Dosya KonusuRamazan

Ramazan Musahabeleri – III

Bu makaleyi 13 dakikada okuyabilirsiniz

Hazırlayan: Baha Öztunç

Ramazan sohbetimizin üçüncüsünde bizi yeni oyunlar karşılıyor, şişeyle oynanan bir jimnastik oyunu ve iskambil kağıtlarıyla oynanan başka bir oyun ayrıntılı olarak anlatılmakta. Daha sonra ikinci sohbette ilk örneği verilen monologdan bir tane daha aktarılmakta. Bu monologda kız isteyen bir damat adayını kız tarafı için araştıran bir kişinin yaşadıkları anlatılmakta. Monoloğun içinde kişilerin yaşam tarzlarına ilişkin küçük ipuçları dikkati çekiyor. Letâ’if kısmında anlatılan küçük fıkralarla üçüncü sohbet yazısı son buluyor. İyi okumalar dilerim.

Ramazan Musahabeleri III

Asır Gazetesi, 9 Ramazan 1313/23 Şubat 1896

Ramazan gecelerini geçirmek için size bir oyun öğretmiş, bir de monolog yazmışdım. Cumʻa gecesi baʻzı zevât oyunu oynamış, hakikaten pek hoşlanmış olduklarını cemʻiyetde hazır bulunanlardan biri söylüyordu. İlâveten dedi ki:

___ Bütün ramazan gecelerini bir oyunla geçirmek bize o maʻhûd oyunu tekrar tekrar oynatarak eğlendirilmek mümkün olmadığını elbet takdir edersiniz. Bakalım hoşa gidecek başka ne oyunlarınız var..

Oynayacak adam bulunsun da iş oyuna kalsın.

Oyun mu istiyorsunuz? İşte size bir oyun ki icrâsı en ciddî adamları bile kahkalarla güldürsün.

Haniya zeytinyağı, sirke koymak için ekser evlerde kiloluk siyah kalın şişeler bulunur.. Anlayamadınız mı? Canım şu bira şişeleri tarzındaki maʻhûd şişeler!

Bu şişelerden birini alır, odanın ortasına halı üzerine yatırırsınız. Şişenin üzeri gayet temiz olacak.

Hızârdan biri yatırılmış olan şişenin üzerine oturur, ayaklarını uzatır. Bir ayağını diğer ayağının üzerine çelüp koyar ki bu suretle yalnız bir ayağının topuğu yere temâs edebilir.

Böyle oturmuş olan zâtın vazʻiyeti görülebilmek için ayakları meydanda kalmak şartıyla dizi üzerine beyaz örtüyü atar, eline parmeçet (mum, mum yapımında kullanılan bir tür yağ) parçalarını verirsiniz. Parmeçetlerin biri yanmakta diğeri sönmüştür. Şimdi bu zât bir elinde tutmakta olduğu sönmüş parmeçeti diğer elindeki yanan parmaçetten yakmağa çalışsın.

Seyrediniz çehresinin muvâsenesini bulamayan vücudunun alacağı vazʻiyetler o kadar garîb, o kadar tuhafdır ki insan gülmekden katılır.

Bu zâta bir çâryek (çeyrek), yahud on dakika müddet-i mehil veriniz. Bi’l-hassa bir ayağını diğerinin üzerinden indirmemesine dikkat ediniz. Bu müddet zarfında diğer parmeçeti de yakmağa muvaffak olursa elindeki mumları hızârdan (hazır bulunanlardan) her kime arzu ederse vermek hakkını kazanır. O zevât da bilâ-mümânaʻat (mani olmaksızın) şişe üzerine oturup taʻrîf olunan vazʻiyeti alır. Parmeçetden akacak damlalardan pantolonunun lekelenmemesi için dizleri üstüne beyaz örtüyü atar, söndürülmüş mumu diğerinden yakmağa çalışır.

Hızâr temâşâ eder, mütemadiyen güler. Taʻyîn olunan müddet zarfında yakmağa muvaffak olamazsa alnına bir mum karası vurulur. Mahcûben yerine oturur. Vücûdunun çevikliğine güvenen geçer.

Bu oyun tuhaf olmağla beraber o kadar iyi bir jimnastiktir ki ramazan gecelerinin dolu miʻdelerini kolayca hazmettirir.

Cemʻiyetiniz muhtelitdir (karışıktır), ekserîsi ağır başlıdır. Bu oyunu ciddiyetinize muvâfık bulmadınız… Daha ciddî oyunlarımız da var.

Bir deste oyun kâğıdı alınız. Bütün siyahları atar, yalnız kırmızıları alıkorsunuz. Kırmızıların da birlisinden birini ayırırsınız. Kalır yirmi beş kâğıd.

Cemʻiyetden beş kişi bir oyun masası önüne geçer. Herkese beşer kâğıd taksîm olunur. Her biri elindeki beşer kâğıdı diğerine göstermeyerek tedkîk eder. Elinizde iki yedili, iki dağlı, iki onlu gibi bir çift kâğıd teâdüf etmişse çiftleri hızâra irâ’e ile (göstererek) masanın ortasına atarsınız. Kâğıdı kim taksîm etmişse sağ tarafındaki zâtın elindeki kâğıtlardan birini – Ne olduğunu görmeyerek- alır. Bir çift tesâdüf etdirebilmişse “ kıt kıt, kıt kıdâ !…” diye çifti hızâra irâ’e ederek ortaya atar. Tesâdüf etdirsin etdirmesin. Baʻdehu (daha sonra) sol tarafındakine kâğıdlarını tersinden arz eder. O da bir kâğıd alır. Çift tesâdüf eder ise ortaya yumurtlar bu suretle deverân ederek birinin elinde bir birli kalır. Bunu çiftlemek yumurtlamak mümkün olamaz.. Birli kimin elinde kalırsa ya eline bir kere vurulur yahud evvelden taʻyîn olunan bir yemiş veya şekerlemeyi aldırmağa mecbur edilir.

Bunu da beğenmediniz mi?

Öyle ise ya pek ağır başlı, yahud pek müşkülpesentsiniz. Hele bir tecrübe ediniz. Beğenmezseniz başka oyunlar da bulunur.

Monoloğu tecrübe ettiniz mi? Hiç şüphe etmem ki etmediniz. Çünkü ramazan gecesi beyin yorub monolog ezberlemek müşkül işdir. Bâ-husus her ezberleyebilen de onu hakkıyla etvârıyla irâda muktedir olamaz.

Kendinizde o iktidârı görüyorsanız, bi’l-hassa tavsiye ederim. Bir monolog belleyiniz. Bakınız ne kadar hoşa gidecektir. Bunu ezberlemek için üç dört defʻa dikkatle okumak kifâyet eder. Çünkü sâdece bir hikâyeden ibâretdir.

İşte bugün size daha tuhaf, daha kolay bir monolog öğreteyim. Bunu da beğenmezseniz haftaya diğerini yazarım.

Haydi şunu bir tecrübe ediniz:

Monolog

Maʻlûmât

___ Size bi’l-hassa tavsiye ederim. Kimsenin izdivâc işlerine karışmayınız. Bir hizmet derʻuhde eder, uğraşırsınız, sonra size teşekkür yerine bir ekşi çehre gösterirler.

Bakınız şikâyete hakkın yok mu?

___ Azîzim, Mmeduh Bey kızımı istemiş. Ben bu zâtı, â’ilesini hakkıyla tanımıyorum. Ötekinden berikinden sorup araştırsam belki kulağına gider, münâsebetsiz olur. Sen buradaki İstanbulluların ekserîsini tanırsın. Bir münâsebetle Memduh Bey’in hâlini, mâzîsini, â’ilesini soruşdurur, öğrenir misin? Bu lütfu senden isterim, fakat vaktimiz yok. Yarın lütfet, akşam istediğimiz maʻlûmâtı ver.

Biz de bugün işimizi gücümüzü bırakdık. Evvelâ az tanıdığım, gözlüklü, köse, düşünceli bir efendiye mürâcaʻat etdim. Memduh Bey hakkındaki maʻlûmâtını sorunca:

___ O!.. Memduh Bey mi? Hay hay!. Bilirsiniz a, her ne kadar şey ise de nice bahse değeri yokdur. Maʻmâfih mâdem ki soruyorsunuz… Her hâlde te’ehhül-i mesâ’ili (evlenme meselesi) mühimdir. Şüphesiz.. Binâ’en-aleyh â’ilesi hakkında da maʻlûmât almak elzem… Fakat bana kalırsa… Anlıyorsunuz a!. Benim fikrim bu… Daha ziyâde bir şey diyemem…

Dedi. Başkası olsa bu kadar maʻlûmâta kanâʻat edecekdi. Fakat ben başladığım işi etraflı görmek isterim. Başkalarına da mürâcaʻat edeyim dedim. Bir ihtiyâr yüzbaşıya gitdim. Maksadımı anlatınca:

___ Efendim, ben sözümü açık söylerim. Şunu bunu bilmem.. Fikrimi düşündüğüm, bildiğim gibi anlatayım. Ben bu delikanlıyı adetâ çocuk iken tanımışdım. Daha ilk gördüğüm gün kendi kendime: “ bu çocuk böyle başlarsa dâ’imâ böyle gidecek bu hâl değişmez” dedim. Hakîkaten dediğim gibi çıkdı. Hâlâ ilk gördüğüm hal ve tavırdadır. İşte bu kadar… dedi.

Ben buna da kanâʻat etmedim. Dostuma hakkıyla bir hizmet etmek için kadın meşrebli, dişleri kalmamış, ince sesli bir ihtiyara mürâcaʻat etdim. Fikrini sordum.

___ Ah! Siz mi Mmeduh Bey hakkında maʻlûmâtımı istiyorsunuz? Evet, ben kendisini tanırım. Pederi var. Ama ne peder! Vâlidesi de var. Ah! Ne vâlide!.. Ya birâderi, birâderini görmeli! Bir de dayısı var ki pek dostumdur.. Ah, dayısını tanımış olsanız.. Pek kalabalık bir â’iledir. Kadınlarını da bizim hanım umûmen tanır. Mâdemki böyle bir hayırlı işdir. Bizim hanımı çağıralım, ona da soralım o da söylesin… Dedi.

Kalkdı, kapıdan hanımını çağırdı. Hanım kapı perdesi arkasından tek gözle bakarak efendinin sebeb-i ziyâretimi anlatması üzerine dişleri dökülmüş olduğunu imâ eden bir sedâ ile:

___ Ah evlâdım… Memduh Bey mi… Ne iyi tanırım. Vâlidesini de tanırım.. Hemşîrelerini de, teyzesini de, halasını da.. Ah o hemşireleri ah! O haspa kızlar!.. ya teyzesi.. Ah ne kadın!

___ Afedersiniz hanımefendi, kendisini, Memduh Bey’i tanır mısınız?

___ Nasıl tanımam evlâdım, nasıl tanımam. Mahallemizde büyüdü. Tıpkı validesidir. Huyu da o… çehresi de…

Artık bu kadar maʻlûmât ile kanâʻat etdim. Dostumun hânesine gitdim. Her birinden aldığım maʻlûmâtı harfiyen anlatdım. Dostum:

___ Lakin azizim! Ben bu maʻlûmâtdan bir şey anlamıyorum. Bu sözlerde vuzuh (açıklık) yok demesin mi? Hiddetimden çatlayacaktım var kapı kapı gez de âlem için maʻlûmat topla…

___

Letâ’if

Bir ramazan akşamı bir selâmlıkda birçok halk toplanmış, ehibbâdan her biri kendinin bir iki ahbabıyla gelmişdi. Kimi şarkı okuyor, kimi kâğıd oynuyor, kimi de konuşuyordu. Bir âlem ki mâhaşerallah… Hızârdan biri tanımadığı bir zâtın yanına tesâdüf ile laf olsun diye:

___ Efendim, bu cemʻiyet hoşunuza gitdi mi?

___ Can sıkıntısından çatlayacağım. Her kafadan bir sedâ çıkıyor.

___ Öyle ise haydi kalkınız gidelim.

___ nasıl gideyim? Ev sâhibiyim…

___

Bir cânîyi siyâset meydanına (ölüm cezasının uygulandığı yer) getirmişler. Cellad herifi yatırıp kafasını kesmek için ensesinden tutunca cânî:

___ Aman, oradan tutma gıdıklanırım…

___

Herifin biri işkembeci dükkânına gider. Bir çorba ısmarlar. Çorba gelir. Birinci kaşığı salınca içinden işkembe yerine koskoca bir paçavra çıkınca kemâl-i hiddetle işkembeciyi çağırarak:

___ Ayol, buna baksan a! Çorba içinden paçavra çıkdı.

___ Ne istersin ağam? Paralık çorbadan Keşmir çıkacak değil a!..

Comment here