Vâsıf bir yanlışlık olabileceğini umarak tekrar takvime bakılmasını, kendilerinin boş yere korkuya düşürülmemesini niyaz eder: “Tedkîk-i nazâr eyle şu takvîme birâder / Üftâde-i havf etme bizi belki yalandır” Tam o sırada devletin güney topraklarından, Kerbelâ’dan Fuzulî’nin yürek yakan sesi bir yanlışlık olmadığını acı acı fısıldar. Artık kadehe benzeyen güneş doğmayacaktır, kara bir gün gelmiştir: “Âftâb-ı kadeh etmez Ramazan ayı tulû’ / Ne belâdur bize yâ Râb ne kara gündür bu” Nedim ise hâlâ ortada bir dalavere olduğuna inanmak istemektedir: “Hele bir kizb var ortada budur sıdk-ı kelâm” Vâsıf’ı sonunda şüphelerinin gerçek olmadığına ikna etmeyi başarırlar. O da çaresiz “Amma yürümüş bu sene sür’atle mübârek!” diyerek durumu kabullenir. Nedîm’e gelince… O hâlâ Şaban ayında oldukları konusunda ısrarcıdır: “Aydın ay bellü hisâb olmadı şa’bân tamâm” Onun kendine göre geliştirdiği astronomik sistemde Şaban’ın kendine mahsus, birkaç on yıl süren bir uzunluğu olsa gerek.

Böylelikle meyhane kapısının bayrama değin kilitli olacağı gerçeğiyle yüzleşmek zorunda kalanlar, etrafta çatacak bir şey aramaya başlarlar. Kendi felâketlerinin başkalarının sevinç kaynağı olduklarını gördükçe asapları daha da bozulur. Zaten mizaçları başka zamanlarda da kendileriyle uyuşmayan fakat güç belâ beraber yaşayabildikleri din görevlilerine tırnaklarını göstermeye başlarlar. Sâbit Ramazan ayında şeytanların zincire bağlandığına hak verir, zira zahitler Ramazan’ın gelmesiyle evlerine kapanmıştır: “Çilleye vesvesesiz girdi kapandı zâhid / Habs olur tâ Ramazan âhir olunca şeytân” Sürûrî, din adamlarının Ramazan’ı içtenlikle değil, kendileri için daha kazançlı bir ay olduğundan ötürü sevdiklerini iddia eder: “Oldu miskîne biraz mûcib-i servet Ramazan” Müezzinler bile samimî değildir: “Hayrına çıkar sanma menâr üzre müezzin / Ahşama kadar dûd-ı ta’âma nigerândır” Sürûrî, bu asabî dostlarına “Altı üstü bir ay…” diye nasihat eden bir büyük edasıyla araya girer fakat yarenlerine bir ay boyunca “bencil sofular gibi davranmaları”nı nasihat etmesinden onun da dostlarıyla aynı kafada olduğunu anlarız, “Ramazandur yetişür ayşı bırakın meykeş / Şunda bayrâma kadar sûfi-i hod-kâm olun”

Seyyid Vehbî Ramazan’ın gelişiyle meye tevbe etmiş, bayrama değin ağzına sürmemeye ahit vermiş, doğrusu özverili bir biçimde bu ayın gerekliliklerine uygun davranmaya azmetmiştir. Fakat Ramazan’ın biteceği de yoktur. Rind mezhebine mensup olanlar için bu oruç ayının bu kadar sürmesinin kâfî geldiğini söyler ve bayramın gelişi için -artık kimeyse- bir dilekçe (“kâgıd uçurdı”) bile yazar:  “Bir gün evvel gelüb imdâda yetişse bayram” Zira anlaşılan o ki Ramazan’ın ortalarına doğru rindlerin hâli iyiden iyiye perişanlaşmıştır. Onca sevdikleri müskirattan mahrumiyetleri onları zayıf dallara döndürdüğü gibi kimseye yakalanmadan tüketebildikleri yegâne keyif maddesi afyon olduğundan iyice çelimsiz bir hâl almışlardır. Cinânî, ahvâl-i perişanlarından bahseder, Şaban ayının o şuh efendileri mezardan çıkmış hortlaklara dönmüştür: “Gerçi kim berş ile afyonu kefenler yutaruz / Dönerüz makbereden çıkmışa ammâ ki hemân” Allah’tan kahve ve tütün vardır da rindler biraz olsun zinde kalmayı sürdürebilirler. Seyyid Vehbî, sahur boyunca sigara içen bir tiryakinin -bugün hâlâ var olan bir imajdır- çok canlı bir tasvirini -üstelik kendi üzerinden- sunmayı ihmâl etmez: “Vakt-i imsâkda misvâka bedel agzımdan / Düşmüyor çûb-ı duhân yok bu kelâmımda riyâ” Zâhidlerin ağızlarını misvakla ovaladıkları imsaka yakın saatlerde, tiryakiler de “Aman son bir kez…” diye kim bilir kaçıncı kere çektikleri çubuklarına davranmışlardır. Cinânî’nin imsak vakti girdikten sonraki günlük Ramazan yaşamı da pek muttaki sayılmaz. Saatlerini çeşitli yemekleri hayal ederek geçirmeyi sevdiği anlaşılıyor: “Baklavalar bişürüp zevk ü safâ eyleyesin / Yiyesin tatlı kadayıf içesin âb-ı revân” Bu hayallerinin gerçek olduğu iftardan sonra bile bu ayın genel ruh hâline kendini kaptırdığı söylenemez. Gündüzleri aç, akşamları ise karnı tıkabasa olarak geçirdiği için öyle teravihe falan gidecek takati yoktur: “Gündüzin aç gice tok zerre kadar rahat yok / Kılmağa şimdi terâvihi kanı tâb ü tüvân”

Sonunda bayram erişir. Ramazan’ın gelişine kasideler yazmaya pek de hevesli olmayan dostlarımız, bayramın gelişi şerefine uzun uzun kasideler inşa ederler. Meyhane kapılarındaki kilitlerin açılması, muhtesiblerin eski göz yumar hâllerine rücu etmeleri, Ramazan’ın geçişiyle dindarlık hevesi sönen halkın zahitlerden yüz çevirip günlük işlerine geri dönmesi onlara alıştıkları dünyayı geri verir. Evlerinden çıkar çıkmaz sokak ortasında çubuk tüttürmenin, gündüzleri kahve, geceleri meyle fakat daima sohbetle vakit geçirmenin ne büyük nimet olduğunu tekrar hatırlarlar. Uzun süredir göremedikleri dostlarına yeniden kavuşmanın neşesiyle Şevval’i adeta bulutların üstünde geçirirler. Yine de içlerinde tüm bu tavırlarından ötürü bir pişmanlık da yok değildir. Sürûrî, muhtemelen diğer rind dostları gibi camilere “Elvedâ” mahyaları çekilip de İstanbul sokakları tekkelerden yükselen ayrılık ilahilerinin nağmeleriyle dolduğunda içten içe bir memnuniyet duymaktan kendini alamamış, sonra da kendine kızmıştır: “Izdırâbın ne Sürûri yine bilmem ki sana / Âleme rahmet iken verdi mi zahmet Ramazan” Fakat neredeyse hemen hepsi bir sonraki Ramazan’da da aynı şekilde davranacaklardır. Nedîm’in “Bayramın geleceğini bilmesem rindlerin tevbesine inanasım gelirdi.” yolundaki beyti bu gerçeğe işaret eder.

 

 

Comment here