Dosya KonusuRamazan

Ramazan Musahabeleri – II

Bu makaleyi 16 dakikada okuyabilirsiniz

Hazırlayan: Baha Öztunç

Asır gazetesinin ramazan sohbetleriyle ilgili ikinci yazısı bizi Rumeli coğrafyasının en önemli şehirlerinden biri olan Selânik’te Frenk Sokağı’nda yaşanan ramazan eğlencelerine götürüyor. Cadde üzerindeki meşhur Eden tiyatrosunda oynanan ve her bir temsilin bir mecidiye gibi yüksek bir fiyata izlenebildiği Fransızca oyun, biraz ilerdeki Türk tiyatrosunun durumu, rıhtım tarafındaki sessizlik ve ramazana uygun olmayan manzaralar, Olimpiya ve Emperyal kafelerinin boş hâli canlı bir anlatımla aktarılıyor. Daha sonra evlerde oynanan oyunlardan bahsedilip bunlardan Tedkîk-i evsaf adlı oyunun nasıl oynandığı anlatılmakta. Yazı Türkçede karşılık bulmanın zor olduğunun ifade edildiği Monolog’un tarifini yaparak ve Safdil Talebe adlı bir monolog ile devam edip, letâ’if kısmındaki kısa fıkralarla son bulmakta.

Asır Gazetesi, 6 Ramazan 1313/20 Şubat 1896

Bu mevsim ramazanın her şeyi hoş. Havalar serin, günler uzun değil yalnız uzun geceleri geçirmek müşkül!.

Geceleri ne yapıyorsunuz? Su’âlini kime irâd edecek olsanız:

___ Hiç, baʻzan çarşıya çıkıyor, ale’l-ekser ehibbâdan (habibler, dostlar) birinin evinde toplanıp eğleniyoruz… cevabını alırsınız.

Akşam erkenden yatağına girip sahur için kalkan, sabahleyin erkenden işine gitmeye mecbur olanlar müstesnâ tutulursa herkes sahura kadar oturmayı iʻtiyâd (alışkanlık) eylemişdir.

İyi ama sahura kadar vakti bir hoşça geçirmek lâzım. Sekiz-on ahbap bir yerde toplanacak olsa hep konuşmakla vakit geçirmek mümkün olur mu ya! Otuz gece yedişer sâʻat hep konuşmakla vakit vakit geçirmek kâbil mi? İnsan bi’t-tabiʻ sıkılıyor. Eğlenecek bir şey aramağa mecbur olur.

___ Haydi bu akşam çarşıya çıkalım.

___ Çıkalım.

Çarşıya çıktık. Bi’t-tabiʻ en şenlikli, kalabalıklı olan Frenk Mahallesi semtine, Eden tiyatrosu (Selânik’tedir) civarına doğru gideceğiz. Cadde üzerindeki bütün kahvehaneler dolmuş. Kimi kâğıt, kimi tavla oynar. Bir gürültüdür gider ki bizim hoşumuza gitmez.

Eden tiyatrosunda Matmazel Lendey’in Fransız kumpanyası oynuyor. Bilmediğimiz bir lisan ile oynayan bir kumpanya ne kadar mükemmel olsa – âlemin kahkahalarla güldüğü esnâda biz esnemeye mecbur olacağımızdan- tabîʻi canımızı sıkar.

Fransızca anlamış olsak bile ramazanın zâten hafifletmiş olduğu kîse (cüzdan) hazretleri her gece bir mecidiyeye tiyatro parası vermek sıkletine mütehammil değil. Oraya da nihâyet haftada bir gece gidebiliriz.

Eden tiyatrosunun yanıbaşında bahçeden at canbazları oynuyor. Bu işimize gelir. Bir gece gittik, daha bir gece geldik. Oyun, manzara hemen hep o!. On beş kuruşa her gece domdom helvası yenmez a! Buraya da iki defʻa gidebiliriz.

Biraz ileride bir Osmanlı tiyatrosu var! Ama ne tiyatro!.. Çoluk çocuk dolmuş, kavuklunun hallicesi. Buraya girmek işimize gelmeyecek, haydi biraz rıhtıma doğru inelim.

Rıhtımda her taraf bir sükûn sükûnet içinde! Uzaktan bir muzika sesi gelir. “Davulun sesi ıraktan hoş gelir” darb-ı meseli hükmünce muzika hoşunuza gider.

___ Haydi şuraya bir girelim… derseniz, kapıyı açıp içeriye bir baş uzatmak derhal dışarı çıkmanızı îcâb etdirir. Çünkü nazarınıza tesâdüf eden hâl mübârek ramazan gecesi erbâb-ı nâmusun görebileceği ahvâlden değildir. Bir takım tatlı sofrenkâri birer köşeye büzülmüş, yanlarına birer muzikacı kızı almış. Neʻuzübillah.

Yaz günleri kemâl-i memnuniyetle oturup denizi temâşâ ettiğiniz Olimp Meydanı başındaki Yunyo kahvesini ramazan gecesi bu halde görünce büyük bir (Lâ Havle) çekersiniz değil mi?

Olimpiya, Emperyal açıksa da kimseler yok. Ne yapalım?

Haydi bend yukarı, ehibbâdan birisinin hânesinde toplanmakdan başka çâre yok. Beş on ahbap toplandık. Mükemmelen eğlenmek ister misiniz? Geliniz sizinle “Salon oyunları” oynayalım. Yaşlı, ağır başlı zevât satranç, tavla gibi husûsî, yüzük gibi umûmî oyunlarla vakit geçirebilir. Fakat gençler böyle oyunlardan hoşlanmaz. Daha hafif şeyler ister. Onlara da kâğıt oyunları (Eşm Eşm), (Leb-leb Durman Kaç), (Tekkeye Kurban Geldi) gibi birçok eski, Millî oyunlar var… İhtimal ki bunları pek âdi bulursunuz. Fakat Avrupa da böyle salon oyunlarını da mükemmelleştirmiş hem eğlenceli hem talâkat ve ahlâka fâ’ideli birçok oyunlar îcâd etmişlerdir. Bunlardan bizim ahlâk-ı millîmize kâbil-i tatbik olabilen baʻzı oyunları anlatayım. Bilmem beğenir misiniz?

Bir cem’iyette sekiz on kişi bulunuruz. İçimizden kuvve-i hâfızası en mükemmel olanı ayağa kalkar, hızârdan (hazır bulunanlardan) birini kaldırır. Karşıda bir sandalye üzerinde otutrur.

Sandalyeye, cemʻiyetin karşısına oturan zât efkâr ve inzâr-ı umûmiyeye maʻrâuz bulur. Bu oyuna “Tedkîk-i evsâf” oyunu deriz.

Şimdi kuvve-i hâfızasının mükemmeliyetine binâ’en oyunu idâre etmek üzere ayağa kalkmış olan zât hızârdan her birinin yanına ayrı ayrı takarrüb ederek karşıda oturan efendi hakkındaki fikr-i husûsîsini sorar. O da fikrini sükûtça hiç kimseye işittirmeyecek sûretde söyler. Oyunu idâre eden zât bu suretle herkesin efkârını topladıktan sonra karşıda oturan efendiye teveccüh ederek der ki:

___ Efendim cemʻiyete zâtıâlîniz hakkında olan fikirlerini sordum. Biri (gayet nâzik ve terbiyelidir) dedi. Diğeri (mağrur ve hodbîndir) bir diğeri (sözünde sebât etmez) ve birisi de (gayet parlak bir istikbâle mazhar olacak) diğer birisi (hopbadır) bilmem birisi de (pek hovardadır, kadın olsaydım kendisi için çıldıracakdım) hâsılı biri de (iktidâr ve fetânetine pek iʻtimâdım var, fakat ben bir beledî re’isi olsam kendisini süpürücü bile yapmazdım) dediler. Bu muhtelif efkârdan birini îrâd edeni taʻyîn edebilir misiniz? Der. İskemlede oturan zât da ehibbânın kendi hakkındaki efkâr ve mütâlaʻatını hangi sözü kimin söyleyebilmesi ihtimâlini düşünerek:

___ Benim için “sözünde sebât etmez” diyen Ra’uf Bey’dir der. Eğer hakikaten bunu Raʻuf Bey söylemiş, tesâdüf ettirebilmiş ise sandalyeden kalkar. Oraya Raʻuf Bey’i oturtur. Onun hakkındaki efkâr-ı umûmiyeyi toplar. Oyunu o idâre eder. Oyun cemʻiyet usanıncaya kadar devam eder.

Eğer sözü Raʻuf bey söylememiş, muhâtab tesâdüf ettirememiş ise artık “sözünde durmaz” cümlesinin fâ’ilini araştırmaya hakkı olmamak üzere diğer bir cümlenin fâ’ilini araştırır. Beşinciye kadar tesâdüf ettiremeyince kalkar. Mahcûben yerine oturur. Oyunu idâre eden dîğer birini kaldırır.

Bu oyunda nazar-ı dikkate alınacak bir şey var ise o da ciddî kusûr ve kabâyihi kâle almamak, hep latîfe tarzında güzel, istifâdeli fikirler îrâd eylemekdir.

Size bir de (Monolog) okuyayım mı?

Monoloğun ne olduğunu bilmez misiniz? Türkçesini bulmak pek müşkül! Size uzun bir taʻrîf ile anlatayım.

Monolog bir kimsenin başına gelmiş tuhaf bir fıkrayı yahud garib bir vakʻayı, şâʻirâne bir hâli mutazamın bir nevʻ hikâyecikdir. Fakat bu hikâyeyi nakledecek olan zât ayağa kalkıp hızârın karşısına geçerek vakʻa kendi başından geçmiş gibi hikâyeye başlar. Hâliyle, etvârıyla hikâyenin îcâbâtını nakliye ederek bellemiş olduğu monoloğu îrâd eyler.

Cemʻiyetlerde monolog îrâd etmek hem cemʻiyeti zarifâne ve istifâdeli bir sûretde eğlendirir hem de insanı cemʻiyetlerde serbertâne söz söylemeye alışdırır. Nâtıkdîde-güşâyiş (ferahlama, açıklık) bahşeder.

“bizde bu suretle bellenerek îrâd olunacak monologlar tertîb olunmamışdır” diyeceksiniz. Bunda hakkınız var. İşte biz de bu noksanı ikmâl etmek için tertîb ettiğimiz monologları sırasıyla neşr eyleyeceğiz. Beğendiklerinizi hıfz ve îrâd ediniz. Bakınız ne kadar hoşa gider.

Şimdi dinleyiniz birinci monoloumuzu:

Monolog

Safdil Mektebli

Böyle gülüyorum zannedersiniz, ama fevkalâde hiddetlenmişim. Ah bu muʻallimler!… Bir maʻârif nâzırı olsam, mektepleri, muʻallimleri hepsini lağvederdim…

Bugün fen mihaniki muallimi dersden ne anladığımı sordu. Hiçbir söz bile anlamamışdım. Derhal bir ceza yazıyordu. Ne haksızlık! Ben gece kitap açıp ders bakabilir mi idim?.. Düğünde idim!. Maʻzeretimi beyân, hakkımı müdâfaʻa etdim. Hoca efendi hiddetlendi, bizi kapı dışarı etdi… Fakat ben de çıkarken iyi yapdım a!.. Kapı yanında kemâl-i hiddetle kendisine “Câhil herif” dedim. Bir cevap bile vermeye cesâret edemedi. İhtimâl ki işitmemişdi. Çünkü ben de dudaklarım arasında söylemişdim.

Yılışarak” fakat gece de düğünde ne eğlendiké.. pederin ehibbâsından muʻteber bir zâtın oğlu evleniyormuş. Bizi de daʻvet etmişler. Peder rahatsız olduğu için gidemedi. Yalnız beni gönderdi.

Ben kapıdan girince bir ince saz takımı mutantan bir sûretde beni istikbâl etdi. Ağalar koşdu, pardösümü aldı. Oralarda ihtiyarca bir herif dolaşıyor, gelenlere iltifat eyliyor. Gelenler de ona “Allah ömürler versin bey efendimiz” diye sulu sulu temennâlar ediyordu. Herif bana ehemmiyet vermediği için ben de kendisine selam vermeyerek yukarı çıkdım. Böylesine böyle lâzım.

Yukarda bütün odalar açılmış, paşalar beylerle dolmuşdu. Ben en güzel bir odaya girdim. Derhal bana sigara, kahve getirdiler. Sigarayı tüttürdüm. Halkı temâşâya başladım. İkişer üçer konuşuyor, gülüşüyorlardı. Hemen umûmı sakallı, orta yaşlı adamlardı.

Yanımda iki üç kişi vardı. Biri fevkalâde tuhaf bir adam. O söyledikçe diğerleri kahkahalarla gülüyorlardı. Bir aralık bana döndü:

­­­___ Beyefendi, yalnız sıkılıyorsunuz dedi. Ben vakarımı muhâfaza ederek:

___ Ben de sizinle eğleniyorum dedim. Herif alık alık bir yüzüme bakdı. Diğerleri yine gülmeye başladı. Hakîkaten her sözü, her hareketi tuhaf bir adam. Bu zât ile konuşmağa başladık. Beş on dakikadan beri karşıda oturan iki zât nazar-ı dikkatimi celb etmişdi. Herkes onlara fevkalâde riʻâyet ediyordu. Yanımdaki zâta bunların kim olduğunu sordum:

___ Biri nâzır paşa diğeri müsteşar bey dedi.

___ Tuhaf, ikisi de sakallı, birbirlerine de benziyorlar. Nâzır paşa hangisidir dedim.

___Diğerine daha ziyâde benzeyen nâzır paşa, diğeri de müsteşar beydir dedi. Oradaki zât yine kahkahalarla gülüşmeye başladılar. Ben de güldüm. Fakat iʻtirâf edeyim ki hangisinin diğerine daha ziyâde benzediğini anlayamadım.

Bu zevât ile muhabbeti kızışdırdık. Pek çok güldük. Hele bir aralık o tuhaf zât ile baʻzı insanların hamakatından (ahmaklık, aptallık, bönlük, budalalık) bahsediyorduk. Tuhaf bir söz söyledi:

___ Hangi adamın ahmak olduğunu anlamak için size garip bir usûl, hoş bir misâl göstereyim mi? Meselâ yanımda bir ahmak bulunur. Bir sırasını düşürür, tuhaf bir suretde ahmak olduğunu yüzüne karşı söylerim. O da benimle beraber gülmeye başlar.. dedi.

Bu sözü o kadar tuhaf bir sûretde söyledi ki, hakikaten hep gülmekten katıldık.

Letâ’if

Bir Mösyönün hânesine bir ziyâretci gelir. Hizmetkâra; Efendiyi görmek kâbil olup olmadığını su’âl etmesiyle hizmetkâr:

___ Hayır efendim Mösyö pek meşguldür. Madamı dövüyor.

____

Pek ziyâde kanlı olduğundan bahs ile dâ’imâ temeddüh (kendini övmek) eden bir Gaskonyalıyı bir gün bir kavgadan kaçmakda iken gören arkadaşı:

___ Haniya? Dâ’imâ medh ettiğin kuvvet nerede?

___ Bacaklarımda!

____

Beş on arkadaş, şehirden bir sâʻat kadar uzakda hâlî (boş) bir köşke teferrüce (gezintiye çıkma) giderler. Akşam muttasıl yağmur yağmakda olduğu için avdet kâbil olamayacağını hükmederek orada kalmayı kararlaştırırlar. Bu karar üzerine hiçbir söz söylemeyen birisi birdenbire yerinden kalkıp:

___ Katʻiyyen karar verildi, burada kalınacak mı?

___ Evet, başka çâre yok.

___ Öyle ise ben koşarak gideyim evden geceliklerimi alayım.

Comment here